Erbakan : DÜNYANIN YENİDEN KURGULANMASI VE GELECEĞİN KURTARILMASI

Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın
Suudi Arabistan Kral Abdülaziz Halk Kütüphanesi Konferans Salonunda
Düzenlenen Uluslararası Konferansta
DÜNYANIN YENİDEN KURGULANMASI VE GELECEĞİN  KURTARILMASI
Başlıklı İlmi ve Tarihi Konuşması:
Bismillahirrahmanirrahim,
Elhamdulillahi Rabbil Alemin,
Vessalatü, Vessalamü Ala Resulina Muhammedin Ve Ala Alihi Ve Ashabihi Ecmain.
Sözlerime başlarken her şeyden önce bütün hazirunu saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.
Ve yine her şeyden önce insanlık tarihinin bu kadar önemli bir dönüm “noktasında;
Bütün insanlığın saadeti gayesiyle “İslam ve Medeniyetler Diyalogu” konulu uluslararası bu ilmi ve kültürel sempozyumu tanzim ve tertip etmesinden dolayı önce Hadimül Haremeyn`i Şerifeyn Suudi Arabistan Kralı Fahd Bin Abdulaziz’e teşekkürlerimi arz ediyorum.
Bunu, takiben Suudi Arabistan Kral Abdülaziz Halk Kütüphanesi Yönetim Kurulunun kıymetli Başkanı Sayın Veliahd Emir Abdullah bin Abdülaziz ve diğer kıymetli yönetim kurulu üyelerine tebriklerimi tekrarlıyorum ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Konferansa teşrif etmiş olan muhterem seçkin zevatın hepsine de aynı şekilde en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Ve bu uluslararası ilmi ve kültürel sempozyumun İslam Alemi ve bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan diliyorum.
Sempozyumun tertip heyeti, bendenizden “İslam ve Medeniyetler Diyalogu”nu konu alan bu sempozyumda “İslam-Batı İlişkisi ve Geleceği” konusunda bir konuşma yapmamı arzu ettiği için sizlere bu husustaki görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum.
“İslam – Batı İlişkileri ve Geleceği” konusundaki görüşlerimi yüksek müsaadelerinizle aşağıdaki ana bölümler halinde sunmaya çalışacağım.
A-         İNSANLIĞIN HALİ HAZIR DURUMU VE İSLAM – BATI DİYALOGUNUN ÖNEMİ.
B-          “TEŞHİS VE GERÇEKLER.”le durum tespiti
C-         TEDAVİ VE ÇÖZÜM ÇARELERİ: İSLAM – BATI DİYALOGUNUN SAĞLANMASI VE ÖZLENEN DÜNYANIN KURULMASI İÇİN ATILAN ADIMLAR VE ASIL BAŞLATILMASI LAZIM GELEN GİRİŞİMLER
A- İNSANLIĞIN HALİ HAZIR DURUMU VE İSLAM – BATI DÜNYASI (Dinler arası değil) DİYALOGUNUN ÖNEMİ:
  • ŞU ANDA İNSANLIĞIN DURUMU NEDİR?
a.      İnsanlık her zaman olduğu gibi bugün de barış, huzur ve bütün insanların mesut olarak yaşayabildiği bir dünyayı arzulamaktadır.
b.      Fakat ne yazık ki insanlığın bugünkü durumu bu özlenen dünyadan çok uzaktadır.
c.      Hicri 1423 yılının, miladi 2002 yılının başındayız. Yeni bin yıla girerken bütün insanlık her zamankinden daha fazla barış, huzur ve saadet özlemi içinde bulunmaktadır.
d.      İnsanlık bu özlemi bütün miladi 20. asır boyunca da duydu. Ancak bu özlemine bütün bir asır geçtiği halde, maalesef kavuşamamıştır.
  • 20. ASRA KISA BİR BAKIŞ, BUGÜNE NASIL GELİNMİŞTİR?
1- 20. Asra girildiği zaman bu asrın başlangıcında imparatorlukların hakim olduğunu görüyoruz.
Yeryüzünde 4 büyük imparatorluk hakim durumdaydı. Bunlar;
– Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı, İngiltere Krallığı, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu İdiler.
2- Birinci Cihan harbi bu imparatorluklara son verdi. Bu otoritelerin yerine bazı ülkelerde faşist diktatörlükler geldi.
İkinci Cihan harbine kadar süren çeyrek asırlık bir dönem bu ülkelerde bir “diktatörler dönemi” oldu. Böylece bir STALİN, HİTLER, MUSSOLİNİ, FRANKO dönemi yaşandı. Bunların “faşizm” ve “baskıları” insanlara büyük zulümler yaptı. Bu zulümlerin sonucunda İkinci Cihan harbi çıktı.
İkinci Cihan harbinde insanlar çok büyük acılar çektiler. İkinci Cihan harbi bu diktatörlere karşı yapılmış top yekün bir savaştır. İkinci Cihan harbi bu diktatörlüklere son verdi. Çünkü bu savaş faşizmi ve baskıyı ortadan kaldırmak, hürriyet, insan hakları ve demokrasiyi yeryüzüne hakim kılmak için yapıldı.
6 sene süren ve insanlığın unutulmayacak büyük acı ve kayıplarına sebep olan İkinci Cihan harbinden sonra insanlık top yekün HÜRRİYET, İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ’nin tesisi için uzun yıllar mücadele verdi. Bu mücadele 50 yıldan beri sürmektedir ve halen de devam etmektedir.
3- 50 yıldan beri arzu edilen sonuca ulaşılamamış olmasının nedeni şunlar olmuştur.
Önce bir defa İkinci Cihan harbinde diktatörlerin hepsi temizlenemedi. Çünkü Stalin arkaya kaldı. O diktatörlüğünü İkinci Cihan harbinden sonra da devam ettirdi.
Bu yüzden yeryüzünde 1945 ten 1990 yılına kadar bir SOĞUK HARP dönemi yaşandı. Bu döneme rağmen bütün insanlık takriben 50 yıl boyunca hürriyet, insan hakları ve demokrasi hususunda büyük gayretler saffetti. Önemli adımlar atıldı. Ancak arzu edilen sonuca ulaşılamadı.
  • Bu adımların nirengi noktaları olarak şunlar sayılabilir.
  • 1945 yılında İnsan Hakları Beyannamesinin neşrolunması ve bunu takiben 1947 yılında (BM) Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kurulması.
  • 1949 yılında hürriyet ve insan haklarını korumak gayesiyle NATO’nun kurulması.
  • Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’nin neşredilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yürürlüğe konması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kurulması.
  • (AİHS) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini temel almak üzere 1957 senesinde Avrupa Ortak Pazarı ile başlamak üzere bugünkü Avrupa Birliği’nin kurulması.
  • Ve bütün bu gelişmeler karşısında daha fazla kapalı kalamayan Sovyetler Birliğinde Perestroika / Glasnost hareketlerinin başlaması ve bunun sonucu olarak komünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılması,
  • Bu gelişmeler üzerine temenni olunuyordu ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1987-1990) yeryüzünde artık barış, huzur, demokrasi ve insan hakları hakim olsun. Ama ne yazık ki bu amaca ulaşamadı.
Çünkü; Sovyetlerin dağılmasından sonra Batı liderleri barışa dayalı bir dünya kurulması yerine, yine düşmanlığa dayanan bir dünya kurulması yoluna saptılar.
Bunun en açık delili, 1990’lı yılların başında, İngiltere Başbakanı Margaret Teacher’in İskoçya’daki NATO toplantısında yaptığı konuşmadır.
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra (Şimdi ne yapacağız, Nato’yu fesih mi edeceğiz ?) sorusuna Teacher:
“Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yaşayabilmemiz için mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor. Bu yeni düşman İSLAM olacaktır.” Cevabını vermiştir.
İşte, ne yazık ki yeni oluşuma böyle yanlış yol gösterilmiş olması, yeryüzünde barışın tesis edileceği yerde dünyanın en hassas bölgelerinde Filistin’de yeniden savaşların başlamasına sebep olmuştur. Önce İran-Irak Savaşı, sonra Körfez Savaşı, sonra Bosna katliamı, sonra Azerbaycan ve Çeçenistan katliamları….
  • Bütün bunlar cereyan ederken son olarak bunlara “YENİ BİR TABLO” eklendi. Bugünkü tablonun ortaya çıkmasına AMERİKA’DAKİ 11 EYLÜL 2001 TERÖR OLAYI bahane yapılmıştır.
1-      Bu olayın kimler tarafından ne maksatla yapıldığı, henüz inandırıcı bir şekilde tespit edilip ortaya konulamamıştır. Kullanılan yüksek teknoloji ve planlamaların profesyonellikleri dikkate alındığı zaman insanlar, toplum, kamuoyu bu olayları bir takım Batılı istihbarat örgütlerinin tertip etmiş olabileceği ihtimalini düşünmekten kendilerini alamamaktadır.
2-      Terör olaylarını tasvip etmek mümkün değildir. Elbette 11 Eylül 2001 terör olaylarını kınıyoruz ve masum insanların maruz kaldıkları olaydan dolayı insani olarak acı duyuyoruz.
3-      Ancak böyle bir terör olayının yapılması ne kadar yanlış ise, bu terör olayı bahane edilerek İslam ile terörizm arasında ilişki kurmaya çalışmak ve böyle yanlış bir kabulden hareket ederek, Müslüman ülkelere savaş açmak ve Müslüman ülkelerin masum halklarını bombalamak da, kim tarafından ne maksatla yapıldığı belli olmayan bir olayı bahane ederek çeşitli Müslüman ülkelere savaş açmaya çalışmak ta o derece hatalı bir davranıştır.
Son Afganistan olayları esnasında birçok masum Afgan halkının uğradığı zülüm ve katliamlar da asla tasvip edilemeyecek olaylardır.
4-      Soğuk harbin sona ermesinden sonra 12 yıldan beri cereyan eden bütün bu olayların hep Müslüman topluluklara karşı yapılmış olması ve uzun süreden beri Filistin ve Keşmir’de Müslümanlara karşı uygulanan terör ve katliam olayları ve birçok Müslüman ülkeye uygulanan ambargolar, Batının çifte standart kullanması ve duyarsızlığı, bütün bu olup bitenlerden sonra hep Müslüman toplulukların hedef alınıyor olması ve Teacher’in yukarıda bahsedilen sözü ile beraber değerlendirilecek olursa, Batıdaki oluşumların neden başarıya ulaşamadığı kolaylıkla anlaşılır.
  • İSLAM – BATI DİYALOGU NİÇİN ÖNEMLİDİR?
  • Şimdi bütün bu yaşanan olaylardan sonra, insanlığın hâlihazır durumunda başta ABD olmak üzere, bazı Batılı ülkelerin çeşitli bahaneler ileri sürerek bir takım Müslüman ülkelere savaş açmak için bahane arar durumları insanlığın nasıl yanlış bir yola girdiğini ve hala barışı bırakıp savaşa yöneldiğini gösteren ibret alınacak bir manzaradır.
  • Bu tablo karşısında şimdi yeryüzünde huzur, barış ve saadetin tesisi için artık bu yanlışların tekrarlanmayacağı, yeni bir yola girilmesi, doğrulara dönülmesi zorunluluğu ortadadır.
  • İşte yeni asra girerken, hatta yeni bir bin yıla, yeni bir milada girerken, bu konuda yeni hedefler belirlenirken;
– Gerçeklerin bilinmesi ve dikkate alınması,
– Teşhislerin doğru ve isabetli yapılması,
– Geçmişte yapılan yanlışların tekrar edilmemesi ve artık bunlardan gereken derslerin alınmış olması, zarureti vardır.
Bütün bunlar İSLAM – BATI DİYALOGU’nun şimdi artık her zamankinden çok daha da fazla önem kazandığını göstermektedir.
B- TEŞHİS VE GERÇEKLER:
İslam ve Batı medeniyetleri arasında; “Savaş yerine barışın”, “çatışma yerine diyalog, işbirliği ve uzlaşmanın” esas alınması için her şeyden önce bu medeniyetlerin ana özelliklerinin doğru bir teşhisinin yapılması ve gerçeklerin ortaya konulmasında büyük fayda vardır. Biz bu konuları açıklayabilmek için çok kısaca 4 konuya temas etmekle yetineceğiz.
I-     İSLAM VE BATI MEDENİYETLERİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ.
II-   DOĞRU VE YANLIŞ HAK ANLAYIŞLARININ FARKI VE BUNUN MEDENİYETLER TARİHİNE ETKİLERİ.
III-  İSLAMIN İNSANLIĞIN SAADETİNE, KÜLTÜRÜNE VE MEDENİYETİNE YAPMIŞ OLDUĞU BÜYÜK HİZMETLERİ.
IV- 21. ASRIN BAŞINDA, 20 ASIRDAN ALINACAK DERSLER.
I- İSLAM VE BATI MEDENİYETLERİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ.
a- İNSANA VERİLEN MEZİYETLER:
a.      Bizler Elhamdülillah Müslüman’ız. Bu lütfundan ve nimetinden dolayı Cenab-ı Hakk’a sonsuz şükürler ederiz.
b.      Çok iyi biliyoruz ve görüyoruz ki, bu kâinatı ve bizleri yaratan Rabbimiz sonsuz kemal sahibidir.
c.      Onun azameti kibriyası ve sonsuz kemal sıfatı böyle bir kâinatın yaratılmasını gerektirmiş, bundan dolayı bu kâinatı var etmiştir.
d.      Kemal sıfatından dolayı eşrefi mahlûkat olan insan yaratılmıştır. İnsan eşrefi mahlûkattır. Bütün yaratılanların içerisinde en üstünü ve mükemmelidir.
e.      İnsanı, hayvanlardan ve diğer mahlûkatlardan ayıran özellikler; Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği 4 mühim meziyettir.
f.    Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği 4 önemli meziyet:
1- Cenab-ı Hakk insana; “Düşünce ve muhakeme” meziyeti vermiş, bunun sonucu olarak insan toplumlarında “ilim” varolmuş, bu meziyet insanoğluna doğru ve yanlışı ayırabilme kabiliyetini sağlamıştır.
2- Cenab-ı Hakk insanoğluna “his ve sevgi” meziyeti vermiş, bu vasıf insan toplumlarının din ve ahlâk sahibi olmalarına imkân vermiştir. Bu meziyet insanların iyi ile güzeli, kötü ile çirkini ayırt edebilmelerine imkan tanımıştır.
3- Cenab-ı Hakk insanlara “irade ve istek” meziyetini vermiştir. Bu meziyet insan toplumlarında ekonominin varolmasına yol açmıştır.  Bu meziyet insanın faydalı ile zararlıyı ayırmasını sağlamıştır.
4- Cenab-ı Hakk insanoğluna “ünsiyet” meziyeti vermiştir. Bu meziyet insan toplumlarında siyaset, idare ve adaletin varolmasına imkân hazırlamıştır. Ve bu meziyet insanın “adaletle zulmü ayırma” kabiliyetini sağlamaktadır.
b- SAADETİN ŞARTLARI:
İnsanların mesut olabilmeleri için, yani saadete ulaşmak için 5 şartın gerçekleşmesi gereklidir.
1-         Şefkat, sevgi, barış, huzur, kardeşlik ve hoşgörü düşüncesi
2-         Hürriyet ve İnsan Hakları’nın en geniş anlamda var olması ve kullanılabilmesi.
3-         Herkesin hürriyetlerini kullanırken hürriyetler arasında çatışma olduğu takdirde, bu çatışmanın çözümü, halletmesi için hürriyetler arasındaki sınırın adaletle çizilmesi.
4-         Huzur, hürriyet ve adalet olduktan sonra insanların ihtiyaçlarını bol ve ucuz olarak sağlayabilmeleri, yani REFAH, düzeninin tesisi.
5-         Bütün bunlar yetmez, bir diğer şart ise her insana ve topluma İZZET ve İTİBAR verilmesi.
  • İSLAM MEDENİYETİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ:
a- İslam İnanışının Temel Özellikleri:
Müslümanlık inanışının temeli şefkat ve sevgidir. Gayesi ise bütün insanların dünya ve ahirette saadetleridir.
Bu açıkça bilinen gerçeklerin ispatı için ayrıca gayret göstermeye lüzum yoktur. Çünkü bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlamaktadır. Ve Peygamberimiz (S.A.V) Rahmetellilalemin olarak gönderilmiştir. Sadece bu gerçekler dahi her şeyi ispata yeterlidir.
Bunun için İslam, masum insanlara zarar verilmesine ve terörizme temelden ve kesinlikle karşı tek Hak Dindir.
Ve yine bunun için İslam asırlar boyu bütün insanlığın saadeti için insanlığa en büyük hizmetleri yaptığı ve insanlık medeniyetine en büyük katkıları sağladığı tarihi bir gerçektir.
Müslümanlığın gayesi bütün insanların dünya ve ahiret saadetidir. İyi bir insan olabilmek ve dünya imtihanını kazanabilmek için her Müslüman bütün insanların saadeti için, Cenab-ı Hakkın verdiği meziyetlerle;
– DOĞRU VE YANLIŞI AYIRDIKTAN SONRA, DOĞRUNUN HAKİM OLMASI İÇİN,
– İYİ VE GÜZEL İLE ÇİRKİNİ AYIRT ETTİKTEN SONRA, İYİ VE GÜZELİN HAKİM OLMASI İÇİN,
– FAYDALI VE ZARARLIYI AYIRT ETTİKTEN SONRA, FAYDALININ HAKİM OLMASI İÇİN,
– ADALET VE ZULMÜ AYIRT ETTİKTEN SONRA, ADALETİN HAKİM OLMASI İÇİN,
Bütün gücüyle çalışmayı vazife bilir, en büyük ibadet sayıp yerine getirir.
Çünkü, saadet ancak; doğrunun, iyi ve güzelin, faydalının ve adaletin hakim olması ile gerçekleşir.
Ve iyi insan olmak için herkesin iyiliğini istemek ve bu yolda gayretle çalışmak gereklidir.
b- İslam Medeniyetinin Saadetle İlgili Temel Özellikleri:
1-         Huzur ve Barış için : “Şefkat, sevgi, hoşgörü” sahibi olmak
2-         Hürriyet için : “İnsana saygı duymak ve temel insan haklarına bağlı kalmak.
3-         Adalet İçin : “Gerçek hak anlayışına kavuşmak ve Hakkı üstün tutmak”
4-         Refah için : “Kendi için istediklerini kardeşi içinde istemek” “Herkese Refahı, Adil İşbirliği ve paylaşımı amaçlamak.
5-         İzzet ve itibar için : “Önce ahlak ve maneviyat”’ın anlamını ve amacını kavramak, “Maneviyatçı olmak”, “Nefis terbiyesini esas almak”
  • BATI MEDENİYETİNİN SAADETLE İLGİLİ ÖZELLİKLERİ:
Buna mukabil batı medeniyetinin özellikleri şunlardır:
1-  Huzur ve barış ile ilgili olarak “Müslümanlara Karşı Kin Nefret” duyguları
2- Hürriyetle ilgili olarak Baskı, tahakküm ve “Müslümanlar İçin İnsan Hakkı Olmasın” yaklaşımı
3- Adaletle ilgili olarak, “Yanlış Hak Anlayışı”, “Kuvveti Üstün Tutmak”, “Çifte Standart” tavrı
4- Refahla ilgili olarak, “Menfaat”, “Doymak Bilmeyen Hırs”, “Sömürü”, (Kapitalizmin insan Tarifi): “İnsan insanın kurdudur”. mantığı
5- İzzet ve itibar ile ilgili olarak, “Materyalizm’in “Nefse Esareti ve Şahsi Menfaati Esas Alınan bakış açısı”
  • BATI MEDENİYETİ NE KENDİLERİNİ, NE DE İSLAM MEDENİYETİNİ TAM OLARAK TANIMIYOR:
a-      Batı medeniyeti içinde yetişmiş olan insanlar, maalesef kendi medeniyetlerinin temelinde yukarıda açıkladığımız temel özelliklerin yer aldığının farkında değildirler.
b-      Bu durum yetişme şartları ve yaşadıkları ortamın meydana getirdiği doğal bir neticedir. Tıpkı balığın bütün kainatı sudan ibaret zannettiği gibi, onlar aldıkları telkinlerle asırlardan beri aslında bu özellikler içinde yaşamış ve gelişmişler ve kendilerine bu özelliklerin insanlara saadet getirecek en güzel en doğru olduğu telkini ile bu hale gelmişlerdir.
c-             Kendilerinin şefkatle, ilişki kurularak, dostane diyaloglarla gerçeklerden haberdar edilmelerin, bütün insanlık için büyük yararlara vesiledir. Ve bu konu insanlık problemlerini çözülmesinde en önemli noktalarından birini teşkil etmektedir.
  • İSLAM MEDENİYETİ VE BATI MEDENİYETİNİN ANA ÖZELLİKLERİ:
1-         İslam medeniyetinin temel özellikleri ile Batı medeniyetinin temel özelliklerini kolayca mukayese edebilmek için, bu özellikleri en müessir temel birer özellikle tarif etmek gerekirse:
İslam medeniyetinin temel özelliği: “Hakk’ı üstün tutmak” Batı medeniyetinin temel özelliği: “Kuvveti üstün tutmak” olarak belirtilebilir.
2-         İnsanlık tarihi boyunca, “insanların mesut olup olmamaları açısından” yaşanan dönemler incelendiğinde görülür ki, insanlar, ne zaman “Hakk’ı üstün tutan” bir zihniyet ve medeniyet döneminde yaşamışlarsa huzur ve mutluluğa erişmişlerdir.
Ne zaman ki, “kuvveti üstün tutan” bir zihniyet ve medeniyet döneminde yaşamışlarsa, o zaman da, zulüm görerek ve ızdırap çekerek, mutsuzluğa itilmişlerdir.
Bu sebepten dolayıdır ki: Hz. Ebubekr Sıddık (R.A) efendimiz halife olduktan sonra ilk hutbelerinde;
“Ey İnsanlar Sizin içinizde en iyiniz olmadığım halde sizin Başkanınız olarak seçilmiş bulunuyorum. Bu durumda şayet ben iyi hareket edecek olursam bana yardım ediniz. Şayet, kötü davranışta bulunacak olursam beni doğrultunuz. Gerçekte doğruluk, itimat ve emniyettir. Yalan ise, emniyet ve itimada karşı bir su-i istimaldir. Şimdi sizin içinizde zayıf olan (zulme uğramış, mazlum) kimse, onun namına hakkını alıncaya kadar o, benim nazarımda kuvvetlidir ve sizin içinizde (zulüm yapan, zalim) olan kimse, hakkı ondan koparıp alıncaya kadar benim nazarımda zayıftır İnşaallah.” buyurmaları çok büyük önem ve anlam taşımaktadır.
  • DOĞRU VE YANLIŞ HAK ANLAYIŞLARININ FARKI VE BUNUN MEDENİYETLER TARİHİNE ETKİSİ.
a.         “Gerçek Hak anlayışı” ile yani “Hakkı üstün tutmak” zihniyeti ile, “Yanlış Hakk anlayışı” yani “Kuvveti üstün tutmak” zihniyeti arasındaki farkı sizlere özet olarak gösterilmiştir.
Hemen belirtelim ki, tarih boyunca firavunlar insanlara zulüm yaparken, “biz size zulüm yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz”, dememişler, “bu yaptıklarımız yerindedir ve gereklidir” demişlerdir, öyle zannetmişlerdir.
Hâlbuki zulüm ve ızdırap temelde “yanlış hak anlayışı”ndan neşet etmiştir.
b. Doğru hak anlayışına göre hak 4 şeyden doğar;
1- Doğuştan insanlara verilen haklar:
Temel insan hakları:
1) Yaşama hakkı (Canını ve sağlığını koruma)
2) Mülkiyet hakkı (Helal ve meşru yollarla kazanma ve hayırda harcama)
3) İnanç Hürriyeti
(4 unsuru ile: ifade hürriyeti, öğrenim hürriyeti, örgütlenme hürriyeti, inandığı gibi yaşayabilme ve ibadet hürriyeti)
4) Neslin muhafazası, (Namus ve aile kutsallığını sağlama)
5) Aklın muhafazası (Beyni ve hür düşünceyi körleten baskılardan kurtarılması)
6) Ve diğer bilinen temel insan hakları hürriyetleri (seyahat, iş tutabilme, meslek seçebilme v.s.)
2- Emek karşılığı kazanımları
3- Rıza ile yapılan anlaşmalardan doğan haklar.
4- Adalet gereği doğan haklar.
İşte gerçek Hakk anlayışına göre hak sadece bu 4 sebepten doğar, başka sebeplerden hak doğmaz.
Buna mukabil;
  • “Yanlış Hak Anlayışı”na yani Batının Batıl yaklaşımına göre ise hak 4 sebepten doğar:
1- Kuvvet (“Güçlü zayıfı ezebilir” anlayışı)
2- Çokluk (“Çoğunluklar azınlıkların haklarını yok sayabilir” yaklaşımı)
3- İmtiyaz (Beyazlar siyahları, Batılılar Doğuluları, Hıristiyan ve Yahudiler Müslümanları sömürebilir mantığı)
4- Menfaat (Bizim petrol ve doğalgaz bölgelerindeki ucuz emek ve hammadde ülkelerindeki çıkarlarımız bir işgal sebebidir” dayatması)
İşte bu sebeplerden dolayı yanlış hak anlayışının insanlara saadet getiremez. İnsanların saadeti için gerçek hak anlayışını benimsemek ve uygulamak şarttır.
  • MEDENİYETLER TARİHİNE BAKIŞ:
  • “Hakkı Üstün Tutma”nın adalet ve saadet, “Kuvveti Üstün Tutma”nın ise zulüm ve felaket getirdiği gerçeğini bütün insanlık tarihi açık bir şekilde göstermektedir.
Nitekim; İnsanlık tarihine çok kısa bir bakış yaptığımız zaman şu gerçekleri karşımıza çıkmaktadır:
İnsanların saadete ulaşmalarının yolunu peygamberler gösterip açmıştır. Onların açtıkları çığırla hakkı üstün tutan medeniyetler dönemi yaşanmış ve insanlar mutluluğa ulaşmıştır.
Fakat İnsanların yanlış yollara sapmaları ile, Hakk’ı üstün tutan medeniyetlerin ardından, takiben, kuvveti üstün tutan medeniyetler ortaya çıkmıştır. Takdiri ilahi bu dönemler belli bir müddet sonra maddi gücünü ve yeryüzündeki hâkimiyetini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış, hatta bu dönemlerin en güçlü, en parlak olduğu zamanlarda mukabil zihniyete dayalı gelişmeler yaşanmış, bir müddet sonra bu mukabil zihniyet yeryüzünde hakimiyet kurmaya başlamıştır.
Bu güne gelirken adeta insanlık geceyi takiben gündüz, gündüzü takiben gece gibi bir “saadet dönemi” bir de “zulüm dönemi” yaşamıştır.
İnsanlık tarihindeki hakkı ve kuvveti üstün tutan medeniyetlerin birbiri arkasına nasıl geldikleri ve bu gece ve gündüz dönemleri özet olarak sizlere aktarılacaktır.
  • Nitekim: Tarihin yazı ile başladığı, ilk yazının da Mezapotomya’da kullanıldığı genellikle kabul edilen bir varsayımdır.
İnsanlık tarihinin 5000 yıllık tarihi dönemine göz attığımız zaman, 5000 yıl önce Mezapotomya’da Nemrutların etkinliği altında “kuvveti üstün tutan” bir medeniyet varken, bir müddet sonra İbrahim Aheyhisselam gelmiş ve onun öncülüğü ile “Hakk’ı Üstün Tutan” medeniyet dönemi yaşanmıştır.
Bu dönem sürerken Mısır’da Firavunların etkinliğinde “Kuvveti üstün tutan” bir medeniyet gelmiş ve bu iki medeniyet tarihteki meşhur Kadeş muharebesi ile birbiriyle çatışmış, ve bu savaşı teknolojik üstünlüğe sahip olan Mısırlılar kazanmıştır. Bu muharebede Mısırlılar savaş arabalarının tahta tekerlerine demir çember geçirdiklerinden ve bir atın çektiği bu hafif arabalara iki süvari binebildiğinden; ancak buna mukabil Mezapotomya harp arabalarının taş tekerlekli ve ağır olması ve bu sebepten dolayı da ancak bir tek süvarinin kullanabilmesinden işte bu teknik üstünlüğü sayesinde muharebeyi kazanmışlar ve yeryüzünde Firavunların etkinliğinde olan ve kuvveti üstün tutan bir medeniyet kurmuşlardır.
  • Bu medeniyet en güçlü noktasına geldiğinde, bu sefer Musa Aleyhisselam öncülüğünde “Hakk’ı üstün tutan” yeni bir medeniyetin temellerini atmıştır.
  • Bunu takiben, bu medeniyet zayıflayınca Davut Aleyhisselam öncülüğünde “Hakk’ı üstün tutan” yeni bir medeniyet dönemi yaşanmıştır. Bu medeniyetlerin zayıflamasından sonra, arkasında Yunanistan’da gelişen “kuvveti üstün tutan” bir medeniyet gelişerek dünyaya hakim olmuşlardır.
Yunan hâkimiyetinin en güçlü olduğu bir dönemde İsa Aleyhisselam gelmiş yeniden “Hakk’ı üstün tutan” bir medeniyet döneminin kapılarını açmıştır.
Bunu takip eden dönemde Roma’da “kuvveti üstün tutan” bir medeniyet gelişmiş, dünyaya hakimiyetini ele almıştır.
  • Romalıların en güçlü olduğu dönemde ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) efendimiz gelmiş yeniden “Hakkı üstün tutan” bir İslam medeniyeti dönemi başlamıştır.
Bu dönem en az bin yıl insanlığa saadet getirmiş, ilimleri kurmuş, hakkı ve adaleti en ileri derecede tesis etmiş ve uygulamış bir dönemdir.
İslam medeniyetinin en etkin, yaygın ve güçlü olduğu bir dönemde yavaş yavaş Batıda kuvveti üstün tutan bir zihniyet gelişmiş ve bu Batı medeniyeti Osmanlıların Viyana kuşatmalarından itibaren yavaş yavaş maddi güç üstünlüğünü elde etmiştir.
İki – üç asırdan beri yeryüzünde kuvveti üstün tutan medeniyet hakim olduğu için insanlık her türlü huzur, barış ve saadetten mahrum edilmektedir.
İşte bu güne böyle gelinmiştir.
20. Asır boyunca ve halihazırda yaşanan facialar ve ızdıraplar bir bakıma yeni bir dönemin doğum sancılarıdır, bu manayı ve mesajı taşımaktadır.
İşte İslam – Batı diyalogu bu bakımdan oldukça önemli ve anlamlıdır.
Ancak bu diyalog sayesinde, “savaş değil, barışın” sağlanması ve insanlığın beklediği, özlediği “Yeni Bir Dünya”nın kurulması mümkün olacaktır.
  • MEDENİYETLER TARİHİNDE PEYGAMBERLERİN AÇTIĞI YENİ ÇIĞIRLAR:
Kendilerine kitap gönderilen Ul’ul’azim peygamberlerden;
1- Hz. İbrahim (A.S) insanlık tarihinde “ilim çağının” önemini ve özelliğini vurgulamış, “İnanılacak şeylerin akla uygun olması gerektiği” dönemini başlatmıştır.
2- Kendisine Tevrat’ın gönderilen Musa (A.S) ise, “herkesin uyacağı temel hukuk kurallarını, yani “Evamiri Aşere”yi getirerek insanlık tarihinde hukuk döneminin örnek alınmasını sağlamıştır.
3- Kendisine Zebur gönderilen Davut (A.S) zamanında, “ülkeler arası ticaret gelişmiş ve ekonomik denge düzeninin temel esasları atılmıştır”
4- Kendisine İncil gönderilen İsa (A.S) zamanında ise “ahlâki olgunlaşma ve insan haklarına uyma” dönemi yaşanmıştır,
5- Kendisine Kur’anı Kerim gönderilen Hz. Muhammed (A.S) ile de insanlık tarihinde “Her şeyin ilim ve içtihatla tanzim edildiği medeniyet dönemi ve Adil Düzen” çığırı açılmıştır.
Nitekim bugün elde bulunan Matta İncil’inde şu açıklama yer almaktadır:
“Havariler, İsa (A.S)’ın aralarından ayrılacağını duyunca üzüntüye kapıldılar.
İsa (A.S) teselli için onlara dedi ki, “ben ayrılıyorum diye üzülmeyin, ben ayrılacağım ki “Her şeyi tanzim edici”nin (Hz. Muhammedin)  gelmesine zemin hazırlansın.”
  • İSLAMIN İNSANLIĞIN SAADETİNE, KÜLTÜRÜNE VE İLMİN GELİŞMESİNE YAPMIŞ OLDUĞU BÜYÜK KATKILAR VE ETKİLERİ
ÖNEMLİ GERÇEKLER:
a)      Yukarıdaki bölümde yaptığımız açıklamalar bugüne gelinceye kadar asırlar boyu insanlığın saadetine; Müslümanlığın ve İslam medeniyetinin yaptığı büyük katkıyı gösterdiği gibi önümüzdeki dönemde de insanlığın saadeti için Müslümanlığın temel özelliklerinden yararlanılmasına ihtiyaç olduğunu da göstermektedir.
b)      Batı medeniyetinin temel özelliklerine dayanarak insanlığın saadete ulaşması maalesef mümkün değildir.
En az üç asırdan beri yaşadığımız olaylar ve bilhassa 20. asır denemesi bu gerçeği açık bir şekilde isbat etmiştir.
c)      Batıda Müslümanlığı tarafsız objektif ve önyargısız inceleyen birçok ilim ve fikir adamları Müslümanlığa hayran kalmışlar. Ve pek çoğu Müslümanlığı seçmiştir.
d)      Hatta Frankfurt ilimler tarihi proföserlerinden PROF. HARTNELL bir ilimler tarihi profesörü olduğu için ve Müslümanlığın ilimlere yaptığı paha biçilmez büyük hizmeti yakınen tanıdığı için kendisiyle uzun süre birlikte çalışan aynı kürsüde Profesörlük yapan Fuat SEZGİN Bey arkadaşımız “PROF. HARTNELL Müslümanlığı her anışında önünü ilikler, büyük bir saygı ile Müslümanlıktan bahseder”, demektedir.
e)      Bu gerçeklere rağmen Batıda bir takım ön yargılı müsteşriklerin propagandaları ile birçok kimse Müslümanlık hakkında gerçek dışı telkinlere kapılmış vaziyettedir.
Ve asırlardan beri Müslümanlığı yanlış tanıtmak için ve hatta şimdi son dönemde olduğu gibi terörizmle bağdaştırmak için yoğun ve yaygın bir çalışma yürütülmektedir.
Fakat “güneş balçıkla sıvanmaz” ne kadar gayret edilirse edilsin gerçekleri değiştirmek mümkün değildir.
f)    Gerçekte bu günkü ilimlerin gerçek sahibi ve kurucuları Müslüman alimlerdir.
Her ne kadar bazı art maksatlı Batılı müsteşrikler, İslamın ilme yaptığı paha biçilmez büyük hizmeti gölgeleyebilmek için bu propagandayı yapmaya çalışsalar da gerçekler karşısında bunlar sönüp gidecektir.
Nitekim; Müsteşrikler derler ki:
“İslamın ilimlere yapmış olduğu hizmet normal bir olaydır. Bugünkü ilimler insanlık tarihinin her devrinde yapılmış olan katkılarla oluşmaktadır. İlimlere Müslümanlardan önce eski Hint, Mısır ve Yunanlılar nasıl önemli katkılarda bulunmuşlarsa, bunları takiben Müslümanlık da miladi 7. asırdan 16. asra kadar ilimlere birçok katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bu devirden sonra ilimlerin öncülüğü Batılılar ele almıştır. Ve bugünkü hale Batılılar tarafından ulaştırılmıştır. Bu sebepten dolayı tarihi normal bir seyir yaşanmıştır. Müslümanlığın ilimlere katkısı bakımından bir fevkaladelik söz konusu olamayacaktır. Oysa bu propaganda gerçekle çelişmektedir.
g)      Tam tersine gerçek şudur:
1-         Bugünkü ilimleri ilim haline getiren Müslümanlardır.
2-         Müslümanların ilme yaptığı katkı bundan önceki dönemlerle ve son asırlardaki gelişmelerle mukayese edildiği zaman dahi çok büyük fevkaladelik ortaya çıkmaktadır.
3-         İlimler sahasında bundan sonrada yeni çığırların açılması için yine Müslümanlığın kaynaklarından yararlanılmasına büyük ihtiyaç vardır.
  • MÜSLÜMANLIĞIN İLİMLERE KATKISINA ÇOK KISA BİR BAKIŞ.
  • Müslümanlığın ilimlere katkısını böyle bir sempozyumda özetleyebilmek mümkün değildir. Sadece bu konu başlıbaşına ele alınsa ve aylarca, yıllarca konuşulsa ancak izah ve istifade edilebilir.
Biz sempozyumun temel konusuyla ilgisi olduğundan dolayı bu sonsuz ummanın sadece bir damlasını belirtmekle yetineceğiz.
Müslümanların ilme katkısı, ilimleri eski Hint, Mısır ve Yunan’dan alıp Batıya intikal ettirmekten ibaret değildir. Tam tersine ilimleri gerçek ilim haline getirmek, Müslümanların hizmetleri ile mümkün olabilmiştir. İşte sadece birkaç misal;
  • ASTRONOMİ:
Asrımız ve önümüzdeki gelecek çağlar; uzay ilimlerinin önemini apaçık bir şekilde göstermektedir. ASTRONOMİ ilmini ilim haline getirenler ise Müslüman bilginlerdir.
Eski Mısırlı astronom Batlamyüs kitaplarında, “güneşin fezada bulunduğu bir noktaya, aynı yere tekrar gelebilmesi için, yani bir senelik bir zamanın geçmesi için, bizim bugünkü tabirimizle arzın kendi etrafında 260 defa dönmesi lazımdır” demiştir. Yani bir seneyi 260 gün zannetmiştir. Astronomi ilminin kurucusu büyük İslam alimi El-Battani ise; Batlamyus’un yanıldığını ve bir senenin 260 gün değil; 365 gün, 5 saat, 46 dakika, 22 saniye olduğunu belirtmiştir.
Bugün en hassas ölçü aletleri ve bilgisayarlarla yapılan tespit ve hesaplamalar sonucunda elde edilen sonuçlarla El-Battani’nin tespit ettiği sonuç arasında sadece 2 dakika, 24 saniye kadar bir fark görülmektedir.
Kaldı ki, hatta El-Battani’den bugüne kadar geçen 1000 yıllık esnada 1 senenin süresinde bu kadarlık bir değişiklik vaki olmuş olabilir. Şimdi bu gerçek karşısında Müslümanlık ilimleri eski Mısır’dan aldı denebilir mi?
  • TRİGONOMETRİ:
  • Eski Mısırlılar Akdeniz’in genişliğini bugünkü mesafenin yirmide biri kadar zannetmişlerdi. Halife Me’mun zamanında İslam alimleri Akdeniz’in genişliğini Mersin’den İskenderiye’ye kadar olan mesafeyi ölçmüşler ve bugünkü bildiğimiz genişliği daha o zaman tespit etmişlerdir.
  • Bu genişliği ölçebilmek için trigonometri ilmini kurmuş ve geliştirmişlerdir.
Bugün trigonometrideki sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant mefhumlarını icat etmişlerdir.
Batılılar ise bunun ne olduğuna asırlar boyu anlayamamışlar, Arapçada kullanılan ceyp ve taceyp tabirlerini lugata bakarak sinüs ve cosinis olarak tercüme etmişlerdir.
  • Yine halife Me’mun zamanında arz daireleri arasındaki mesafenin 111.000 Km. olduğu tespit edilmiştir.
  • Büyük Müslüman alim Horasanlı Giyaseddin Cemşid Risaletül Muhittiyye adlı kitabında 1º  sinüsünü ilk defa hesaplamış ve bunun sinüs 1º = 0.017 452 404 437 238 571
Olduğunu, yani virgülden sonra 18 hane hassasiyetle tespit etmiştir.
Bugün elektronik makinalarla yapılan hesaplamalar aynı rakamları vermektedir.
  • Gıyaseddin Cemşid bununla da kalmamış, trigonometri cetvellerini aynı hassasiyetle tespit etmiştir.
  • Yine Gıyaseddin Cemşid Matematiğin önemli sayılarından olan Pi sayısı için şu rakamları vermektedir:
p = 3.141 592 635 589 743 olmak üzere virgülden sonra 18 haneyi hassasiyetiyle belirtmiştir.
  • MATEMATİK:
Müslümanlar bugün gördüğümüz ve bildiğimiz matematiğin temel esaslarını bulmuşlardır.
  • Müslümanlıktan önce Hint ve Mısır’da alfabe harfinden başka sayı işareti bilmiyorlardı.
Sayı dünyaları alfabenin harfleri kadardı ve 60’da son bulmaktaydı.
  • Müslümanlar sayı dünyasını sonsuza çıkarmayı başardı. Çünkü “Aşari” (ondalık)  sistemini kurarak, 10 işaret ile sonsuz sayıyı ifade etmek imkânını insanlığa kazandırmışlardı.
  • Toplama, çıkartma, bölme, çarpmayı insanlığa öğreten Müslümanlardı. Eski Yunanlılar bu işlemleri rakamlarla değil, çubukları yontarak ucuca eklemek suretiyle yapıyorlardı.
  • El Cabir baştan sona kadar cebir ilmini kuran insandı. 1, 2 ve 3. dereceden denklemlerin çözümlerini gösterdi. Karekök ve küpkök almayı gösterdi.
  • “Sıfır” mefhumunu Müslümanlar insanlığa tanıttılar.
  • Cebirin en yüksek kısımlarını gösteren limit hesaplarını insanlığa tanıttılar.
  • El Harezmi insanlığa Logaritmayı tanıttı.
Müslümanlar sadece matematik ilmini kurmakla kalmamışlar. FİZİK, KİMYA, TARİH, COĞRAFYA ilimlerini de kurmuşlardır.
  • FİZİK:
Batılılar fizikteki kırılma kanununu, eski yunanlı Oklit’in bulduğunu propaganda ederler.
  • Hâlbuki büyük İslam alimi İbn Heysem ilk defa maddenin atom ve moleküllerden yapıldığını,
  • Bu atom ve moleküllere istinaden kırılma kanunlarını bulup getiren insandır.
  • Oklit’e göre;
“Işık prizmanın bir tarafından öbür tarafına geçerken hızı kesilir ve bu kesilmiş olan hız ışığın sapma açıları ile orantılıdır” demiştir. Hâlbuki İbn Heysem Oklit’in yanlış düşündüğünü, “hızların oranının açılarla değil, sapma açılarının sinüsleri ile orantılı olduğunu belirtmiş” ve bu kanunları molekül nazeriyesi ile hesaplayarak ortaya koymuştur.
  • KİMYA:
Kimya ilminin kurucuları Müslüman alimlerdir.
  • Cabir b. Hayyan 2.Hicri asırda yaşamıştır. Atom nazariyesini ortaya koymuştur.
  • Lavoisier prensibini, Geylüsak prensibini ve Newton prensibini Batılılardan on asır evvel Hicri 2., miladi 8. asırda kitaplarında belirtmiştir.
  • Cabir B. Hayyan bütün ilim tarihinde ilk defa laboratuar kuran ilim adamıdır.
  • İlk defa müşahede ve deney metodunu ilme getiren insandır.
  • TARİH:
Tarih ilmini eskilere ait hikâye olmaktan çıkarıp insanların ve milletlerin yaşayışlarını sebepleriyle ve neticeleriyle inceleyen, bunların tahlilini yapan bir ilim haline İbn Haldun getirmiştir.
  • COĞRAFYA:
  • Coğrafya’nın kurucuları da İslam alimleridir. İl defa dünya coğrafya haritasını çizen,
  • Hatta Amerika’yı ilk keşfeden İslam alimleridir.
  • GENEL OLARAK:
  • Avrupa ilimlerin pek çoğunu Endülüs İslam medeniyetinden aldılar.
Bugün Avrupa’nın kullandığı rakam işaretleri; Endülüslü Müslümanların, yani mağribi Müslümanların işaretidir.
  • Avrupalılar Haçlı seferini yaptıklarında ilimleri Müslümanlardan öğrendiler ve kendi lisanlarına tercüme etmeye başladılar.
  • Fransızlar muhtelif seferler yapıp, İspanya’da bir takım İslam şehirlerini zaptettikleri vakit bu şehirlerdeki İslam alimlerinin çalışmalarının ne olduğuna akıllarının ermesi şöyle dursun, bu kitapları toplattılar ve yaktılar.
  • Yalnız Kurtuba şehrinin meydanlarında 30 bin adet kitap yaktılar.
  • Batılılar, İslam alimlerinin kurdukları rasathanelerin ne olduklarını uzun süre anlayamamışlardır. Bunları anladıkları vakit Müslümanlara büyük hayranlık duymuşlardır.
  • Daha 2 asır önce Paris’teki Sorbon üniversitesindeki ders veren profesörler kürsüye Müslüman hocaların kıyafetiyle, sırtlarında cübbe, başlarında sarıkla çıkmışlardır.
  • Hülagu Bağdat’ı fethettiği zaman Bağdat kütüphanesindeki kitaplar Dicle ve Fırat üzerine atıldığında, zaman kitapların akışının bir hafta sürdüğü anlatılır.
  • Batılılar sadece ilimleri değil temizliği de Müslümanlardan öğrenip almıştır.
  • Nitekim, Almanya Düsseldorf’daki iktisat müzesinde, banyonun tarihçesi anlatılan bir odada kısaca temsil edilmiştir. Bu odanın duvarında asılı olan levhada: “GOETHE bir gün banyo yaparken gözü takvime ilişti ve baktı ki daha önceki enson yıkanışı tam bir sene önceymiş” yazılıdır.
  • Fransa’daki Versay sarayında bile tuvalet yoktu. Bugünkü tuvaletler sonradan yapılmıştır ve bahçeye atılan pislik kokularının geçmesi için yabancı ülke elçileri ancak öğleden sonra kabul edilmek mecburiyetinde kalınırdı.
  • 1951 yılında Almanya’da birlikte çalıştığımız profesörlerle bu konuları sohbet ederken şunu söylemiştim:
“Eğer Müslümanlar sizden patent hakkı isteseler, her rakam kullanışta ve her toplama, çıkartma, yapmakta bir para ödeseniz dahi, her yıl 10 tane Berlin’i, Londra’yı, Newyork’u verseniz Müslümanların hakkını ödeyemezsiniz. Böbürlenmeniz boşunadır”
“EĞER MÜSLÜMANLAR SİZDEN HAKLARINI İSTESE ÜZERİNİZDE ELBİSENİZ DAHİ KALMAYACAKTIR”
  • İLİMLERDE YENİ ÇIĞIRLARIN AÇILMASI İÇİN MÜSLÜMAN-LIĞIN KAYNAKLARINDAN MUTLAKA YARARLANMAK KAÇINILMAZDIR
Bir Batılı alim şu tespiti yapmaktadır.
“İlimler panosunun ana çizgilerini Müslümanlar çizmişlerdir. Batılıların yaptıkları, sadece onların çizgilerinin arasını boyamaktan ibaret kalmıştır”
SONUÇ:
Bu açıkladığımız gerçekler bugün bazı Batılı çevrelerde, bilgisizlikten dolayı, Müslümanlık hakkında ileri sürülen iddia ve saplantıların, ne kadar yanlış olduğunu, insanlık adına içler acısı bir mana taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Ve özellikle Müslümanlığı terörizmle ilişkili imiş gibi göstermek en büyük cehalet ve iftiradır.
İnsanlığın saadeti, medeniyetin ve ilimlerin gelişmesi, İslam medeniyetinden yararlanmayı gerekli ve mecburi kılmaktadır.
Bu gerçeği 20. asır açık bir şekilde ispatlamıştır.
  • 21. ASRIN BAŞINDA, 20. ASIRDAN ALINACAK DERSLER
16. asırdan sonra maddi gücün Batı eline geçmesini takiben, Batı medeniyetinin temel özelliklerinin etkisinden dolayı, insanlık bir türlü saadet bulamadı. Ve 20. asırda olmaması gereken menfi aksiyonlarla insanlık çok ızdırap çekti, büyük felaketler yaşadı.
Bu aksiyonlar özet olarak şunlardır. Ve bunlardan alınması lazım gelen dersler ise şunlardır:
1-         SAADET İÇİN”MATERYALİZM DEĞİL MANEVİYATÇILIK” ESAS ALINMALIDIR
20. Asırda diktatörler dönemi yaşandı. Bu dönemin insanlığa ne büyük harpler ve facialar getirdiği açıkça görüldü.
Buradan alınacak ders şudur.
Diktatörlerin yaptıkları baskıların temelinde materyalizm ve Darwinizm felsefesi yatmaktadır. Darwinizme göre, “Kuvvetli olanın zayıf olanı yok etmesi doğanın bir gereğidir. Tekamül için ortada bir düşmanın olması ve bu düşmanla devamlı savaşılması hayatın kanunudur”
Bu düşüncelerin nasıl bir felaket getirdiği biliniyor. Bugün Rusya’da bile insanlar artık akın akın kiliselere gidiyor.
Bundan dolayı 20. Asırdan alınacak en önemli ders: “MATERYALİZM ZULÜM, MANEVİYATÇILIK HUZUR DOĞURUYOR”
Diğer ifade ile;
“SAVAŞ DEĞİL BARIŞ” gerekiyor.
2-         SAADET İÇİN “ÇATIŞMA DEĞİL, DİYALOG” ESAS ALINMALIDIR.
Birinci dünya harbinin hedefi Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak, parçalamak, Müslümanları silip atmaktı. Batılılar İslam ülkelerini işgal etmiş, ama halkını yok etmeyi başaramamıştı.
Dünya harbinden sonra Müslüman ülkeler tekrar bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı. Bu defa başka yöntemlerle bu ülkeleri sömürmek için planlar hazırlanmıştı.
Asrın geride kalan son on yılından bugüne kadar, bu defa İslam düşman olarak gösterilmeye çalışılmış, bu gaye ile savaşlar ve katliamlar yapılmıştı.
Ama görüldü ki bu saldırılar, katliamları yapanlara dahi saadet ve huzur sağlamamıştı.
20. Asrın bu olaylarından alınması lazım gelen diğer önemli bir ders: “ÇATIŞMA DEĞİL, DİYALOG” lazımdı.
Saadet ve barış için “düşmanlık değil, diyalog; samimi işbirliği ve dayanışma, barış içinde bir arada yaşayan çok kültürlü bir dünyanın esas alınması gerektiği” bir kez daha ortaya çıkmıştı.
3-         TOPLULUKLARIN SAADETİ İÇİN, “ÇİFTE STANDART DEĞİL, ADALET” ESAS ALINMALIDIR.
Batı 20. Asrın 2. yarısında “baskı yerine, özgürlük ve insan haklarını” esas alacağını açıklamıştı. Ancak bu asrın sonunda “insan hakları ve özgürlükler olsun ama, sadece bizim için olsun, Müslümanlar için olmasın demeye başladı”
Özellikle Müslüman ülkelere karşı halkı Müslüman olduğundan dolayı tavırlar alındı.
Müslümanlığın temeli barış ve şefkat olduğu halde, Müslümanlık hatta terörizmle eş değer tutulmaya çalışıldı.
Öyle ki “organize suç mefhumu” bu yüzden ortaya atılarak Müslümanlar potansiyel teh olarak görülmeye başlandı Batı: “Onlara insan hakları verilmesin” diyecek kadar şaşkınlaştı.
Bir takım Müslüman ülkelere çifte standart uygulamaya başladılar. Ambargolar koydular. Müslüman ülkelerdeki masum halk zulümlere uğradı.
Bu, çifte standarta ne yazık ki Birleşmiş Milletler’de alet olarak kullanıldı.
Bu tutum toplumlar arasında mutluluk yerine gerginlik, çatışma ve düşmanlık duygularının doğmasına yol açtı. Fayda değil zarar getirdi.
Bu gerçekten alınacak ders:
“İNSAN HAKLARI YALNIZ BİZE DEĞİL HERKESE LAZIMDIR”
Yani; “ÇİFTE STANDART DEĞİL, ADALET OLMALIDIR”
4-         İNSANLARIN MUTLULUĞU İÇİN ÜSTÜNLÜK “TEKEBBÜR DEĞİL EŞİTLİK” ESAS ALINMALIDIR.
20. asır boyunca bazı gelişmiş ülkeler sahip oldukları maddi güce güvenerek, diğer ülkelere hep yukarıdan bakmıştır.
Hâlbuki 20. Asrın mesela son 20 yılında Uzakdoğu ülkelerindeki büyük kalkınma, maddi gücün ne kadar kolay değiştirilebileceğinin açık kanıtıdır.
Yapılan incelemeler 21. Asırda dünyanın ekonomik faaliyetlerinin ağırlık merkezinin artık Avrupa ve Amerika’dan Uzakdoğu’ya ve Asya’ya doğru kayacağını göstermektedir.
Bütün bu gelişmeler, saadet için, ülkeler arasındaki münasebetlerde artık
“TEKEBBÜR VE ÜSTÜNLÜK İDDİALARININ DEĞİL EŞİTLİĞİN”, Esas alınması gerektiğini göstermiştir.
5-         İNSANLARIN SAADETİ İÇİN “SÖMÜRÜ DEĞİL İŞBİRLİĞİ” ESAS ALINMALIDIR.
20. Asır boyunca bazı batılı zengin ülkeler gelişmekte olan ülkelere ağır faizlerle borç vermeyi, onların zenginliklerini “Elimde fırsat varken niçin ezmeyeceğim?” düşüncesi ile sömürmeyi esas almışlardır.
2. Dünya harbinin sebeplerinden birinin de, Hitlerin “Almanya’ya ya sömürgelerin verilmesi gerektiği” iddiası ve ihtirasıdır.
Bu davranışların hepsi de yanlıştır. Çünkü:
“Saadet hep beraber olur. Komşusu açken kendisi tok yatan mutlu olamaz”
Yapılan araştırmalar bu yanlış politikalar değiştirilmediği takdirde, 21. Asırda nüfus patlamasının yaşanabileceğini; fakir Afrika halkından meydana gelecek milyonlarca insanın, eski tarihi devirlerde olduğu gibi yığınlar halinde gelerek Avrupa’yı işgal edeceği şartlarını doğabileceğini söylemektedir.
Bütün bu sebepler 20. asırdan alınacak diğer bir dersin: “SÖMÜRÜ DEĞİL, İŞBİRLİĞİ” dersi olması gerektiğini göstermektedir.
6-         TOPLUMLARIN SAADETİ İÇİN “BASKI VE FAŞİZMİN DEĞİL, “İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLER”İNİN ESAS ALINMASI GEREKMEKTEDİR.
20. Asırdan alınması lazım gelen en önemli bir ders te budur.
C- TEDAVİ VE ÇÖZÜM ÇARELERİ: İSLAM – BATI DİYALOGUNUN SAĞLANMASI VE ÖZLENEN DÜNYANIN KURULMASI İÇİN ATILAN ADIMLAR VE ASIL BAŞLATILMASI LAZIM GELEN GİRİŞİMLER
a-          ATILAN ADIMLAR: D-8 HAMLESİ:
D-8’lerin bayrağını üzerinde sembol olarak 6 tane yıldız yer almaktadır.
D-8 ler bayrağındaki 6 tane yıldızın manası:
* Savaş değil, barış
* Çatışma değil, diyalog
* Çifte standart değil, Adalet
* Tekebbür değil Eşitlik
* Sömürü değil işbirliği
* Baskı ve faşizm değil, İnsan Hakları ve Özgürlük’tür.
  • Yukarıdaki açıklamalardan görüldüğü gibi D-8 hamlesi 20. asırda yaşanan zulüm ve acılardan sonra alınması lazım gelen, dersler dikkate alınarak 21. Asra intikal eden çok önemli bir olaydır.
  • Batı zihniyeti bu kuvvete ve sömürüye dayanan sistemini  G-7 vasıtasıyla yürütmeye çalışmaktadır.
G-7’ler batı zihniyetine dayanılarak kurulmuş batıl ve zalim anlayışlı bir yapıdır. Gelişmiş ülkeler bu zihniyeti yürütmek için G-7’ler vasıtasıyla aralarında dayanışmaktadır. Ve geri kalmış ülkelere birçok haksızlıklar yapılmaktadır.
Geri kalmış ülkelerin “Gelin üzerinde birlikte yaşadığımız bu dünya için elbirliği ile yeni bir dünya düzeni kuralım” tekliflerini, onları kuvvetsiz gördükleri için, hesaba katmamaktadır.
  • İşte bu sebepten dolayı insanlığın saadeti için yeni bir dünyanın kurulabilmesinin adımının atılması bakımından gelişmekte olan ülkelerin bir etkinlik kazanabilmeleri gayesi ile D-8 kurulmuş bulunmaktadır.
  • G-7 yeryüzündeki 180 ülke içerisinde 30 tanesinin kapsadığı, yeryüzündeki 6 milyar nüfusun takriben 1 milyarlık bölümünü temsil eden bir yapıdır. D-8 ler ise buna mukabil bütün kalkınmakta olan ülkeleri bir işbirliği çatısı altında toplamak üzere, en az 150 ülkeyi ve 5 milyar nüfusu temsil etmek üzere yapılmış bir hamledir.
  • Bunun her biri nüfusu 60 milyondan daha fazla olan 8 Müslüman ülke tarafından kurulmuş olmasının önemi ve anlamı büyüktür.
İŞBİRLİĞİ YOLUNDA DAHA DİNAMİK HAREKET EDEBİLMEK İÇİN, BAŞLANGIÇ BÖYLE YAPILMIŞTIR VE KURULUŞ STATÜSÜNDE BÜTÜN MÜSLÜMAN ÜLKELERİN D-8 LERİN TABİİ ÜYESİ OLDUKLARI VE HER ÇALIŞMASINA KATILABİLECEKLERİ ESAS ALINMIŞTIR.
Bu tercih, daha başlangıçta 150 ülke ile birlikte çalışmanın doğurabileceği zorluklardan dolayı böyle yapılmıştır.
  • D-8’ler görülen nüfusu 60 milyondan yüksek ve toplam nüfusu 800 milyonu aşan 8 Müslüman ülke ile kurulmuştur.
  • Kuruluş anlaşması 15 Haziran 1997’de bizim Türkiye’deki 54. Hükümetimiz zamanında İstanbul Çırağan sarayında 8 Devlet Başkanının imzalama töreni ile yürürlüğe konulmuştur.
  • D-8’ler daha henüz kurulurken 1 yıl hazırlık döneminde dahi çok önemli işbirliği projeleri oluşturulmuştur. Bu konuda fikir sahibi olmak isteyenlerin Türkçe ve İngilizcesi mevcut D-8 kitabından yararlanabilme imkanı mevcuttur.
  • “İKİNCİ YALTA KONFERANSI” : D-8 VE G-7’LER YUVARLAK MASA TOPLANTISI:
  • Şayet 54. Hükümetimiz bir yıl daha devam etseydi Haziran 1998’de D-8 ve G-7’lerle yuvarlak masa toplantısı yapılacaktı. Bu hususta batılı ülkelerin hükümet başkanları ile yapılan hazırlık çalışmaları ile gerekli mutabakatlar sağlanmıştı.
  • Biz, D-8 ve G-7 yuvarlak masa toplantısını, “2. YALTA KONFERANSI” tabiri ile tarif etmeye çalışmışız. Çünkü 2. cihan harbinin arkasından yapılan 1. Yalta toplantısı yeni bir dünya düzeni kurmak için “Harbin galipleri arasında” yapılmıştır. Yeni dünya düzeni  “Hakkı değil, kuvveti üstün tutan” bir temele dayandırılmıştır. Mesela Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri galip devletlerden teşekkül ettirilmiştir.
Bu Siyonist ve emperyalist zihniyet yüzündendir ki istenen barış ve mutluluğa erişilememiştir.
Şimdi dünya yeni bir dönem noktasındadır. 2. Yalta konferansı, artık D-8’lerin bayrağındaki 6 temel prensibi esas alarak toplanmak zorundadır.
Çünkü insanlığın mutluluğu ve kalıcı barış içinde yeni bir dünyanın kuruluşu bu prensiplere bağlıdır.
Bütün bu açıklamalarımız insanlığın bugünkü bulunduğu noktada ÖZLENEN BİR DÜNYA İÇİN, İSLAM VE BATI DİYALOGUNUN ÖNEMİNİ VE ZORUN-LULUĞUNU ORTAYA KOYMAKTADIR.
Görülüyor ki beklenen ve özlenen yeni bir dünyanın kurulması artık son derece kaçınılmaz bir zorunluluk ve sorumluluk halini almıştır.
Şu anda batı medeniyetinin takındığı tavır ve gidişatla bu ihtiyacın karşılanması imkânsızdır. Çünkü batı medeniyeti temsilcileri hala “SAVAŞ, ÇATIŞMA, ÇİFTE STANDART, TEKEBBÜR, SÖMÜRÜ VE BASKI” zihniyetlerini de yürümek amacındadır. Bunların yerine D-8 bayrağındaki 6 prensibin esas alınması şarttır.
TARİHİ TEKLİF: ATILMASI LAZIM GELEN ÇOK ÖNEMLİ ADIMLAR
Görüldüğü gibi yeni bir dünyanın kurulması için çok köklü ve gayretli çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır. Şimdi önemli olan diyalog yoluyla medeniyetler arası uzlaşma ve işbirliğinin sağlanmasıdır.
Bugünkü şartlar altında ve bu anda bunu gerçekleştirmek için ne yapılmalıdır?
Bu konferansın tertip heyeti üyeleri bendenizden bu sempozyumda “İSLAM BATI İLİŞKİSİ VE GELECEĞİ” konusunda bir konuşma yapmamı istediler.
Şimdi bu talebi karşılamak üzere görüşümü ve teklifimi arz ediyorum.
1-      İnsanlığın bugün bulunduğu noktada beklenen ve özlenen yeni bir dünyanın kurulabilmesi için hiç şüphesiz ki her iyi niyetli insan ve ülke, elinden gelen gayreti harcamaktadır.
2-      Bir yandan siyasi sahada bu hususta elden gelen gayretler gösterilirken, diğer yandan fikri ve ilmi sahada çalışma yapılmasına çok büyük ihtiyaç vardır.
3- Çünkü siyasi sahadaki çalışmalar çeşitli güçlükler ortaya koymaktadır. Mesela İslam medeniyetini hangi ülkeler veya kuruluş temsil edecektir.?
Bunun herkes tarafından kabul edilebilir şekilde tespit ve tayini, özünde büyük güçlükler taşımaktadır.
4-      Bunun yerine fikir ve aksiyon adamlarından müteşekkil ilmi ve fikri bir teşebbüsün inisiyatif kullanması lazımdır.
Bu yolda faydalı olabilmek için, İslam alemi içinde manevi bakımdan özel bir yeri olan Suudi Arabistan’da bu teşebbüsleri takip etmek üzere bir “diyalog organizasyonu” kurulması oldukça yararlıdır.
5-       Bu organizasyon Müslüman ülkelerin seçilmiş fikir ve aksiyon adamlarını içinde toplar, İslam ülkeleri adına diğer ülkelerle temas edecek temsili bir heyet kurar ve bir yandan ilim ve fikir adamları vasıtasıyla “yeni bir dünya düzeni”nin temel esaslarının neler olması gerektiğinin araştırmaları yürütülür, -ki bu hususta Papalık tarafından Rabıtaya yapılan işbirliği teklifini, ilmi ve insani ölçüler ve hedefler doğrultusunda, Siyonist emperyalist tuzaklara kapılmadan değerlendirmek imkânı vardır- diğer yandan çeşitli ülkelerle yapılacak olan temasların; program, plan ve ön hazırlıkları yapılır ve takibe alınır. Böylece ülkeler arası diyalogun başlaması, zemini ve gelişmesinin sağlanmasına çalışılır.
Diyalog Enstitüsü’nün Genel Kurulu:
1.5 milyarlık İslam Alemi’nin, tanınmış ilim, fikir ve aksiyon adamlarından teşekkül eden, bir kurul olup, bu kurul manen 1,5 milyarlık İslam Alemi’nin halk topluluklarını temsil eden, onurlu ve şuurlu diyalogun önemini kavramış ve benimsemiş olan kimselerden teşekkül eden bir kuruldur. Yılda en az bir defa toplanır. Belli bir görev süresi için seçtiği yürütme kurulunun yıllık raporlarını müzakere eder ve tavsiyelerde bulunur.
Bu kurulda görev yapacak kimselerin çok iyi bir şekilde seçilmiş olmasının bütün çalışmaların başarışı açısından önemi açıktır.
YÜRÜTME KURULU:
Genel Kurul tarafından seçilmiş sınırlı sayıda üyeye sahip bir kuruldur. Takriben 3 ayda bir toplanır, Enstitünün çalışmalarını yönlendirir ve takip eder.
YÜKSEK İSTİŞARE KURULU:
İslam Alemi’nin fikir ve tavsiyelerinden istifade edilecek seçkin kimselerinden teşekkül eden bir kuruldur.
Bu da takriben 3 ayda bir toplanır. Ve ayrıca gerektiği zaman toplanır. Enstitünün çalışmaları hakkında yönlendirici tavsiyelerde bulunurlar.
Çalışmaları takip ederler. Bunların verimli olması için gereken kararları ve tedbirleri alırlar.
GENEL MÜDÜR VEYA GENEL SEKRETER:
Enstitünün başında devamlı mesai yürütür. Yürütme Kurulu veya Yüksek İstişare Kurulu kararları doğrultusunda çalışmaları fiilen yürütür.
MÜDÜRLER KURULU:
Genel Müdürle beraber 5 ana bölümün başkanlarından teşekkül eder. Bölümler arasındaki işbirliği ve bütün çalışmaların yürütülmesi bu kurul vasıtasıyla takip edilir.
Bu kurul, takriben haftada bir toplanarak çalışmaları koordine eder ve yürütür.
Enstitünün ana faaliyetleri şu 5 bölüm tarafından yürütülür.
Her bir bölümün başkanı, özel istişare kurulu, sekreteri ve ihtiyaca yetecek kadarda personeli vardır.
Bu bölümler İslam aleminin mevcut kuruluş ve imkânlarıyla işbirliği içinde çalışırlar.
1- Stratejik Araştırma ve Planlama Bölümü:
Bu bölüm, Enstitünün bütün faaliyet alanlarında nasıl çalışılması gerektiğini araştıran ve planlayan bölüm olmaktadır. İslam Alemi’nin tanınmış uzmanlarından yararlanır. Çalışmaların verimli olması için her türlü araştırma ve planlamayı yapacaktır.
2- Yeni Dünya Düzeni Temel Esasları ve İnsan Hakları Bölümü:
Bütün bu çalışmalardan ana gaye, yeni bir dünyanın; barış ve huzur içersinde yaşanılan ve bütün insanlara saadet sunan bir dünya olmasını temin etmektir.
Bunun için “Kaba kuvveti değil, Hakkı üstün tutan” yeni bir dünyanın temel esasları hangileridir? Bu dünyada insan hakları nelerdir. Ve insan haklarına aykırı davranışlar nasıl önlenecektir? konuları, ana gaye bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu konuların seçkin uzmanlar tarafından sürekli araştırılması, çeşitli etkinliklerle devamlı olgunlaştırılması gerekmektedir.
Böylece diğer medeniyet temsilcileri ve batı ile diyaloga oturulduğu zaman Hakka dayalı dünya düzeni olarak, elbirliği ve işbirliği ile nasıl bir düzen gerçekleştirileceği konusu aydınlığa kavuşturulmuş olacaktır.
3- Diyalog Heyetleri ve Diyalog Toplantıları Düzenleme Bölümü:
Bu bölümde çeşitli konularda İslam Alemi’ni temsil edecek yetkin ve etkin şahsiyetlerden oluşan “diyalog heyetlerinin” görev yapmaları düzenlenmiştir. Bunlar özel ve gizli değil, samimi ve seviyeli girişimlerdir.
İslam Alemi ile bilhassa ezilen ve sömürülen diğer dünya merkezleri arasında yapılacak olan diyalog toplantıları bu bölümde planlanacak, düzenlenecek, hazırlıkları tamamlandıktan sonra gerçekleştirilecektir.
4- Batıyı İzleme Ve İslam Aleyhine Maksatlı Propagandaların Önlenmesi Bölümü:
Bu bölüm İslam Aleminde mevcut çeşitli kuruluşlarla işbirliği yaparacak Batı ve diğer Dünya bölgelerinde; Müslümanlık aleyhine yapılan propaganda ve faaliyetleri izleyecek ve bunların düzeltilmesi için ilgili ülkeler nezdinde girişimlerde bulunacaktır.
Köln Üniversitesi İslami Araştırmalar Enstitüsü Direktörü rahmetli Prof. Falaturi birçok Batılı ilim adamları ile beraber Almanya’da, bilhassa okul kitaplarında ve resmi devlet yayınlarında İslam dini ve toplulukları aleyhine yapılan gerçekdışı faaliyetleri kitaplar halinde ortaya koymuşlardır.
Bu gibi çalışmaların genişletilmesi bir vecibedir öncelik ve önem taşımaktadır. Çünkü birçok Batılı yönetici kendi ülkelerinde yapılan ve masonik mahfillerce tezgâhlanan maksatlı İslam aleyhtarlığı faaliyetlerinden maalesef habersiz bulunmaktadır.
5- Lobi Faaliyetleri Bölümü:
Birçok Batı ülkesi maksatlı menfi propagandalar yüzünden medya, üniversite ve siyaset sahasında İslam alemi ile diyalogu lüzumsuz gören fikir cereyanlarının etkisi altındadır.
Yukarıda belirtildiği gibi Batı kendini de tanımıyor, İslam Alemini de tanımıyor. Dünya barışı için İslam-Batı Diyalogunun önemine müdrik bulunmuyor. Bu mevcut yapının düzeltilebilmesi için bütün bu ülkelerde, medya, üniversite ve siyaset mensuplarından mümkün olduğu kadar geniş bir kütleyi müspet bir lobi faaliyetine sevk etmek çok büyük önem taşımaktadır.
Halen çeşitli Müslüman ülkeler veya bu ülkelerdeki kuruluşlar tarafından yürütülen münferit ve mevzii lobi çalışmaları son derece yetersiz kalmaktadır.
Diyalog Enstitüsü’nün bu bölümü tarafından Müslüman ülkeler ve o ülkedeki kuruluşlar tarafından yani bu lobi faaliyetlerinin takibi, koordinasyonu ve geliştirilmesi çok büyük önem taşımaktadır.
İşte lobi faaliyetleri bölümü bu hizmetleri yürütecek şekilde çalışması için tasarlanmıştır.
Bu ana yapıya sahip olmak üzere kurulacak olan Diyalog Enstitüsü bütün bu faaliyetleri yürütmek sureti ile, netice olarak belirtilen merkezlerle barış ve işbirliği diyalogları sağlayacak, bütün bunların sonucu olarak gelişmiş ülkelerle, gelişmekte olan ülkelerin bir yuvarlak masa etrafında toplanarak yani diğer bir ifade ile D-8’lerle G-7’lerin “ikinci Yalta Konferansı”nı yaparak yeni bir dünyanın;
1- Savaş değil, barış ve emniyet
2- Çatışma değil, diyalog ve hürmet
3- Çifte standart değil, adalet ve insaniyet
4- Üstünlük değil, eşitlik ve haysiyet
5- Sömürü değil, işbirliği ve bereket
6- Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, demokrasi ve hürriyet
Prensiplerini esas almak üzere “Kuvveti Değil, Hakkı Üstün Tutan” mutlu bir medeniyetin olması için çalışılacak ve hayırda yarış başlayacaktır.
Bu konuda Müslüman ülkeler temsilcileri ile mesela Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler arasında diyalog ve işbirliği çalışmaları hızlandırılacağı gibi, elbette büyük bir özen ve ihtimamla ABD ve Avrupa Birliği ile yapılacak olan diyalog çalışmalarıyla, onların da siyonizmin ve emperyalizmin kıskacından, ruhi ve ahlaki bunalımdan kurtulmaları hedefimiz olmalıdır.
“Tevfik Allah’tandır.”
Konuşmamın sonunda bir kere daha bu sempozyumu tertip eden Kral Abdülaziz Halk Kütüphanesi Üst Yönetim Kurulu Başkanı Veliaht Abdullah bin Abdülaziz Beyi, Yönetim Kurulu üyelerini ve bu toplantıya teşrif edip kıymetli fikirleri ile bizleri aydınlatanları ve sempozyuma iştirak edenleri en içten samimi duygularımla tebrik ediyorum, kendilerine teşekkür ediyorum ve sempozyumun İslam Alemi ve bütün insanlık için saadete vesile olmasını ve beklenen özlenen yeni bir dünyanın kuruluşuna önemli bir katkıda bulunmasını dileyerek hepinizi Allah’a emanet ediyorum.
Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatühu.
Nail KIZILKAN
Reklamlar

Hakkında saklibelgeler
turk ve dunya tarihinin yanlışları doğru olarak gösterdikleri birçok olayın hakiki yüzü.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: