Hz. Ali (r.a) Hayatı – Hz Aliyyül Mürteza

Altın Silsile

Altın Silsile

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden. Peygamberimizin (s.a.v.) dâmâdı ve dördüncü halîfesidir.
Peygamberimizin (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib‟in oğludur. Künyesi Eb‟ül-Hüseyin‟dir. Bir künyesi de
Peygamberimizin (s.a.v.) iltifât buyurarak söylediği “Ebû Türâb”dır. Hiç puta tapmadan
müslüman olduğu için “Kerremallahü vecheh”, kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı
“Kerrâr” “Esedullah-il gâlib” lakabları verilmiĢtir. Ayrıca takdîr-i ilâhiyyeye gösterdiği tam rızadan
dolayı da “Mürteza” denilmiĢtir. Hazreti Ali, Hicret‟ten yirmiüç sene önce (m. 579) senesinde
Mekke‟de doğdu. 40 (m. 660)‟da Ģehîd edildi. Hazreti Ali Cennetle müjdelenen on sahâbîden
dördüncüsü ve Ehl-i beytin birincisidir.
Hazreti Ali‟nin babası Ebû Tâlib‟in, geliri az, ailesi kalabalıktı. O sıralarda Mekke‟de bir kıtlık
hüküm sürdüğünden Peygamber efendimiz (s.a.v.), amcası Abbas‟a (r.a.): “Ey amca,
kardeĢinin çoluk çocuğu çok olmakla masrafı da çoktur. Buna mukabil geliri azdır. Ona
yardımcı olmak lâzımdır. Aile geçimindeki yükünü hafifletelim. Her birimiz bir oğlunu
alalım”, teklifinde bulundu. Bu teklifin, amcası Ebû Tâlib tarafından kabûlü ile Hazreti Ali beĢ
yaĢından itibâren Resûlullah ile yaĢamıĢ, Resûl-i Ekrem‟in tâlim ve terbiyesinde yetiĢmiĢ, O yüce
irfan hazinesinin feyzinden kana kana içmiĢtir.
Çocuklar arasında ilk defa Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğini tasdîk
edenlerdendir. Güzel ahlâkın canlı timsali idi. “Allah‟ın arslanı!” diye tanınmıĢtı. ġecaati,
metaneti, cesâreti eĢsizdi, hiç bir vakit haddi aĢmazdı.
Hayatının sonuna kadar Hazreti Resûl‟ün yanından hiçbir sûretle ayrılmamıĢ, dâima
meclislerinde bulunmuĢ, Onu can kulağıyla dinlemiĢtir. Küçük yaĢta müslüman olmuĢ ve Nebîyyi
zi-ġân‟ın yüksek nazarlarına, muhabbetlerine mazhar olduğundan dolayı kendisinde harikulade
meziyyetler tecelli edip durmuĢ, Resûl-i Ekrem‟in ilmen, ahlâken vârisi olmuĢtur.
Müslüman olması Ģöyle olmuĢtur: Daha on yaĢında iken, bir gün Resûlullah (s.a.v.) ile
Hazreti Hadîce‟nin beraber namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra, “Bu nedir?” diye sordu
Resûl-i Ekrem (s.a.v.): “Bu Allahü teâlânın dinidir. Seni bu dîne davet ederim. Allahü
teâlâ birdir, ortağı yoktur. Lât ile Uzzâ isimli putları terk etmeni emrederim.” diye
cevap verdi. Ali (r.a.): “Önce bir babama danıĢayım.” dedi. Resûlullah ona “Ġslama
gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme!” buyurdu. Hazreti Ali ertesi sabah, Resûlullahın
huzûruna gelerek “Yâ Resûlallah, bana Ġslâmı arz eyle” diyerek müslüman oldu. Müslüman
olanların üçüncüsüdür. Hazreti Ali, çok fedakâr idi. Onun Resûl-i Ekrem (s.a.v.) uğrunda
gösterdiği fedâkârlık ve O‟nu kendine tercih etmesi, her türlü takdîrlerin üstündedir.
Peygamber efendimiz, Hak teâlâ‟dan hicret emrini aldığı zaman, Hazreti Ali‟nin de Resûl-i
Ekrem‟in yatağında yatacağı, Allahü teâlâ tarafından emredilmiĢti. Böylece Hazreti Ali, Resûl-i
Ekrem‟in evlerindeki emânetleri yerine ulaĢtırmak için ve Mekke‟de kalan Eshâb-ı kiram üzerine
vekîli oluyordu. Resûl-i Ekrem bunların hepsini Hazreti Ali‟ye emânet etmiĢti.
Hicret gecesi kâfirler, Resûlullah‟ın (s.a.v.) saâdethânelerinin etrâfını sarmıĢlardı. ġeytan
da aralarında idi. Hak teâlâ, Ģeytân dahil bütün kâfirlere bir uyku verdi. Bunlar uykuda iken
Resûl-i Ekrem, Hazreti Ebû Bekir ile beraber evden çıktılar.
Hak teâlâ, Mikâil ve Ġsrâfil (a.s.)‟a “Kafirler belki bir anda, Ali‟ye bir hatada
bulunurlar. Sizler behemehal Ali‟nin yanına yetiĢin?” buyurdu. Bu iki büyük melek, Hazreti
Ali‟nin yanına geldiler. Mikâil (a.s.) Hazreti Ali‟nin baĢucunda, Ġsrâfil (a.s.)‟da ayak ucunda
oturup duâ ederlerdi. Bir zaman sonra (mel‟ûn) ġeytan uyandı. Yüksek sesle: “Vay! Muhammed
kaçtı.” dedi. ġeytan, kâfirlere insan sûretinde görünürdü. Kâfirler mel‟ûna: “Ne biliyorsun?”
dediler. Mel‟ûn ġeytan: “Binlerce senedir uyku gözüme girmemiĢken, bu gece Muhammed‟in
yaptığı sihirle uyuyakalmıĢım” dedi.
Bunun üzerine bütün kâfirler Resûl-i Ekrem‟in evine hücum ettiler. Hazreti Ali‟yi,
Resûlullah‟ın (s.a.v.) yatağında gördüler. Resûl-i Ekrem‟in nerede olduğunu sordular. Hazreti Ali
“Bilmem” dedi. Kâfirler aramak için dıĢarıya çıktılar. Ertesi gün o kadar kâfirin arasında,
Resûlullah‟ın (s.a.v.) Kâ‟be-i Ģerîfte devamlı oturdukları makama Hazreti Ali oturdu. “Resûl-i
Ekrem‟de kimin hakkı var ise, gelsin benden alsın!” diye nidâ ettirdi. Herkes gelip niĢanını
söyleyerek emânetini aldı. Bütün emânetlerini sahiplerine teslim etti.
Mekke-i Mükerreme‟de kalan Eshâb-ı Güzin, Hazreti Ali‟nin kanadı altına sığındılar. Hiçbir
kâfir, Hazreti Ali‟nin korkusundan Eshâb-ı kiramın hiçbirine eziyyet edemedi. Resûlullah‟ın
saâdethâneleri Mekke‟de olduğu müddetçe Hazreti Ali de orada kaldı. Bir zaman sonra Resûl-i
Ekrem evinin, Medine-i Münevvere‟ye getirilmesini emir buyurdu.
Allah‟ın arslanı Hazreti Ali, KureyĢ kâfirlerinin toplandıkları yere gitti. “ĠnĢâallahü teâlâ
yarın Medine-i Münevvere‟ye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin”
buyurdu. Hepsi baĢlarını eğip hiçbir Ģey söylemediler. Hazreti Ali oradan ayrılınca Ebû Cehil
kalktı: “Ey KureyĢ‟in büyükleri! Muhammed, evi burada olduğu müddetçe bize düĢmanlık etmez,
buna mâni olmalıyız”, dedi. Kâfirlerin her biri Ģöyle yaparız, böyle yaparız, dediler. Sonra Hazreti
Abbas‟a yalvardılar. “KardeĢinin oğluna söyle Muhammed‟in evini kaldırmasın, yoksa aramız
açılır”, dediler. Hazreti Abbas bu sözleri Hazreti Ali‟ye söyledi. Hazreti Ali; “Amcacığım, yarın
inĢâallah Resûl-i Ekrem‟in evindeki eĢyayı götüreceğim. Kararım kat‟îdir. Yoluma çıkan olursa
cenk ederim.” buyurdu. Hazreti Abbas, Hazreti Ali‟nin sözlerini KureyĢ kâfirlerine söyleyince
canları sıkıldı. Hazreti Ali‟yi Ģehirden dıĢarı çıkarmayacaklarına karar aldılar. Sabah oldu. Hazreti
Ali, Resûl-i Ekrem‟in saâdethânesindeki eĢyaları toplayıp yola koyuldu. KureyĢ‟den dört beĢ kiĢi
atlı olarak Hazreti Ali‟nin yolunu kestiler. “Geri dön, yoksa, seninle cenk ederiz.” dediler. Hazreti
Ali yükleri indirip bunların üzerine yürüdü. Hak teâlânın izniyle onlara galip geldi. Tekrar hâne-i
se‟âdetin mübârek yüklerini kaldırıp yola koyuldu. Yolda, o zaman henüz îmân etmemiĢ olan
Mikdâd bin Esved, Hazreti Ali‟nin karĢısına çıktı. Hazreti Ali hiçbir söz söyletmeden bir vuruĢta
yere yıktı. Göğsüne çıkıp imâna davet buyurdu. Derhâl cân-ı gönülden kabûl edip Müslüman
oldu. Mikdâd bin Esved‟in (r.a.) bir oğlu, Hazreti Hüseyin uğrunda, Kerbelâ‟da canını feda edip
Ģehîd olmuĢtur. Mikdâd hazretleri, Eshâb-ı kiramın büyüklerinden ve bahadırlarındandır. Hazreti
Ali, Resûlullah‟a (s.a.v.) ĢiĢmiĢ olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kûba‟da yetiĢmiĢti.
Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda Peygamberimizin
huzûruna gidemiyecek bir halde idi. Resûl-i Ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi
teĢrîf etmiĢ, Hazreti Ali‟yi görünce hâline acımıĢ, sevgili, fedakâr amca-zâdesini kucaklamıĢ,
mübârek iki eliyle, o hak yolunda binlerce meĢakkate katlanmıĢ olan narin, nazik ayakları
okĢamıĢ, kendisine afiyeti için duâ buyurmuĢtu. Hatta Hazreti Ali‟nin bu fedâkârlığı üzerine:
“Ġnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah‟ın rızâsı için nefsini feda eder.” âyet-i celîlesinin
nâzil olduğu rivâyet edilir.
Hazreti Ali, Medine-i Münevvere‟de, Mescid-i Nebevî‟nin inĢaasında çok çalıĢmıĢ, bizzat
sırtında taĢ ve toprak taĢımıĢtır. BaĢta Bedir, Uhud ve Hendek harbleri olmak üzere, Resûlullahın
bütün gazvelerinde bulunarak, fevkalâde gayret ve kahramanlıklar göstermiĢtir. Hazreti Ali Bedir
savaĢında birçok azılı müĢriki öldürmüĢtür. Daha savaĢın baĢlarında mübârezede Velîd bin
Ukbe‟yi bir kılıç darbesiyle öldürdü. AkĢama doğru, iki taraf da birbirine karıĢmıĢtı. Kum
tepesinin üzerinde zırhlara bürünmüĢ müĢriklerden birisi, Sa‟d bin Hayseme‟yi Ģehîd etmiĢti.
Hazreti Ali, O‟na yaklaĢtı. MüĢrik atından indi ve Hazreti Ali ile vuruĢmaya baĢladı. Hazreti Ali,
müĢrikin darbesini kalkanı ile karĢıladı ve müĢrikin kılıcı kalkana saplanıp kaldı. Hamle sırası
Hazreti Ali‟ye gelmiĢti. Hazreti Ali kılıcı ile müĢrikin göğsüne doğru çaldı. Zırhını enlemesine
biçince müĢrik titredi ve sarsıldı. Hazreti Ali o esnada arkasında bir kılıcın parladığını ve
Ģakıdığını görünce baĢını eğdi. Kılıcı parlatan “Al buda ben Abdülmuttalib‟in oğlundan!” derken
müĢrikin kellesi, miğferiyle birlikte yere yuvarlandı. Hazreti Ali dönüp arkasına baktığı zaman,
Hazreti Hamza‟yı gördü.
Yine bu savaĢta Nevfel bin Huveylid ile karĢılaĢtı. Nevfel hakkında Peygamber efendimiz
(s.a.v.) buyurdu ki: “Yâ Rabbi! Nevfel bin Huveylide karĢı bana yardımcı ol! O‟nun
hakkından gel!” diye duâ etmiĢti. Hazreti Ali, onun bu savaĢta kılıcıyla önce bacaklarını sonra
kafasını kopardı. Sonra Peygamber efendimize (s.a.v.) Nevfeli öldürdüğünü haber verdi. Bunun
üzerine Resûl-i Ekrem, “Allahü ekber” diye tekbir getirdi ve “Allahü teâlâ O‟nun hakkında
duâmı kabûl etti” buyurdu. Hazreti Ali, Bedir‟de ayrıca Âs bin Sa‟îd‟i de katlederek,
müslümanlara büyük hizmet etti. Ġbn-i esîr‟in rivâyetine göre Hazreti Ali, Bedir savaĢında
müĢriklerin baĢlarını ağaçlardan meyva düĢürür gibi düĢürüyordu. Bedir savaĢına katıldığında 25
yaĢında idi. Hazreti Ali sadece Uhud gazvesinde onaltı kılıç darbesi almıĢtı. Hendek savaĢında da
müĢriklerin en azılıları ile savaĢtı. Muharebenin iyice Ģiddetlendiği yirmiikinci gün, Amr bin
Abdûd adlı müĢriklerin en azılılarından biri, Hendek kenarlarına gelip meydana er istedi.
Müslümanlardan kimse Amr‟ın davetini kabûl etmedi. Bir daha meydan okudu. Yine hiçbir
müslüman çıkmadı. Yedi kere böyle oldu. Yedincide Resûlullah (s.a.v.) efendimiz, Hazreti Ali‟yi
çağırdı, huzûruna oturttu:
“Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdûd‟un önüne yiğitçe, cesâretle
var. Onun heybetinden, uzun boyundan endiĢe etme. Ben, Hak teâlâ‟dan sana yardım
etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun Ģerrinden kurtulmaları için duâ
ediyorum” buyurdu.
Hazreti Ali atına bindi. Kılıcını kuĢandı. Avını gözetliyerek giden bir arslan gibi, Amr‟ın
önüne vardı. “Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ‟be‟nin karĢısında ahd etmiĢsin ki, KureyĢ‟den bir kiĢi
senden iki Ģey istese birini yaparmıĢsın.” buyurdu. Amr “Evet öyle söz verdim” dedi. Hazreti Ali:
“Biliyorsun ben KureyĢdenim. Senden iki Ģey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabûl et”, buyurdu.
Birinci isteğim, Allah‟ın birliğine ve Resûlünün Hazreti Muhammed (s.a.v.) olduğunu ikrâr ve
tasdîk etmendir”, buyurdu. Amr: “Bunu kabûl etmiyorum, baĢka ne istiyorsun?” dedi. Hazreti
Ali: “Ġkinci isteğim bu iki kuvveti hallerine bırakıp, Mekke‟i Mükerreme‟ye gitmendir” buyurdu.
Amr “Bunu kabûl ettim, yalnız Ebû Bekr, Ömer ve Osman (r.a.)ın baĢlarını keserim,” dedi.
Hazreti Ali: “Ey ahmak! Benim baĢımı kesmeden onların baĢını nasıl kesersin?” buyurdu. Amr:
Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyânın tadını almamıĢsın, ben senin baĢını kesmek istemem.”
dedi. “Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duâsı ile senin baĢını kesmek isterim” buyurdu.
Hazreti Ali‟nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hazreti Ali‟ye doğru yürüdü. Hazreti Ali de
atından indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hazreti Ali bir fırsatını bulup, Amr‟ın uyluğunu bir kılıç
darbesiyle kopardı. Artık iĢi bitti, diyerek geriye dönmüĢ gelirken, Amr, kendi kopmuĢ bacağını
Hazreti Ali‟ye fırlattı. Hazreti Ali hemen geri dönüp Amr‟ın baĢını kesti. Resûlullah (s.a.v.) tekbir
getirip: “Ali‟nin Amr bin Abdûd ile bir kere karĢılaĢması, ümmetimin kıyâmete kadar
olan ibâdetinden hayırlıdır.” buyurdu.
Hazreti Ali, Tebük harbinde bulunmayıp, Resûlullah (s.a.v.) tarafından Ehl-i beytin
muhafazası için Medine‟de bırakılmıĢtır. Birçok harplerde Resûlullah (s.a.v.) efendimiz, sancağı
Hazreti Ali‟ye vermiĢtir. Yemen savaĢında, ordu baĢkomutanlığı yapmıĢtır. Hayber kalesinin
fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullanmıĢtır. Bu savaĢta Hazreti Ali‟nin gözleri
ağrıyordu. Resûlullah (s.a.v.) O‟nu çağırtarak gözlerine üfledi ve Ģifa bulması için Allahü teâlâya
duâ etti. Hazreti Ali‟nin gözlerinde bir ağrı sızı kalmadı. Bu savaĢta, yahudilerin meĢhûr pehlivanı
Merhab: “Hayber halkı iyi bilir ki: Ben, gelip çatan harplerin tutuĢtuğu, kızıĢtığı zamanlarda,
tepeden tırnağa kadar silâhlanmıĢ, cesâret ve kahramanlığı denenmiĢ Merhab‟ımdır. Ben,
kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermiĢimdir”
diyerek müslümanlardan er diledi. Bunun üzerine Hazreti Ali, “Ben O‟yum ki: Anam bana Haydar
(Arslan) adını takmıĢtır! Ben, ormanların, heybetli görünüĢlü arslanı gibiyimdir. Sizi, geniĢ
ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kiĢiyimdir” diye Ģiir söyleyerek Merhab‟ın karĢısına dikildi.
Bu Ģiir Merhab‟a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Rüyasında kendisini bir arslanın parçaladığını
görmüĢtü. Hazreti Ali, Merhab‟la karĢı karĢıya geldiğinde, Merhab‟ın tepesine öyle bir kılıç indirdi
ki, kılıç, Merhab‟ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti. BaĢını, ikiye ayırdı.
Merhab‟ın baĢına inen kılıncın çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber karargâhında bulunan
Ümm-i Seleme “Merhab‟ın diĢlerine kadar inen kılıcın sesini ben de iĢittim” demiĢtir. Hazreti Ali,
o gün yahudilerin en namlı kiĢilerinden sekizini öldürmüĢtür.
Hazreti Ali Ģecaat ve kahramanlığı ile tanınmasına rağmen, düĢmanlarıyla döğüĢürken
onlara acır ve haddi tecavüz etmezdi. Çok cesurdu, her yaptığı iĢi, insanlığın iyiliğini düĢünerek
yapardı. SavaĢlarda düĢmanlarının ölümüne bile acırdı. Çok Ģefkatli ve merhametliydi. Bir harpte
düĢmanını altına almıĢ, kılıcı ile boğazlamak üzereydi. O anda düĢmanı, var gücü ile Hazreti
Ali‟nin yüzüne tükürdü. Bunun üzerine öldürmekten vazgeçti. Altındaki düĢman, niçin
öldürmediğini sorunca, “Biraz önce seni, Allah için öldürecektim. Yüzüme tükürünce, kendi
nefsim için öldüreceğimden korktum. Nefsimin isteğine uymamak için vazgeçtim.” dedi. Bu dinin
emirlerindeki büyüklüğü anlayan müĢrik hemen müslüman oldu. Hazreti Ali, servet sahibi
değildi. Buna rağmen çok cömert, çok kerîmdi. Son derece mütevâzi, alçak gönüllü idi. Hakkında
birkaç âyet-i kerîme nâzil olmuĢ; kerem, cömertlik, adâlet, merhamet ve diğer yüksek fazîletleri
öğülmüĢtür. Pek çok hadîs-i Ģeriflerde meth edilmiĢtir. Ehl-i sünnetin gözbebeği, kerâmetler
hazinesi ve evliyânın reîsidir.
Peygamber efendimiz, Aliyyü‟l-Murtazâ‟yı (r.a.) pek çok severdi. Sevgili kerîmesi (kızı)
Hazreti Fâtıma‟yı, O‟nunla evlendirmiĢti. Bu, Hazreti Ali hakkındaki iltifât-ı Nebevînin en yüksek
bir niĢanesiydi. Bir gün Eshâb-ı kiramdan bir zümre gazâ için yola çıkmıĢlardı. Hazreti Ali de
bunların arasında bulunuyordu. Resûl-i Ekrem efendimiz: “Yâ Rabbi! Ali‟yi bana tekrar
göstermedikçe beni öldürme!” diye duâ buyurdu. Bir hadîs-i Ģerîfte de Aliyyü‟l-Murtazâ‟ya
hitaben: “Seni ancak mü‟min olan sever, sana ancak münâfık olan buğz eder.”
buyurmuĢtur.
Resûlullah (s.a.v.) veda haccından dönerken “Gadîr-Hum” denilen yerde namaz kıldıktan
sonra Eshâb-ı kirama (r.a.) dönerek: “Ben mü‟minlere nefslerinden daha sevgili, yakın
değil miyim?” buyurdular. Eshâb-ı kiram tasdîk ederek “Evet yâ Resûlallah! Öylesin”, dediler.
Sonra Hazreti Ali‟nin elinden tutup: “Ben kimin efendisi isem, Ali de, onun efendisidir.”
buyurdular. Mübârek sözlerine devamla: “Yâ Rabbi! O‟na düĢmanlık edene düĢmanlık et.
Onu seveni sev. Onu aĢağı tutanı zelîl et. Ona yardım edene yardımcı ol. Nerede olursa
olsun hakkı, doğruyu ona bildir!” buyurdular.
Uhud harbinde Eshâb-ı kiramdan birçok kiĢi Ģehîd düĢmüĢtü. Bu Ģerefe nail olamadığından
dolayı me‟yûs (üzüntülü) görünen Hazreti Ali‟ye hitaben Resûl-i Ekrem efendimiz: “Yâ Ali,
Ģehâdet senin arkandadır. Bunlar, kan ile boyandığı zaman nasıl sabır edecektin?”
buyurarak mübârek elleriyle onun baĢını, sakalını okĢamıĢtı. Hazreti Ali de “Yâ Resûlallah, Ģu
buyurduğun hal benim hakkımda tahakkuk edince o, sabredilecek Ģeylerden delîl, beĢaret ve
kerâmet sayılacak Ģeylerden almıĢ olur.” diye cevap vermiĢtir.
Hazreti Ali, Irak‟a giderken, Abdullah bin Selâm (r.a.) O‟nun ziyâretine gelmiĢ: “Yâ Ali,
Irak‟a gitme, korkarım ki, orada vücuduna bir kılıç ağzı isâbet eder” demiĢ, Hazreti Ali de: “Evet!
Allaha yemîn ederim ki, bunu bana Resûlullah haber vermiĢtir” diye mukâbelede bulunmuĢtu.
Ebü‟l-Esved diyor ki: “Ben, o gündeki gibi böyle nefsine bir kötülük geleceğini haber veren bir
muhârib görmedim.
Hazreti Ali vahy kâtiblerindendi. Peygamberin mektûblarını da yazardı. Hudeybiye
anlaĢmasını da o yazmıĢtı. Resûlullah (s.a.v.) Eshâb-ı kiram arasında iki defa kardeĢlik akd
edilmesini buyurdukları halde, hiç birinde Hazreti Ali ile, bir baĢkası arasında akd buyurmayınca,
Hazreti Ali‟nin “Beni unuttunuz mu?” suâline Peygamberimiz “Sen, dünyâda ve ahirette
benim kardeĢimsin” buyurdu.
Hazreti Ali, âlîcenâbtı (cömertti), doğru söylerdi. Ġlmin menbaı, kaynağı sayılırdı.
Dindarları, müttekîleri severdi. Fakirlere yardım ederdi. Hazreti Fâtıma ile evlenmiĢ ve
Peygamber (s.a.v.) efendimize damat olmuĢtur. Hazreti Fâtıma‟dan, Hasan, Hüseyin ve Ümmü
Gülsüm (r.a.) isimlerinde üç evlâdı olmuĢtur.
Resûlullah (s.a.v.), Hazreti Ali ile Fâtıma, Hasan ve Hüseyin‟i (r.a.) mübârek abaları ile
örterek: “ĠĢte, benim Ehl-i beytim bunlardır. Yâ Rabbi, bunlardan kötülüğü kaldır ve
hepsini temiz eyle!” buyurdukları bildirilmiĢtir. ĠĢte bu Ehl-i beyt, “Âl-i Nebî” namıyla,
kıyâmete kadar her mü‟min tarafından, her namaz ve duâda yâd olunurlar. Hazreti Ali,
fevkalâde belîğ, fasîh konuĢurdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)‟den sonra Aliyyü‟l-Murtazâ derecesinde
belîğ hutbe tertip ve irâd eden bir zât görülmemiĢtir. Arap lisânının ilk kaidelerini koyan zât da
Hazreti Ali‟dir. Bir gün Kur‟ân-ı kerîm‟in yanlıĢ okunduğunu duymuĢ, bunun üzerine Arap
gramerinin ana hatlarını ortaya koyarak buna mâni olmuĢtu. Zamanının en kudretli
hatîblerinden biri idi. Her nutku bir Ģaheserdir. Ġslâmiyetin yayılmasında görülen hizmeti
büyüktür. Bu vazîfeyi herkesten fazla muvaffakiyetle ifâ ederdi.
Kur‟ân-ı kerîm lisânına herkesten daha ziyâde âĢinâ idi. Kur‟ân-ı kerîm‟in belâgatine,
i‟câzına, hakîkatlerine herkesten daha ziyâde vâkıftı. Resûl-i Ekrem‟den yayılan feyizlerin
nûrlarına en evvel kavuĢmuĢ olan Hazreti Ali‟nin nezîh rûhu idi. Onun en büyük bir müfessir
olduğunda kimse Ģüphe etmezdi. Hâsılı Hazreti Ali‟nin Kur‟ân-ı kerîme büyük bir vukûfiyeti vardı.
Hattâ bir gün hutbe irâd ederken cemâate hitaben: “Sorunuz! Bana ne sorar iseniz, size cevâbını
veririm. Kitâbullah‟dan bana sorunuz. Vallahi bir âyet yoktur ki, ben onun gecede mi, gündüzde
mi kırda mı, dağda mı, nâzil olduğunu bilmiyeyim!..” diye buyurmuĢtu. Bu sebepten, hakkında
birçok rivâyet olup anlaĢılması güç mes‟elerde, onun rivâyeti tercih edilmiĢtir. Hacc-ı Ekber‟in,
“Kurban Bayramı” olduğuna dâir olan rivâyeti, bunlardan biridir. Hazreti Ali, Ehl-i beytten olması
sebebiyle, Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vâkıf idi. Bu husûsta herkesin
müracaat kapısı idi. Kendisinden 586 hadîs-i Ģerîf bildirilmiĢtir. Bunlardan 20 tanesi, hem Sahîh-i
Buhârî‟de, hem de Sahîh-i Müslimde vardır. Bundan baĢka 9 hadîs-i Ģerîf Buhârî‟de, 15 hadîs-i
Ģerîf Müslim‟de tamamı da Ahmed bin Hanbel‟in “Müsned” adlı kitabında vardır.
Hazreti Ali, Eshâb-ı kiramın en büyük fıkıh âlimlerinden idi. Halledilemeyen konular ona
havale edilirdi. Peygamber efendimiz onu Yemen‟e kadı olarak gönderdi. “Yâ Resûlallah! Ben
âlim değilim, Kâdılık ahkâmını bilmem” dedi. Mübârek elini göğsüne koyup: “Yâ Rabbi! Kalbine
hidâyet, diline doğruluk ver.” diye duâ buyurdu. Hazreti Ali buyuruyor ki, bundan sonra ben
asla iki kimse arasında hüküm vermekten Ģüpheye düĢmedim. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “Yâ Ali!
Benim deveme binip Yemen‟e git. Falan dağdaki tepeye geldiğin zaman üzerine çık.
Halkın seni karĢıladıklarını göreceksin. O zaman (Ey taĢlar, ey ağaçlar! Allahın Resûlü
size selâm ediyor, diye söyle)” buyurdu. Hazreti Ali oraya gidip selâmı tebliğ edince,
yeryüzünde bir gürültü, uğultu koptu. TaĢlar ve ağaçlar Resûl-i Ekrem‟in selâmına: “Salât ve
selâm, Allah‟ın Resûlünün üzerine olsun” diye cevap verdiler. O tepede bulunanlar, bu hali
görünce, hepsi birden îmân ettiler.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) vefât edince, O yıkayıp kefenledi. Bu son mübârek vazîfe,
ona nasîb oldu. Definden sonra, halife seçilen Ebû Bekir‟e (r.a.) bîat edip, ona devlet iĢlerinde
yardımcı oldu ve kadılık (hâkimlik) görevlerinde bulundu. Hazreti Ömer‟in halifeliğine de bîat
edip, halifenin danıĢmanı ve hâkimliğini yaptı. Hatta Hazreti Ömer buyurdu ki: “ġayet Hazreti Ali
olmasaydı, Ömer helak olurdu.” Hazreti Osman‟ın da halifeliğine bîat edip, hilâfet iĢlerinde onun
vezirliğini yaptı. Hazreti Osman‟ın Ģehîd olmasından evvel, gerek kendisi ve gerekse oğulları ile
birlikte Hazreti Osman‟ı korumak için gerekli tedbirleri almıĢtır. Hazreti Osman‟ın Ģehâdetini
duyunca da oğullarının yüzüne karĢı: “Siz yaĢarken onun Ģehîd düĢmesine nasıl imkân
bıraktınız?” diye büyük bir teessürle hitap etmiĢtir.
Hazreti Ali, mâni olmaya çalıĢtığı halde bir türlü önüne geçemediği elim Ģehâdet vak‟ası
üzerine Hicrî 35 yılının zilhicce ayında, Medine-i Münevvere‟de, halife seçildi. Halife olmasında
hiç bir itiraz olmadığından icmâ-ı ümmet ile hilâfet makamına geldi. Hazreti Osman zamanında
fitne, yahudîler tarafından baĢlatılmıĢ ve halîfenin Ģehîd edilmesine kadar varmıĢtı. Hazreti
Ali‟nin hilâfeti zamanında da devam etti. Hazreti Osman‟ı Ģehîd edenlerin cezalandırılması
husûsunda Eshâb-ı kiram arasında üç ayrı ictihâd oldu. Sahâbîlerden bir kısmı, tarafsız kalmayı.
Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr, Hazreti ÂiĢe ve ġam‟da bulunan Hazreti Muâviye, suçluların
hemen cezalandırılmasını; Hazreti Ali ise, bu husûsta acele edilmemesini, adâletin tatbikinde
dikkatli ve tedbirli hareket edilmesini ve baĢka bir fitneye sebep olmaması için, suçluların,
ortalığın durulmasından sonra cezalandırılmasını ictihâd etmiĢlerdi.
Hazreti Ali suçluları hemen cezalandırmayınca, Talha ve Zübeyr (r.a.) ile ÂiĢe (r.anha)
Basra‟ya gittiler. Hatife, onlarla anlaĢmak üzere, Basra‟ya yola çıktı. Medine‟den ayrılırken,
Abdullah Ġbni Sebe‟ye, Medine‟de kalmasını emretti. Ġslâm birliğini bozmaya çalıĢan ve Hazreti
Osman‟ın Ģehîd olmasına sebep olan bütün bu fitnelerin baĢı olan Ġbni Sebe, halifenin emrini
dinlemedi. Kendi komiteci arkadaĢlarıyla gizli toplantı yapıp, halîfeye gözükmeden Basra‟ya
gitmeye, geceleyin gizlice iki taraftan birine saldırarak, iki tarafı muharebeye tutuĢturmaya
karar verdiler. Hazreti Ali, Basra‟ya yakın bir yerde ordugâh kurdular. Elçi gönderip, AiĢe
(r.anha)‟nın ictihâdında olan Basralılarla anlaĢtılar. Her iki taraf, anlaĢma oldu diye rahatça
uykuya varınca, Abdullah bin Sebe, yahudisi, gece karanlığında grubu ile birlikte Basralılar
üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı. Ortalık kızıĢtı ve savaĢ
baĢladı. Üç gün süren savaĢ sonunda, iki taraftan onbin kiĢi Ģehîd düĢtüler. “Cemel (Deve)
vak‟ası” olarak bilinen bu hâdisede ÂiĢe-i Sıddîka (r.anha) esîr alınınca, Hazreti Ali hürmet ve
ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan kardeĢi Muhammed bin Ebî Bekir ile Medine‟ye
gönderdi. Hazreti Ali bu vak‟adan sonra, Basra‟ya bir vâli tayin ederek oradan ayrıldı. Bir daha
Medine‟ye dönmeyip, Kûfe‟ye gitti. Ġslâm devletinin merkezini de, Kûfe olarak tesbit etti.
Cemel vak‟asından bir sene sonra Sıffîn denilen yerde Hazreti Muâviye‟nin ordusu ile yüz
günde doksan meydan muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmibeĢbin, karĢı taraftan kırkbeĢbin
kiĢi Ģehîd oldu. KarĢı taraftan gelen sulh teklifini kabûl edince, ordusundan yedibin kiĢi ayrıldı.
Bunlara “Hârici” denildi. Bunların üzerine yürüyüp, periĢan etti.
Hicretin kırkıncı yılının Ramazan-ı Ģerîf ayının onyedinci Cuma günü sabah namazına
giderken Ġbni Mülcem adlı bir harici tarafından baĢına zehirli bir kılıçla vurularak yaralandı. Ġki
gün sonra altmıĢüç yaĢında iken, Ģehîd oldu. Techîz ve tekfîni, oğlu Hazreti Hasan tarafından
yapılmıĢ ve namazı eda olunduktan sonra Kûfe‟nin kabristanı sayılan Necef‟e defn edilmiĢtir.
Amr Ġbni zi-Mürr el-Hemadânî Ģöyle rivâyet ediyor: Hazreti Ali, Kûfe‟de kılıç darbesini
aldıktan sonra huzûruna girdim. BaĢını birĢey ile sarmıĢtı. Dedim ki: “Ey mü‟minlerin emiri!
Yarayı bana gösterir misin? Hemen sargıyı açtı. Baktım. BirĢey yok, hafif bir yaradan ibâret,
dedim. Hazreti Ali: “Evet sizden ayrılmaktayım” dedi. Kerîmesi Ümmü Gülsüm perde arkasından
ağlamaya baĢlamıĢtı. Hazreti Ali: “Kızım sükut et! Eğer benim gördüklerimi görecek olsan
ağlamazsın” dedi. “Yâ Emîr-el-Mü‟mimîn, ne görüyorsun?” diye sordum. Buyurdu ki: “ĠĢte bunlar
melelekler ile nebîler cemâati; iĢte bu da Muhammed aleyhisselâm! Yâ Ali, müjde sana,
teveccüh etmekte bulunduğun hâl, Ģu içinde bulunduğun halden daha hayırlıdır, diye
buyuruyor.”
Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla mücadelede bulunduğundan, beĢ sene süren
hilafet zamanlarında sükun ve huzûr bulamamıĢ, hükümet idâresinde Hazreti Ömer‟in yolunu
tutmuĢtur. Memurları murâkabe eder, her iĢin emniyet ve istikamet dairesinde yapılmasını ister,
halka karĢı Ģefkat gösterirdi. Yoksulları Beyt-ül-mâldan geçindirirdi. Her tarafta askeri birer
merkez vücuda getirdi. Beyt-ül-mâlı muhafaza yolunda gerekli teĢkilâtı kurdu. Hazreti Ali‟nin
Ġslâmiyetin yayılmasındaki hizmeti büyüktür.
Hazreti Ali, buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri ve siyah gözlü, geniĢ
göğüslü, iri yapılı idi. Sakalı sık idi. Sakalını muharebe zamanlarında sünnet olandan fazla uzatır
ve omuzlarına kadar yayılırdı. Son zamanlarında saçı ve sakalı pamuk gibi beyaz olmuĢtu. Hem
ilim, hem de amel bakımından en yüksek derecede olduğu halde, Allah korkusundan hemen her
gün ağlardı. Güzel ahlâkın canlı bir timsali idi. Çok hadîs-i Ģerîf ile övüldü. Hazreti Ali hakkında
söylenmiĢ hadîs-i Ģeriflerden ba‟zıları:
“Allahü teâlâ bana dört kiĢiyi sevmemi emretti. Ben de onları seviyorum.” Bunlar
kimlerdir? denildikte, “Ali onlardandır. Ali onlardandır. Ali onlardandır ve Ebû Zer, Mikdat
ve Selmân‟dır.”
“Ali, dünyâda da, âhirette de benim kardeĢimdir.”
“Ali, Cennette sabah yıldızı gibi parlar.”
“Ben ilmin Ģehriyim, o Ģehrin kapısı Ali‟dir.”
“Ali bendendir, ben de ondanım, Onu bütün mü‟minler sever.”
“Ali‟ye bakmak ibâdettir. Ali‟yi inciten beni incitmiĢ gibidir.”
“Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim.”
“Kızım Fâtıma‟yı Ali‟ye vermeyi, Rabbim bana emr eyledi. Allahü teâlâ her
peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de Ali‟den yaratmıĢtır.
“Ali, kıyâmet günü benim yanımdadır. Havuz ve kevser yanında benimledir. Sırat
üzerinde benimledir. Cennette benimledir. Allahü teâlâyı görürken benimledir.”
“Münâfıkların kalbinde dört kimsenin muhabbeti toplanmaz: Ebû Bekir, Ömer,
Osman ve Ali (r.a.)”
“Îmânın alâmetleri vardır: Birinci alâmeti Ali‟yi sevmektir. Ali iyilerin rehberidir.
Ona yardım edene, yardım edilir. Ona sıkıntı vermeye uğraĢanın kendisi periĢan olur.
Cennet üç kimseye âĢıktır. Ali‟ye, Selmân‟a ve Ammâr‟a.”
“Ehl-i beytim, Nûh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Onlara tabi‟ olan selâmet bulur.
Olmayan helak olur.”
Hazreti Ali‟nin (r.a.) Peygamberimizden (s.a.v.) rivâyet ettiği bazı hadîs-i Ģerîfler Ģunlardır:
“Günah iĢleyen biri piĢman olur, abdest alıp namaz kılar ve günahı için istiğfar
ederse (bağıĢlanmasını dilerse), Allahü teâlâ o günahı elbette affeder. Çünkü Allahü
teâlâ, Nisa sûresi 109. âyetinde: (Biri günah iĢler veya kendine zulm eder, sonra,
piĢman olup, Allahü teâlâ‟ya istiğfar ederse, Allahü teâlâ‟yı çok merhametli ve af ve
mağfiret edici bulur) buyurmaktadır.”
“Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boĢ yere
zahmet çekmiĢ olur. Bu kimse kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile
namazlarını kabûl etmez.”
Eshâb-ı kiram birbirlerini çok severlerdi.
Bir gün Ebû Bekir Sıddîk (r.a.) Resûlullah‟ın (s.a.v.) evine geldi. Ġçeri gireceği sırada, Ali
bin Ebî Talib (r.a.) da geldi. Hazreti Ebû Bekir:
(Geri çekilip) Yâ Ali! Sen buyur, gir dedi. O da cevap verip, aralarında, aĢağıdaki uzun
konuĢma oldu:
Hazreti Ali: -Yâ Ebâ Bekir! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayırlı iĢte ileri olan,
herkesi geçen sensin.
Hazreti Ebû Bekir: -Sen, önce gir yâ Ali! Resûlullah‟a daha yakın sensin.
Hazreti Ali: Ben senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resûlullah‟tan iĢittim. “Ümmetimden
Ebû Bekir‟den daha üstün bir kimsenin üzerine güneĢ doğmadı” buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resûlullah (s.a.v.) kızı Fâtımatüz-
Zehrâ‟yı sana verdiği gün “Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim” buyurdu.
Hazreti Ali: Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah (s.a.v.) “Ġbrâhîm
aleyhisselâmı görmek isteyen Ebû Bekir‟in yüzüne baksın”, buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne geçemem. Çünkü Resûlullah (s.a.v.) “Âdem
aleyhisselâmın hilm sıfatını ve Yûsuf aleyhisselâmın güzel ahlâkını, görmek isteyen Ali
Mürtezâ‟ya baksın” buyurdu.
Hazreti Ali: -Senin önünden giremem. Çünkü, Resûlullah (s.a.v.) “Yâ Rabbi! Beni en çok
seven ve Eshâbımın en iyisi kimdir?” dedi. Cenâb-ı Hak: “Yâ Muhammed (a.s.) Ebû Bekir
Sıddîktır” buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: Ben, senin önüne geçemem! Resûl (a.s.) Hayber‟de: “Yarın sancağı
öyle bir kimseye veririm ki, Allahü teâlâ Onu sever. Ben de, Onu çok severim.”
buyurdu.
Hazreti Ali: -Senin önünden geçemem çünkü, Resûl aleyhisselâm “Cennetin kapıları
üzerinde “Ebû Bekir Habîbullah” yazılıdır buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm Hayber
gazâsında, bayrağı sana verip, “Bu bayrak Melik-i Galibin Ali bin Ebî Tâlib‟e hediyesidir.”
buyurdu.
Hazreti Ali: -Senin önüne nasıl geçebilirim. Çünkü, Resûl aleyhisselâm: “Yâ Ebâ Bekir!
Sen benim, gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin!” buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:
“Kıyâmet günü, Ali Cennet hayvanlarından birine binmiĢ olarak gelir. Cenâb-ı Hak
buyurur ki: Yâ Muhammed aleyhisselâm! Senin baban Ġbrâhîm Halîl, ne güzel babadır.
Senin kardeĢin Ali bin Ebî Tâlib ne güzel kardeĢtir.”
Hazreti Ali: -Senin önüne geçemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyâmet
günü, Cennet Meleklerinin reîsi olan Rıdvan adındaki Melek Cennete girer. Cennetin
anahtarını getirir. Bana verir. Sonra Cebrâil (a.s.) gelip, Yâ Muhammed! Cennetin ve
Cehennemin anahtarlarını, Ebû Bekir Sıddîk‟a ver. Ebû Bekir, istediğini Cennete,
dilediğini Cehenneme göndersin der.”
Hazreti Ebû Bekir: -Senin önünden giremem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Ali
kıyâmet günü benim yanımdadır. Havz ve kevser yanında, benimledir. Sırat üzerinde
benimledir. Cennette, benimledir. Allahü teâlâyı görürken, benimledir.”
Hazreti Ali: -Senden önce giremem. Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ebû Bekir‟in imânı,
bütün mü‟minlerin imânları yekûnu iletartılsa, Ebû Bekir‟in imânı ağır gelir.” buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben ilmin
Ģehriyim. Ali bunun kapısıdır.” buyurdu.
Hazreti Ali: -Senin önünden nasıl yürüyebilirim? Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben
sâdıklığın Ģehriyim. Ebû Bekir, bunun kapısıdır.” buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: -Senin önüne geçemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:
“Kıyâmet günü, Ali bir güzel ata bindirilir. Görenler acaba, bu hangi Peygamberdir?
derler. Allahü teâlâ, bu Ali bin Ebî Tâlib‟tir buyurur.”
Hazreti Ali: -Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben ve Ebû Bekir, bir
topraktanız. Tekrar bir olacağız” buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir: -Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:
“Allahü teâlâ, ey Cennet! Senin dört köĢeni, dört kimse ile bezerim. Biri,
Peygamberlerin üstünü Muhammed‟dir. (a.s.). Biri, Allah‟dan korkanların üstünü
Ali‟dir. Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtımat-üz-Zehrâ‟dır. Dördüncü köĢesindeki de
temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin‟dir.”
Hazreti Ali: -Senin önünden nasıl girebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki:
“Sekiz Cennetten Ģöyle ses gelir: Ey Ebû Bekir! Sevdiklerinle birlikte gel. Hepiniz,
Cennete girin!”
Hazreti Ebû Bekir -Senin önünden gidemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm: “Ben bir ağaca
benzerim. Fâtıma bunun kökü, Ali, gövdesi, Hasan ve Hüseyin, meyvesidir.” buyurdu.
Hazreti Ali: -Senin önüne geçemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Allahü
teâlâ, Ebû Bekir‟in bütün kusurlarını af etsin. Çünkü O, kızı ÂiĢe‟yi bana verdi. Hicrette
bana yardımcı oldu. Bilâl-i HabeĢî‟yi, benim için alıp âzâd etti.”
Resûlullah‟ın (s.a.v.) bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuĢurlarken, kendileri içeriden
dinliyordu. Hazreti Ali‟nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki: “Ey kardeĢlerim Ebû Bekir ve
Ali! (r.a.) artık içeri girin! Cebrâil aleyhisselâm gelip dedi ki, yerdeki ve yedi kat
göklerdeki melekler sizi dinlemektedir. Kıyâmete kadar birbirinizi övseniz, Allahü
teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız” ikisi bir birine sarılıp, birlikte Resûlullah‟ın
(s.a.v.) huzûruna girdiler. Resûlullah efendimiz:
– “Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin, ikinizi sevenlere de,
yüzbinlerle rahmet etsin ve düĢmanlarınıza da, yüzbinlerle lanet olsun!” buyurdu.
Hazreti Ebû Bekir Sıddîk dedi ki:
“Yâ Resûlallah! Ben, Ali kardeĢimin düĢmanlarına Ģefaat etmem, Hazreti Ali de dedi ki: “Yâ
Resûlallah! Ben de Ebû Bekir kardeĢimin düĢmanlarına Ģefaat etmem ve baĢını kılıç ile
bedeninden ayırırım. Ebû Bekir (r.a.): Ben, senin düĢmanlarına Kevser havzından su vermem,
buyurdu: Hazreti Ali de: Ben senin düĢmanlarını sırat üzerinden geçirmem, buyurdu.
Hazreti Muâviye, Hazreti Ali Hakkında: “Hazreti Ali son derece âlîcenâb bir insandı. Sözün
doğrusunu söyler, her davayı hakkaniyetle hallederdi. Ali (r.a.), ilim ve hikmetin feyyaz bir
kaynağı idi. Kendisi dünyâ ziynetlerinden ve Ģatafatlarından nefret eder, gecenin karanlığında
mescidin mihrabına gelir, düĢünür, ibadet eder ve ağlardı. Dindar ve muttaki olanlara, fukara ve
muhtaç olanlara yardımı severdi. ġeytan, dünyâ, hiçbir vakit onu aldatamadı,” demiĢtir.
Peygamber efendimiz (s.a.v.), Hazreti Ali‟ye buyurdular ki: “Yâ Ali altıyüzbin koyun mu
istersin, yahut altıyüzbin altın mı veyahut altıyüzbin nasîhat mı istersin?” Hazreti Ali
dedi ki: “Altıyüzbin nasîhat isterim.” Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki: “ġu altı nasîhata
uyarsan, altıyüzbin nasîhata uymuĢ olursun.”
1. “Herkes nafilelerle meĢgûl olurken, sen farzları ifâ et. Yani farzlardaki
rükünleri, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları ifâ et!
2. Herkes dünyâ ile meĢgûl olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla. Yani din ile meĢgûl
ol, dine uygun yaĢa, dine uygun kazan, dine uygun harca!
3. Herkes birbirinin ayıbını araĢtırırken, sen kendi ayıplarını ara. Kendi
ayıplarınla meĢgûl ol!
4. Herkes, dünyâyı imâr ederken, sen dinini imâr et, zînetlendir.
5. Herkes halka yaklaĢmak için vâsıta ararken, halkın rızâsını gözetirken, sen
Hakkın rızâsını gözet. Allahü teâlâya yaklaĢtırıcı sebep ve vâsıtaları ara!
6. Herkes çok amel iĢlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına
dikkat et!”
Hazreti Ali Sıffîn harbine giderken, yolda susayan askeri için, su bulamayınca, birçoklarının
kaldıramadığı bir taĢı tek baĢına kaldırdı, altından leziz su çıktı. Ġçtiler, aldılar götürdüler. Ali
(r.a.) o taĢı yine yerine koydu. Bu hâdisenin geçtiği yerin yakınında bir kilise vardı. O kilisenin
rahibi bu hali oradan gördü. Hemen aĢağı inip, Hazreti Ali‟nin huzûruna geldi. Sen Peygamber
misin? diye sordu. “Hayır ben son Peygamber Muhammed bin Abdullah‟ın (s.a.v.) halîfesiyim”
buyurdu. Râhib elini ver ki müslüman olayım dedi. Ali (r.a.) elini uzattı. Rahib, Allahtan
baĢkasının ibâdete hakkı olmadığına, Muhammed‟in (s.a.v.) Allahın Resûlü olduğuna ve senin de
Resûlün vârisi olduğuna Ģehâdet ederim dedi. Ali (r.a.) rahibe: “Sen bu yaĢa kadar kendi dinini
yaĢamıĢsın. Ne sebeple Ģimdi bizim dinimize girdin?” diye‟sordu. Râhib: “Ey Emîr‟ül-mü‟minîn,
bu kiliseyi, bu taĢı kaldıran için yapmıĢlardır. Biz kitaplarımızda okuyoruz. Âlimlerimizden de
duyduk ki, burada bir pınar vardır. Üzerinde bir taĢ vardır. O taĢı Peygamber veya peygamber
vârisi kaldırabilir. Senin bu taĢı kaldırdığını görünce, arzuma kavuĢtum ve yıllardır beklediğim
Ģeyi buldum” dedi. Emîr‟ül-Mü‟minîn bu sözü iĢitince ağladı. Gözlerinin yaĢından sakalı ıslandı.
Sonra: “Allahü teâlâ‟ya hamd olsun ki, beni unutulmuĢlardan değil, kitabında zikr edilenlerden
eyledi?” buyurdu.
Hazreti Ali (r.a.) namaza durunca âlem altüst olsa haberi olmazdı. Derler ki: Bir harbde
mübârek ayağına ok gelmiĢ, demir kısmı kemiğe iĢlemiĢti. Bu yüzden okun demirini
çekemediler. Cerraha gösterdiler. Cerrah: “Sana aklı gideren, bayıltan ilaç vermeli ki ancak o
zaman demir çekilir. Yoksa, bunun ağrısına tahammül edilemez” dedi. Emîr‟ül-mü‟minîn:
“Bayıltıcı ilâca ne lüzum var, biraz sabredin, namaz vakti gelsin, namaza durunca çıkarın”
buyurdu. Namaz vakti geldi. Hazreti Ali namaza baĢladı. Cerrah da Emîr Hazretlerinin mübârek
ayağını yarıp demiri çıkardı. Yarayı sardı. Hazreti Ali, namazını bitirince cerraha: “Demiri çıkardın
mı?” buyurdu. Cerrah: “Evet çıkardım,” dedi. Hazreti Ali: “Hiç farkına varmadım,” buyurdu. Ġbni
Mülcem, Hazreti Ali‟nin bu hâlini bildiği için, namaza giderken Ģehîd etmeği tercih etmiĢti.
Allahü teâlâ, Hazreti Ali için güneĢi iki kere batarken geri çevirmiĢtir. Birisi Resûlullah‟ın
(s.a.v.) zaman-ı Ģeriflerinde idi. Ümmü Seleme, Esma bint-i Ümeys, Câbir bin Abdullahi‟l-Ensârî
ve Ebû Saîdi‟l-Hudrî (r.a.) rivâyet ettiler. Peygamber efendimiz, huzûrlarında Hazreti Ali olduğu
halde evlerinde idiler. Cebrâil (a.s.) vahy getirdi. Resûl-i Ekrem vahyin ağırlığından mübârek
baĢını Hazreti Ali‟nin dizine koydu. GüneĢ batıncaya kadar kaldıramadı. Hazreti Ali (r.a.)
namazını oturduğu yerde imâ ile kıldı. Resûl-i Ekrem‟i rahatsız etmemek için yerinden kalkmadı.
Sultan-ı Kâinat efendimiz vahyin ağırlığından kurtulunca: “Yâ Ali! Ġkindi namazını kıldın mı?”
diye sordular. Hazreti Ali imâ ile kıldım, dedi. Habîbullah güneĢe emir buyurdular. GüneĢ geriye
dönerek dağın üzerinde durdu. Hazreti Ali namazını kıldı. GüneĢ tekrar yerine gitti. Esma bint-i
Umeys (r.a.) diyor ki: “GüneĢ ikinci defa batarken testere sesi gibi bir ses iĢitildi.”
Resûlullah‟tan (s.a.v.) sonra Hazreti Ali Bâbil‟e giderken Fırat nehrinden geçmek icab etti.
Ġkindi namazı vakti idi. Beraberindekilerin, bir kısmı ile kendileri ikindi namazını kıldılar. Bir
kısmı da hayvanlarını sudan geçirmeğe uğraĢtı. GüneĢ battı. Bunlar ikindi namazını kılamadılar.
Hazreti Ali duâ buyurdu. Hak teâlâ güneĢi geriye getirdi. Namazını kılmayanlar selâm verinceye
kadar güneĢ kaldı. Sonra korkunç bir ses çıkararak battı. Hazreti Ali‟nin Eshâbı korktular.
Tesbih, tehlîl ve istiğfar ettiler.
Birgün Eshâb-ı kiram Resûlullah‟dan (s.a.v.) Hazreti Ali‟yi çok sevmelerinin sebebini
sordular. Server-i âlem: “Varın Ali‟yi çağırın!” buyurdular. Eshâb-ı kiramdan birisi Hazreti
Ali‟yi çağırmaya gitti. Habîb-i Ekrem, Hazreti Ali gelmeden Eshâbına: “Ey Eshâbım! Siz
birisine iyilik etseniz, o size karĢılık olarak kötülük yapsa ne yaparsınız?” buyurdular.
Eshâb-ı kiram: “Yine iyilik ederiz” dediler. Resûl-i Ekrem “O kimse yine size kötülük yaparsa
ne yaparsınız?” buyurdular. Eshâb-ı kiram: “Tekrar iyilik yaparız,” dediler. Resûl-i -Ekrem:
“Tekrar size kötülükte bulunursa, ne yaparsınız?” buyurunca “Eshâb-ı kiram baĢlarını
aĢağı indirdiler, bir cevâb veremediler.
Hazreti Ali geldi. Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali‟ye “Yâ Ali! Sen birisine iyilik etsen, o sana
kötülük yapsa, sen ne yaparsın!” buyurdular. Hazreti Ali: “Ġyilik yaparım” dedi.
Resûl-i Ekrem aynı soruyu yedi kere tekrarladı. Hazreti Ali hepsinde: “Yine iyilik yaparım,”
diye cevap verdi. Sonra ilâve ederek “O kimseye ben iyilik yaptıkça, o bana hep kötülükte
bulunsa yine ben ona iyilik yaparım” dedi. Bunun üzerine Eshâb-ı kiram: “Yâ Resûlallah! Hazreti
Ali‟yi çok sevmenizin sebebini anladık, bu sevgiye lâyık olduğunu gördük” dediler ve Hazreti
Ali‟ye duâ ettiler.
Resûlullah (s.a.v.) bir hadîs-i Ģerîfte: “Fakirlikle öğünürüm” buyurdu. Hazreti Ali bu
hadîs-i Ģerîfi Habîb-i Ekrem‟den (s.a.v.) iĢitince dünyâya hiç kıymet vermedi. Çok fakîr oldu.
Meselâ bugün eline bin altın geçse, bir tanesi ertesi güne kalsın demez, hepsini fakirlere
dağıtırdı. Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali‟ye cömertlerin sultanı mânâsına, “Sultân-ül-Eshıyâ”
buyurdular. Bir gün Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma‟ya: “Evde yiyecek bir Ģey var mı, çok acıktım”
buyurdu. Hazreti Fâtıma evde bir Ģey olmadığını, yalnız altı akçenin olduğunu söyleyerek: “Bu
akçeler ile çarĢıdan yiyecek al. Bir de Hasan, Hüseyin meyve istemiĢlerdi. Biraz da meyve
alırsın” dedi. Hazreti Ali altı akçeyi alıp çarĢıya çıktı. Yolda giderken bir kimsenin, bir Müslümanın
yakasına yapıĢmıĢ, ya hakkımı ver veya yürü mahkemeye gidelim dediğini, yakasını
bırakmadığını gördü. Borçlu adam, bana birkaç gün daha müsâade et, diyorsa da yakasına
yapıĢan: “Hayır ben de sıkıntıdayım, bir saat bile bekleyecek hâlde değilim” diyordu. Hazreti Ali
bunların çekiĢmelerini görünce yanlarına vardı: “MünâkaĢanız kaç para içindir?” buyurdu. “Altı
akçedir” dediler. Hazreti Ali: (Kendi kendine) “Müslümanı bu sıkıntıdan kurturayım, nasılsa
Hazreti Fâtıma‟ya bir cevâb bulurum,” diye düĢündü. Yanındaki altı akçeyi vererek, borçlu
müslümanı sıkıntıdan kurtardı. Bir zaman Hazreti Fâtıma‟ya ne söyliyeyim diye düĢünceye daldı.
Sonunda nasıl olsa Hazreti Fâtıma kadınların seyyidesi, Resûlullah‟ın kızıdır, bir Ģey demez,
diyerek eli boĢ eve döndü. Hazreti Hasan ve Hüseyin kapıya koĢtular. Babalarının meyve
getireceğini ümid ediyorlardı. Babalarının ellerini boĢ görünce ağlamaya baĢladılar. Hazreti
Fâtıma‟ya: “Verdiğin altı akçe ile bir müslümanı hapisten kurtardım,” buyurdu. Hazreti Fâtıma:
“Çok iyi yaptın, elhamdülillah, bir müslümanı hapisten kurtarmıĢsın. Hak teâlâ bize kâfidir,”
dedi. Fakat, mübârek hâtır-ı Ģerifleri biraz mahzûn oldu. Hazreti Ali üzüntüsünü sezip, iki
oğlunun da ağladıklarını görünce gönlünde bir kırıklık hissetti. Bu elem ile dıĢarı çıktı. “Bari gidip
Resûlullah‟ın (s.a.v.) mübârek yüzünü göreyim de, bu üzüntüden kurtulayım” diye düĢündü.
Zira Resûlullah‟ın (s.a.v.) mübârek yüzüne bakan kimsenin her üzüntüsü gittiği gibi, kalbinde
sürûr ve safa hâsıl olurdu. Bunun için Hazreti Ali, Resûlullah‟ın (s.a.v.) tesiri katı ve çabuk bir
ilaç gibi olan mübârek ayaklarının tozuna yüz sürmeye gitti. Yolda bir kimse gördü. Elinde besili
bir deve vardı. Hazreti Ali‟ye: “Ey yiğit! Bu deveyi satıyorum, alır mısın?” dedi. Hazreti Ali “ġimdi
param yoktur” dedi. O Ģahıs: “Sana veresiye veririm” dedi. Hazreti Ali “Kaça veriyorsun?”
buyurdu. O Ģahıs “Yüz akçeye veririm”, dedi. Hazreti Ali “Kabûl ettim,” dedi. O Ģahıs da “Peki
ben de kabûl ettim,” dedi. Deveyi, Hazreti Ali‟ye teslim etti. Hazreti Ali deveyi almıĢ, biraz
gitmiĢti. Bir adama rastladı. Hazreti Ali‟ye: “Bu deveyi bana satar mısın?” dedi. Hazreti Ali “Evet
satarım” buyurdu. O kimse: “Üçyüz akçeye bana verir misin?” dedi. Hazreti Ali: “Olur veririm,”
dedi.
Deveyi o Ģahsa sattı. Üçyüz akçeyi peĢin alınca doğru çarĢıya gitti. Yiyecek ve meyveler
aldı. Evine girince çocuklar sevindiler. Babalarının getirdiği yiyecek ve meyveleri yemeğe
koyuldular. Fatimat-üz-Zehrâ (r.anhâ) Hazreti Ali‟den bu yiyecekleri nereden aldığını sordu.
Hazreti Ali mes‟eleyi anlattı. Yemeklerini yiyip Allahü teâlâ‟ya hamd ü sena ettikten sonra
Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma‟ya: “Ben, Resûl-i Ekrem‟in sohbetine gidiyorum” diyerek evden çıktı.
Yolda Resûl-i Ekrem‟e, yanında Eshâb-ı kiram oldukları hâlde, rastladı. Meğer Resûl-i Ekrem
(s.a.v.), Hazreti Ali ve Fâtıma‟yı görmeğe geliyorlarmıĢ.
Resûlullah (s.a.v.) “Yâ Ali! Deveyi kimden alıp, kime sattın?” buyurdu. Hazreti Ali
“Allah ve Resûlü bilir,” dedi. Resûl-i Ekrem: “Yâ Ali! Sana deveyi satan Cebrâil
aleyhisselâm, satın alan da, Ġsrâfil aleyhisselâm idi. Deve de Cennet develerinden idi”
O müslümanı sıkıntıdan kurtardığın için Hak teâlâ dünyâda bire elli hasene (sevâb)
verdi. Âhirette vereceğinin hesabını ise kendisinden baĢka kimse bilmez” buyurdu.
Hikmetli, ibretlerle dolu sözleri çoktur. Kalblere tesir eden kıymetli sözlerinden bazıları
Ģunlardır: Buyurdu ki: “KiĢi dili altında saklıdır. KonuĢturunuz kıymetinden neler kaybettiğini
anlarsınız.” “Dünya bir cifedir, leĢtir. Ondan birĢey isteyen köpeklerle dalaĢmaya dayanıklı
olmalı.” “Allahü teâlâya yemîn ederim ki, beni yalnız mü‟min sever ve bana yalnız münâfık buğz
eder.”
“Ġnsanın yaĢlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp, hesapsız Cennete
girmesinden daha hayırlıdır.”
“Kul ümidini yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalıdır.” “Ġnsanlar
arasında, Allah‟ı en iyi bilen, onu çok sevendir, tam ta‟zîm, edendir.”
“Sizin için korktuğum Ģeylerin en baĢında, nefsinin hevasına uymak ve uzun emelli olmak
gelir. Birincisi hak yoldan alı kor. Ġkincisi ise âhireti unutturur.”
“Takvâ, hataya devamı bırakmak, aldanmamaktır.”
“Kalbler kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır.”
“Ġlimsiz yapılan ibâdette, anlayıĢ vermiyen ilimde, tefekküre götürmiyen Kur‟ân-ı kerîm
okumakta hayır yoktur.”
“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.”
Vefâtında, son sözü “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah” oldu.
“Müslümanların hayırlısı, müslümanlara yardım eden ve faydalı olandır.”
“Ġyilik bilmez birisi de olsa, sen iyilik yap! Zira o, mukabilinde teĢekkür edene yapılan
iyilikten mîzânda daha ağır basar.”
“ArkadaĢlarımdan bir grup toplayıp kendilerine bir ziyâfet vermem, benim için bir köle
azad etmekten daha sevimlidir.”
“Kendinize Allah yolunda kardeĢler edininiz. Çünkü onlar dünya için de, ahiret için de
lâzımdır. Cehennem ehlinin “Artık bizim için, ne Ģefaatçiler, ne de candan bir dost yok.”
(ġuarâ, 100-101) sözlerini iĢitmiyor musunuz? Hadîs-i Ģerîfte de Ģöyle gelmiĢtir: “Bir kul, Allah
yolunda yeni bir kardeĢ edindi mi, Allahü teâlâ da Cennette onun için bir derece ihdas
eder.”
“Ġleride öyle zamanlar gelecek ki, kıtal ve zulümsüz hükümdârlık etmeğe yol
bulunmayacak; çılgınlık ve cimrilik etmeden zengin olmak mümkün olmayacak; kiĢilerin
arzularına uymadıkça da insanlarla sohbet etmek mümkün olmayacak. Bu zamana kim
yetiĢecek olur da sohbet ve metanet gösterir ve kendisini korursa, Allahü teâlâ ona elli sıddîk
sevâbı verir.”
“Ahîr zamanda bir mü‟min, halk arasında adını unutturmadıkça rahat edemeyecektir.”
“Sizin hayırlılarınız, günahına gerçekten çok tövbe edenlerdir.”
“Her kim kötüyü yasaklar, fâsıka kızar ve Allah‟ın yasaklarının hududu çiğnendiği zaman
öfkelenirse, Allahü teâlâ da o kulunun lehine öfkelenir.”
“Öyle zamanlar gelecek ki münkeri inkâr edenlerin sayısı insanların onda birinden az
olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.”
“Her fenâlıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.”
“Hayra niyet edince acele et ki, nefsin seni yenip de caydırmasın.”
“Dünya hayatı kimseye bâki değildir. ġiddeti de ni‟meti de geçicidir.”
“Ġki Ģey aklı ve tedbiri bozar. Biri acele etmek, biri de olmayacak Ģeyi istemek.”
“Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi Ģeref olmaz.”
“DanıĢmadan (istiĢâre etmeden) doğruya ulaĢılamaz.”
“Tembellik insanı vaktinden önce yıpratır.”
“Öksüzü ağlatmak zulümdür.”

1) Üsûd-ül-gâbe, cild-4, sh. 91
2) El-İsâbe, cild-2, sh. 506
3) Târih-i Bağdâd, cild-1, sh. 133
4) Tarîh-ül-hülefâ, sh. 166
5) Tezkiret-ül-Huffâz, cild-1, sh. 10
6) Hulâsatü Tezhib-il-Kemâl sh. 232
7) Şecerât-üz-Zeheb cild-1, sh. 49
8) Tabakât-ü İbnisa’d cild-3, sh. 11
9) Tabakât-ül-Kurrâ Libnü’l-Cezerî, cild-1, sh. 546
10) Tabakât-üş-Şirâzî sh. 41
11) Tabakât-ül-Kurrâ li’z-Zeheb, cild-1, sh. 30
12) El-İber cild-1, sh. 46
13) En-nücûm-üz-zâhire, cild-1, sh. 119
14) Tabakât-ül-huffâz, cild-1, sh. 5
15) Ravzât-üs-safa cild-2, sh. 135
16) Hilyet-ül-evliyâ cild-1, sh. 61
17) El-İstiâb cild-3, sh. 26
18) Miftâh-un-necât sh. 48
19) İzâlet-ül-hafâ cild-1, sh. 254
20) Tam İlmihâl, Se’âdet-i Ebediyye sh. 984
21) Eshâb-ı Kirâm sh. 311
22) Savâik-ul-Muhrikâ sh. 115

Hakkında saklibelgeler
turk ve dunya tarihinin yanlışları doğru olarak gösterdikleri birçok olayın hakiki yüzü.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: