Şehid Seyyid Abbas Musavi Kimdir?

Şehid Seyyid Abbas Musavi Kimdir?
1952 yılında Lübnan’ın Bekaa vadisinin Nebi Şayt beldesinde dünyaya gelmiştir. Irak’ın Necef kentinde 8 yıl medreselerde eğitim görmüştür. İmam Humeyni(ra)’nin fikir ve söylemlerinden derinden etkilenmiştir. 1978 yılında Irak’tan Lübnan’a geri dönmüştür. 1982 yılında Şeyh Subhi el-Tufeyli ile birlikte Hizbullah’ın kuruluşuna öncülük etmiştir.

1983-1985 yılları arasında Hizbullah’ın Özel Güvenli Birimi’nin liderliğini yapmıştır. Özel Güvenlik Birimi olduğu yıllarda Hizbullah bir çok gizli operasyonu başarıyla sonlandırmıştır.
1985-1988 yılları arasında ise Hizbullah’ın askeri kuvvetleri komutanlığını yapmıştır.
Mayıs 1991′de Hizbullah’ın genel sekreterliğine seçilmiştir.
16 Şubat 1992 günü siyonist rejime ait Apaçi helikopterleri ile şehid edilmiştir. Hanımı ve bir çocuğu da kendisi ile beraber şehid olmuştur.
abbasmusavi-1abbasmusavi-10abbasmusavi-11

Dünyanın Değişimi Ve Erbakan Devrimi`nden


29 Ekim 1926 yılında Sinop’ta doğdu. Babası Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgesinde uzun zaman hüküm sürmüş bulunan, Selçuklu soyu Kozanoğullarından, Mehmet Sabri Erbakan’dır.
Ağır caza reisi olan babasının görev yerlerinin değişmesi nedeniyle, çocukluğu çeşitli yerlerde geçen ERBAKAN’ın Annesi de, Sinop’un tanınmış ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’dır.
Erbakan hocanın ağabeyleri Nizamettin Erbakan cilt ve deri hastalıkları profesörü, Selahattin Erbakan, göz hastalıkları profesörüdür.
Küçük kardeşleri Kemalettin Bey, diş doktoru, Atifet Hanım eczacı, Rahmetli Akgün Erbakan ise mühendislik eğitimi almış ama ticarete atılmıştır.

Necmettin ERBAKAN ilkokula, Kayseri Cumhuriyet İlkokulunda başlamış, babasının tayin olup Trabzon’a gitmesi üzerine, ilkokul öğrenimini burada ve okul birincisi olarak tamamlamıştır.
Erbakan Hocanın ilk manevi etkilenişi daha 3 yaşındayken, Kayseri’de kaldıkları evin karşısındaki tarihi Laleli Camiinde okunan ezanlar ve kılınan cemaat namazlarıyla başlamıştır. Ve çocukluk dönemi bu camiinin avlusunda geçmiştir. Özellikle 1928’in sonlarında bu camii’de kılınan bir cenaze namazından oldukça etkilenmiştir.
Çok küçük yaşlarda namaza ve oruca başlayan Erbakan, daha sonraları yine babası M. Sabri Beyin emekli olup yerleştiği İstanbul Fatih’teki İskenderpaşa Camii imamı M. Zahit Kotku Hz.leri gibi devrin önemli ilim ve irfan ehlinden istifade edecek ve manevi olgunlaşma sürecinde bu büyük Zatların terbiyesinde yetiştirecektir. 
1937 yılında ilkokulu bitirdikten sonra, aynı yıl İstanbul Erkek lisesi’nde orta tahsiline başlamış, okuldaki çalışkanlığı nedeniyle arkadaşları tarafından kendisine “DERYA NECMETTİN” diye isim takılmıştır. “Sıfırcı Avni” olarak bilinen Fizik hocasından, ilk defa 10 alan öğrenci ERBAKAN’dır.
Orta ve lise de bütün sınıfları iftiharla geçen Necmettin ERBAKAN, İstanbul Erkek Lisesi’ni 1943 yılında birincilikle bitirdi. O tarihlerde lise birincileri, Üniversitelere imtihansız alınıyordu. Fakat Necmettin ERBAKAN, bu imtiyazı kabul etmeyerek girdiği imtihanda büyük başarı gösterince, İstanbul Teknik Üniversitesi’nin İkinci sınıfından yüksek öğrenimine başladı. İlkokula 6 yaşında, Üniversiteye de ikinci sınıftan başlaması dolayısıyla, kendisinden iki yaş büyük olanlarla aynı sınıfta öğrenim gördü. Bu arkadaşlarından biri de Sayın Süleyman DEMİREL’dir.
Trabzon’da henüz ilkokul yıllarında iken bile, Temsili devlet kurmak, buna uygun mesai saatleri ayarlamak, arkadaşları arasında, hak ölçüsü olduğu için değeri değişmeyen ve enflasyonla erimeyen “özel paralar” çıkarıp kullanmak gibi olağan üstü oyunlar sergileyen Erbakan Hoca Üniversite yıllarında da okuldaki talebelerin namaz kılmaları için mescid açılması konusunda büyük gayret göstermiş ve açılan mescitte hem ibadetlerini yapmışlar, hem de ilmi ve dini sohbetler başlatarak manevi bir halka oluşturmuşlardır.
1948 yılı yaz döneminde, İTÜ Makine Fakültesi’nden üstün başarı ile mezun olan ERBAKAN, aynı yılın 1 Temmuz’unda Makine Fakültesi Motorlar Kürsüsü’nde asistan olarak göreve başladı. 1948 – 1951 yılları arasındaki bu 3 yıllık asistanlık döneminde, O zaman doktara tezi karşılığındaki yeterlilik tezini hazırladı.
Sınıflarda ders vermek sadece, Doçent ve Profesörlerin yetkisinde olmasına rağmen, asistan olduğu halde, ders anlatmasına ve hocalık yapmasına özel izin çıktı. Yeterlilik tezindeki yüksek başarısından dolayı,Üniversite tarafından 1951 yılında Aachen Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmak, bilgi ve becerisini arttırmak üzere Almanya’ya gönderilen ERBAKAN, Alman ordusu için teknolojik araştırma yapan DVL araştırma merkezinde, Profesör Schimit ile birlikte çok başarılı çalışmalar yaptı.
Aachen Teknik Üniversitesi’nde çalıştığı 1.5 yıl süre içersinde, bir tanesi doktora tezi olmak üzere 3 tez hazırlayan ERBAKAN, Alman Üniversitelerinde geçerli olan ve çok zor kazanılan “DOKTOR” ünvanını aldı.
Alman Ekonomi Bakanlığı için “motorların daha az yakıt yakmaları” konusunda araştırmalar yaparak rapor veren ve bu arada da Doçentlik tezini hazırlayan ERBAKAN’ın “ Dizel Motorlarda püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu?” matematiksel olarak izah eden bu tezi, Alman ilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Tezin önemli dergilerde yayınlanması üzerine, o tarihte Almanya’nın en büyük motor fabrikası olan DEUTZ firmasının genel müdürü, Prof. Dr. FLATS tarafından LEOPAR tanklarının motorları ile ilgili araştırmalar yapmak üzere fabrikaya davet edildi.
Alman Ekonomi Bakanlığı’nın, RUHR sahasındaki fabrikalar üzerinde araştırma yapmak amacıyla görevlendirilen ekipte, özellikle ERBAKAN`ın da yer almasının istenmesi üzerine, 15 gün süreyle RUHR sahasındaki bütün Ağır sanayi fabrikalarını gezip, bunları inceleme fırsatını yakaladı.
2.  Dünya Harbinden sonra, Alman Üniversitelerinde ilk Türk bilim adamı olan ERBAKAN, 1953 yılında doçentlik imtihanını vermek üzere İstanbul’a döndü. İmtihan sonucunda,  27 yaşında Türkiye’nin en genç doçenti olma başarısını gösteren Necmettin ERBAKAN, araştırmalar yapmak üzere tekrar Almanya’nın DEUTZ fabrikalarına çağrıldı. Burada 6 ay süreyle “motor araştırmaları başmühendisi” olarak, Alman ordusu için yapılan araştırma çalışmalarına katıldı.
1953’ün Kasım ayında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne dönen ERBAKAN, Mayıs 1954 / Ekim -1955 yılları arasında askerlik görevini tamamladı. İstanbul Kağıthane’deki 6 aylık yedek subay öğreniminden sonra,Halıcıoğlu’ndaki İstihkâm bakım bölüğünde 6 ay asteğmen, 6 ay da teğmen olarak makinaların bakım ve tamiratları kısmında görev yaptı.
Bu görev esnasında, her yıl Türkiye’nin Amerika’dan istediği teçhizatların listesini hazırladı. Hazırladığı bu liste, Amerikan yardım heyetinin dikkatini çekmiş ve bir Amerikalı albay bu listeyi hazırlayan kişiyle görüşmek istediğini, okul komutanı Şeref ÖZDİLEK’e bildirmiştir. ÖZDİLEK Paşa bu Albay’ı alıp ERBAKAN’ın yanına getirmiş ve Albay, “ Siz bu güne kadar Amerika’dan yardım olarak, sadece “gizleme ağı, kürek sapı, kazma, vs.” gibi şeyler isterken, bu sene bakım bölüğündeki iş makinalarının tamiri için gereken çeşitli parçaları üretmek üzere tezgâhlar istemişsiniz. Bunları ne yapacaksınız ve nasıl kullanacaksınız? tarzında konuşunca, ERBAKAN Amerikan ordusunun kuruluş tüzüğünü açarak: “ Bizim yaptığımız görevi yapan Amerika’daki birliklerde bu tezgâhlar var da, biz de niçin olmasın? Diye karşılık verince, Amerikalı Albay söyleyecek bir şey bulamamış ve bu tezgâhlar Erbakan’ın girişim ve gayretleriyle Türkiye’ye getirilmiştir.
Askerlik görevinden sonra, tekrar Üniversiteye dönen Necmettin ERBAKAN, 1956 yılında Türkiye’de ilk yerli motoru imal edecek olan, 200 ortaklı Gümüş Motor Aş.’yi kurup faaliyete geçirmiştir.
ERBAKAN’da böyle bir fabrika kurma fikri, Almanya’daki çalışmaları esnasında, Türkiye Zirai Donatım Kurumu’nun sipariş verdiği motorları gördüğünde uyanmış ve planlarını ta o zaman tasarlamıştır.
Yurda dönünce hemen hazırlıklara girişmiş ve bugün pancar motor adı altında çalışan fabrikanın temelini 1 Temmuz 1956’da atmıştır. Gümüş Motor fabrikası 1 Mart 1960 tarihinde seri üretime başlamıştır.
Dönemin Başbakanı rahmetli Adnan MENDERES, 1960 yılı başlarında fabrikayı gezerken: “ Ben de çiftçiyim, bu motorları kendim kullandım. Bunun ne kadar büyük bir adım olduğunu çok iyi biliyorum. Türkiye de bunların yapılabileceğini görmek, beni son derece memnun etmiştir. Keşke ben bu fabrikayı 1960’da değil, 1950’de görseydim. O takdirde Sümer bank’ın bir çok fabrikalarını özel sektöre satar, oradan aldığım para ile Türkiye de Ağır Sanayi fabrikalarını kurardım” diyerek duygularını dile getirmiş ve Erbakan’a tebrik ve takdirlerini iletmiştir. MENDERES ayrıca, fabrikanın ihtiyacı olan 1.300.000 Dolar’lık dövizi de hiç bekletmeden, bir gün içinde tahsis ettirmiştir.
1960 yılında Ankara da yapılan sanayi kongresi’nde, Gümüş Motorun ürettiği makineleri ve parçaları tanıtan ERBAKAN, “Yeni hedefimiz, Türkiye’mizde artık yerli otomobillerin de yapılmasıdır.” fikrini dile getirmiş, o zaman yönetimde olan askerlerce kabul gören bu fikir üzerine, Eskişehir Demiryolları CER atölyesinde “DEVRİM OTOMOBİLİ” adıyla ilk yerli otomobilimiz ERBAKAN tarafından imal edilmiştir. Askeri yönetim ekibi, Gümüş Motor fabrikasını gezmişler, büyük hayranlık ve heyecanlarını ifade etmişlerdir. Bunun üzerine 200’e yakın General ve üst rütbeli Subay’a, ERBAKAN tarafından bir Sanayi Konferansı verilmiştir. “Türkiye’nin kalkınma ve savunma sorunlarını ve çözüm yollarını” dikkatle dinleyen Generaller, oldukça etkilenmişlerdir.
1965 yılında Profesör olan ERBAKAN, Şubat 1966 da Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını üstlenmiş, 1968 Mayıs’ında Odalar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine getirilmiş, Mayıs 1969’da ise, Odalar Birliği Genel Başkanlığına seçilmiştir. O zamanki Demirel Hükümeti, her türlü kanuni hükümleri hiçe sayarak ERBAKAN’ı polis zoruyla görevinden uzaklaştırma yoluna gitmiştir.
Necmettin ERBAKAN bunun üzerine siyasete atılmaya karar vermiş ve Milletvekili adayı olmak için Adalet Partisine müracaat etmiştir. Buradan veto edilen ERBAKAN, 1969 seçimlerinde Konya’dan bağımsız olarak adaylığını koyup seçilerek meclise girmiştir.
Hoca, Türkiye Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanı iken tanıştığı, aynı kurumda görevli olan, İktisat mezunu, iyi İngilizce, yeterince Almanca ve Fransızca bilen… Ülke ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen olgun ahlaklı, anlayışlı, ağırbaşlı ve alımlı bir hanımefendi olan Nermin Erbakan’la 10 Ocak 1967’de evlendi.
1967’nin sonlarında büyük kızları Zeynep, 1974 Ekiminde küçük kızları Elif Hanımlar, 1979’da ise biricik oğulları Muhammet Fatih Bey dünyaya geldi.
Hoca, Odalar Birliğinde bulunduğu dönem de, Ankara’da bir arkadaşının Selanik Caddesi 9 nolu evini karargâh haline getirmiş, rahmetli Osman Yüksel Serdengeçti, Arif Hikmet Güner, Aslan Topçuoğlu, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve Hasan Aksay gibi gönüldaşlarıyla gece yarılarına kadar “Türkiye’nin geleceği ve sorunlarının çözülmesi” konularını görüşüp plan ve projeler üretmişlerdir.  
24 Ocak 1970 tarihinde, Milli Görüş’ün ilk partisi olan Milli Nizam Partisini kuran ERBAKAN, 1971 Nisan’ında ihtilal yönetiminin de baskısıyla, Milli Nizam Partisi antidemokratik bir biçimde kapatılınca, tatil ve tedavi için kısa bir süre İsviçre ye gitmiştir.
Daha sonra, 11 Ekim 1972 yılında kurulan Milli Selamet Partisi, S. Arif Emre’nin resmi riyasetinde, Erbakan Hocanın ise tabii Liderliğinde girdiği 1973 seçimlerinde, 12 oyla 48 Milletvekilliği ve 3 Senatörlük kazanarak 51 parlamenter ile meclis’e girip, grup kurdu.
1974 yılında kurulan MSP – CHP Koalisyonunda, Başbakan yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerini üstlenen Necmettin ERBAKAN, böylece Türkiye`nin maddi ve manevi kalkınması yolundaki çalışmalarını da fiilen başlatmış oldu. 
9 Aylık bir hükümet döneminin ardından MSP-CHP koalisyonunun bozdurulmasından sonra oluşturulan 4’lü koalisyonda da yer alan, MSP genel Başkanı Necmettin ERBAKAN, yine Başbakan Yardımcılığı ve Ekonomik Kurul Başkanlığı görevlerinde bulundu.
5 Haziran 1977 seçimlerinden sonra kurulan 3’lü koalisyonda da bu görevini devam ettiren ERBAKAN liderliğindeki MSP, böylece toplam 4 yıl süreyle hükümet ortağı oldu.
1978 yılı başından, 12 Eylül 1980’e kadar muhalefette kalan MSP’nin Genel Başkanlığını yürüten Necmettin ERBAKAN, 12 Eylül ihtilalinin getirdiği antidemokratik uygulamalar ve yasaklarla, Eylül 1987 yılına kadar politikadan resmen uzak tutuldu.
Eylül 1987’deki referandumla yeniden siyasi haklarını elde eden ERBAKAN, 19 Temmuz 1983 yılında kurulmuş olan Refah Partisi’nin; 11 Ekim 1987’de yapılan tarihi kongresinde, oy birliği ile tekrar Genel Başkanlık makamına oturdu. 20 Ekim 1991 seçimlerinde yeniden Milletvekili seçilen ERBAKAN, daha sonra Belediyeler devrimini gerçekleştirmiş ve nihayet 1995 Genel seçimlerinde büyük bir başarı kazanarak Refah’ı birinci parti konumuna getirmiştir. 29 Haziran 1996’da ise kurulan Refah -Yol hükümetinde Başbakanlığı üstlenen ve 1 yıl da çok önemli hizmetler gören ERBAKAN, malum merkezlerin hıyanetleri sonucu oluşturulan suni krizler yüzünden ve hile ile hükümetten uzaklaştırılmış, haksız ve dayanıksız gerekçelerle partisi kapatılmış, ama O büyük sandık ihtilalini ve tarihi demokratik değişimini gerçekleştirmek üzere şimdi son hazırlıklarına girişmiştir..


Erbakan Kendi Dilinden





Erbakan Hoca’nın anılarla anlattıkları
Nisan 1977 tarihli Günaydın Gazetesine verdiği röportajda Erbakan Hoca anılarını şöyle aktarıyordu:
Gazete: “Diğer parti liderlerinin geçmişi hakkında herkesin az buçuk bir fikri vardır. Fakat biz, gazeteci olmamıza rağmen MSP Genel Başkanı Sayın Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın gençliği ve özel hayatı hakkında kâfi bilgimiz yoktu.. Kendisinden bu mevzuda bizi aydınlatmasını rica ettik. Ricamızı kabul eden Sayın Erbakan, müsaade ettiği zamanlarda 360 dakika, yani 6 saat zaman alan teypler doldurdu… Bu teypler, Erbakan’ın çocukluğundan bu yana olan özel hayatı ile politikaya atılışını ve siyasi mücadelesini kendi ağzından yansıtmaktadır. Biz bu teyp konuşmalarına ne bir kelime ilave ettik, ne de bir kelime çıkardık” diye başlıyordu.
-Hocam teyp hazır sizi dinliyoruz.

-Efendim bizim dedelerimiz kozan oğullarındandır.
Kozan oğulları bugünkü Fethiye ile Adana arasındaki sahil bölgesinde hükümrandılar. Selçuklu Türklerindendir. Osmanlılara asker ve vergi vermekle beraber kendi içişlerine müstakil kalmışlardır. Bu hal Cennetmekân Sultan Hamit zamanına kadar sürmüştür. Sultan Hamit bu beyliğe son verildiğinde büyük dedemin ağabeyi son kozan beyi idi. Beylik son bulduktan sonra büyük dedem ve ağabeyi Sultan tarafından İstanbul’a getirilmişlerdir. Rahmetlik babam Mehmet Sabri Bey İstanbul’da bulunduğu zaman hukuk tahsili yapmıştır. O zamanın hukuk tahsili tabii… Kadı olarak göreve başlamıştır. Ve ilk görevi Muş’un genç kazasında olmuştur. Balkan harbi falan sırasında olabilir. Çünkü seferberlikte Erzurum’daydı. (Rus ve Ermeni saldırıları sırasında) O acıları yaşamıştır. Kendisi bundan sonra takriben 40 sene Türkiye’nin muhtelif yerlerinde kadılık ve ağır ceza reisliği olarak görev yapmıştır. Evet, 40 yıl bu görev esnasında Bingöl Genç’den başlayarak, Türkiye’nin çeşitli yerlerini dolaşmıştır, bu meyanda Kastamonu’da bulunmuştur. Tekirdağ’da bulunmuştur. Erzurum’da bulunmuştur. Sinop’ta bulunmuştur. Afyon, Kayseri, Trabzon… Buralarda kadı ve ağır ceza reisi olarak görev yapmıştır. Sinop’tayken, 29 Ekim 1926 yılında ben doğmuşum. Sinop’tan sonra Kayseri’de, Trabzon’da ve kısa bir süre de Afyon’da bulunduk. Benim nüfus kütüğüm afyon’a kayıtlı idi. Oradayken nüfusa kaydedilmiş bulunuyor idik.
Kardeşlerinden hiçbiri baba mesleğini seçmiyordu
Biz 6 tane kardeşiz. En büyük kardeşim Ankara’da cilt ve deri hastalıkları profesörüdür; Nizamettin Erbakan. O’nun küçüğü İzmir’de göz profesörüdür; Selahattin Erbakan. Ben 3 numarayım. 4 numara Kemalettin Erbakan, İstanbul’da diş tabibidir. 5 numara kız kardeşimdir. Eczacılık Fakültesini bitirmiştir, ismi Atıfet Aydın, evlidir. Ondan sonra 6 numara mühendislik tahsil etmiştir ve serbest olarak çalışmaktadır. İsmi Akgün Erbakan‘dır. Görüldüğü gibi ailede büyük çoğunluk tıp ve mühendislik tahsili üzerindedir ve hiçbir tanesi de baba mesleğine intisap edememiştir. Hâlbuki rahmetli Pederim çok arzu ederdi…
İlk ezan sesini 4 yaşındayken duyuyor ve ruhuna işliyordu
Sinop’tan sonra Kayseri’ye geldik, Kayseri’de 5 sene oturduk. Çocukluğumuzun ilk dönemiyle ilgili hatıraların mekânı Kayseri’dir. O yıllardan hatırladığımız hadiseler Laleli Cami’siyle ilgilidir. Bu bir Selçuklu Camisidir. Çocukluğumuz laleli cami’sinin avlusunda oynayarak geçmiştir. Ve ramazan günleri camide birçok yaşlı insanların sükûnet ve vakar içinde camiye girip çıkışlarını hala hatırlarım. Ve yine Kayseri’de ilk defa bir Cuma günü ezan sesini duyduğumu hatırlıyorum. 3 veya 4 yaşında idim.
Bir sene önce Kayseri’ye gittiğimiz zaman, çocukluğumuzda oturduğumuz evler duruyordu. Bu evleri gezdik. O vakitler oturduğumuz ev, hacı İbrahim Efendi isminde bir muhterem zatındı. Asıl ev kısmını bize vermişti… Kendisi onun yanındaki kulübe gibi kısmında oturan çok değerli bir insandı. Şimdi onun torunu bizim oturduğumuz evde oturuyor. Gittiğimiz zaman o genç çocuk bize evi gezdirdi. Fakat evin içerisindeki her noktayı benim ondan çok bilmeme hayret etti. Meselâ evin merdivenin altında bizim, söğüt dallarından yaptığımız düdükleri koyduğumuz taşın oyukları vardı. Tabii, o oyukları adamcağız ne bilsin, şurada şunlar var, şunun arkasında şunlar var, dedikçe şaşırıyordu.
Babam 40 yıllık hizmetten sonra Trabzon’dan emekli oldu
Kayseri’de en fazla 6 yaşına kadar kaldım. Bunlar çocukluğumuzdaki hatıralardır. Kayseri’de Cumhuriyet İlkokulu’na başladık. Ve Cumhuriyet İlkokulu’nda takriben 1 ay kadar okuduktan sonra Trabzon’a gittik. Rahmetli peder Trabzon’a nakledildiği için… Trabzon’da Gazi Paşa İlkokulu’nda okuduk. 5 sene de Trabzon’da kaldık. İlkokulu orda bitirdik.
Rahmetli peder 40 senelik bir hizmet devresinden sonra, Trabzon’dan emekli oldu. İstanbul’a yerleştik. Fatih’e… Ecdattan kalma bir evimiz vardı. Orada oturduk. Lise ve ortaokul olarak İstanbul Erkek Lisesine gittik.
İstanbul Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirdikten sonra Teknik Üniversite başlıyordu
İstanbul Erkek Lisesi’nden sonra Teknik Üniversite’ye girdik. Aslında İstanbul Erkek Lisesi’ni birincilikle bitirmiştik. Teknik Üniversiteye isterseniz imtihansız girebilirsiniz dediler. 30 kişi imtihansız girmişti. Ben bunu kabul etmedim, imtihana girdim. Bu imtihana aşağı yukarı 2 bin talebe girmiş idi. İlk 10 kişinin arasında derece aldık, bu 2 bin kişinin içerisinde…
-Süleyman Bey de mi o yıl girmişti Teknik Üniversiteye?
-Hayır, Süleyman Bey benden bir sene önce girmişti. Süleyman Bey ilk 100 kişinin içinde, 100’üncü falan girmiştir. 120 kişi alınıyordu zaten mektebe.
-Aynı sınıfta okuduğunuza göre Süleyman Bey bir sene kaldı mı efendim?..
-Hayır, Süleyman Bey 1. Sınıf’a girmişti, ben ise doğrudan ikinci sınıfa girdim. O da 2. Sınıfta idi, böylece 2. Sınıfta buluştuk.
-Lâkabı neydi efendim Süleyman Bey’in mektepte?
Süleyman Demirel aslında sessiz, silik bir çocuktu
-Süleyman Beyin lâkabı falan yoktu. Aslında sessiz, silik bir çocuktu, yani, koridorlarda tek başına gider gelirdi. Teknik Üniversitede böylece beraberce, birleştik. Ve 1948 senesinde teknik üniversiteyi aynı devrenin elamanı olarak bitirdik. Yalnız biz 1948 Haziranda mezun olduk, Süleyman Bey bütün sınıfı ile beraber Şubat ayına ikmale kaldı. Ve O, 1949 senesinin şubatında mezun oldu.
- Yani Demirel sizden bir yıl önce başlamasına rağmen, 1 yıl sonra bitirebildi?…
Bizim sınıfımız aşağı yukarı bütün şubelerle beraber 200 kişilik bir sınıftı. Yani 50 tane kadarı makinadaydı, 100 tanesi kadarı inşaattaydı.. Elektrik ve mimari kısımları vardı. 4 tane fakülte olmak üzere, 4 fakültenin yekûnu takriben 200 kişi tutuyordu. Bu 200 kişi ile beraber tabii 2. Sınıfta dersleri beraber okuduk. Zaten bizim zamanımızda Teknik Üniversite 6 senelik bir mektepti.
İlk 3 sınıfında bütün fakülteler bir arada okurdu. Sonra ihtisas ve meslek derslerine ayrılırdı. Onun için 2. 3. Sınıflarda bütün dersleri beraberce okuduk. Bu beraberce okumuş olduğumuz derslerde, analitik geometri, analiz gibi riyaziyeye ait derslerde hocalar imtihan notlarını sınıfta okurdu. Bu imtihan notlarında biz hep on numara alıyorduk. Ve ikinci sınıfa girdiğimiz halde, onların içerisinde en yüksek numarayı alışımız, tabii dikkatlerini çekiyordu. Biz onların sınıfına bir sene sonra geldik. Aslında bu bir sene sonra geliş dolayısıyla 1. Sınıf derslerini okumadığımız halde büyük muvaffakiyetti bu.
Süleyman beye eğe dersleri ağır geldiğinden inşaata geçiyordu
Süleyman Bey makineci olarak girmiştir üniversiteye. Eğe dersleri ona ağır geldi… Bu yüzden ikinci sınıfta inşaata çevirdi.
-Neden ağır geliyordu?
-Çünkü eğe dersleri hakikaten zordu. Bir usta gibi 4 saat eğe sallamak vardı.
Biz girdiğimiz zamanlar o inşaat şubesine kendisini intikal ettirmişti. Ama arkadaşlardan duyardık ki, bilhassa bu eğe dersleri Ona zor gelmiş bu yüzden makinadan inşaata geçmiş…
Erbakan Almanya’da, Leopard tanklarının motorlarını yapan fabrikaya başmühendis oluyordu
Almanya’da 3 yıl kaldıktan sonra 1954 yılının mayıs ayında askere gittim. Vatani görevimi İstanbul’da Kâğıthane’deki İstihkâm Okulu’nda motor hocası olarak yaptım
Nitekim biz ikinci sınıfta bu tesviyecilik derslerine devam ettik, makine şubesi talebesi olarak… 4 saat eğe sallanmaktaydı, ondan sonra da kontrolde kabul edilmesi lazımdı. Zor bir derstir. Yani, insan nefsine güç gelen bir derstir. Eğe sürmesini bileceksiniz. Koskocaman bir demiri yontacaksınız ve onu diğer bir altıgen demirin içerisine girecek hale getireceksiniz. Böyle ışığa baktığınız zaman hiçbir tarafı fazla eğelenmiş olmayacak. Tam makineden çıkmış gibi olacak…
-1948 senesinde Teknik Üniversiteden mezun olduk.. 1948 senesinden sonra 1951 yılına kadar geçen 3 senelik bir zaman zarfında ben mezun olur olmaz Motorlar Kürsüsü’ne asistan oldum. Zaten Motorlar Kürsüsünden Öğretim Üyeleri beni bekliyorlardı.
Haziran’da mezun oldum. 1 Temmuzda asistan olarak öğretim üyeliğine atandık. Yani imtihanların hemen hemen bittiği gün, aynı fakültede Hoca olarak göreve başladık. (Bu bir ilk sayılırdı)
Deutz Motor Fabrikası tarafından Almanya’ya çağrıldım
Prof. Selim Palavan’la beraber ikimiz üniversitede motor dersi vermeye başladık. Sonradan o gemi fakültesine geçti. Onunla beraber kürsü arkadaşı olarak dersleri bölüşerek verdik. O makine dinamiği kısmını veriyordu, ben motor derslerini veriyordum. Ve bir yandan da tabii tezlerimizi hazırlıyorduk. Bu tezler 1951 senesinde tamamlandı. Çok başarılı bir tez oldu. Ve bunun arkasından üniversite tarafından Almanya’ya gönderildik. Almanya’da 3 sene kadar kaldık. 1954’de tekrar döndük. Bu kalışımız esnasında bir yıllık bir devrede, Almanya’da 3 tane tez hazırladık. 1 – O gün size söylediğim doktora tezi, 2- Teknik Üniversiteden Doçentlik tezi ve 3- Alman İktisat Bakanlığı’na “motorlarda ekonomi” hakkında bir tez.
Bu tezler Almanya’da neşredildi. Klockner Humboldt Deutz A.G.”KHD” motor fabrikasının umum müdürü bizi, davet etti. Motorlar hakkında tezimizi okumuş, çok beğenmiş ve hayret etmişti.
Leopard tanklarının motorlarını yapan fabrikaya başmühendis atandım
Almanya’daki motor mecmualarında çıkan makalemiz dolayısıyla direktör Flatz, KHD’nin umum müdürü olarak beni davet etti. O zaman Almanya leopard tanklarının motorlarını hazırlıyordu. Bu tank motorları inkişaf bakımından teknik problemleri çok güç olan sorunlu bir motor idi. Bizim doktora tezimizdeki çalışma mevzularıyla ilgili olduğu için orada bana araştırma başmühendisliği teklif ettiler. Ve ben Teknik Üniversite’ye dönüp doçentlik imtihanlarımı verdikten sonra orada araştırma başmühendisi olarak görev yaptım.
1953 senesinde, takriben 1 yıl kadar çalıştım. Sonra 1956 senesinde tekrar Almanya’ya aynı araştırmalar için davet ettiler. Bir kere daha 1956 yılında 6 ay kadar kaldım.
27 yaşında Teknik Üniversite’nin en genç doçenti unvanını kazandım
-1953 yılında doktor olduk. 53 yılının başında, Mart ayında doktora imtihanlarını verdim, 53 yılının Mayıs ayında Teknik Üniversite doçentlik imtihanlarını verdik. Bunlar ayrı ayrı iki tezdir, biri başkadır, diğeri başkadır.
1 Mayıs 1953’ten itibaren Almanya’daki “KHD”de araştırma başmühendisi olarak başladık. O sırada, Teknik Üniversitede doçentlik imtihanlarını da başarıyla tamamlamıştık. Ve ondan sonra teknik üniversitede, esasen ilkokula küçük yaşta gittiğim için, 6 yaşında, 17 yaşında teknik üniversiteye girdim. 5 senede bitirince 22 yaşında çıktık. Bütün bu tezlerin hepsinin hazırlanması da 5 senede olduğu için 27 yaşında doçent oldum. Bu Teknik Üniversite’nin en genç doçenti olmak demektir.
Aynı zamanda Almanya’da da en genç doktorasını yapan kimse idim. Teknik Üniversitede de en genç doçent oldum ve Teknik Üniversite’de doçent olup Almanya’da bu motor sahasında 1 sene çalıştıktan sonra tekrar geldim.
Teknik Üniversite’deki doçentlik vazifesine birkaç ay devam ettikten sonra askere gittim. 1954 senesinin Mayısının sonuydu galiba…
Askerliğimi istihkâm olarak İstanbul’da yaptım
1.5 yıl askerliğimizi istihkâm olarak tamamladık. İstanbul’da, Kâğıthane’de 6 aylık kısmını okulda yedek subay olarak yaptık. Onu yaptıktan sonra, 1 yıl müddetle hem Kâğıthane’deki okulda motor hocalığı yaptık, hem de Kâğıthane’deki okulun emrinde dördüncü kademeyle görevli bulunan İstihkâm Bakım Birliği’nde teknik müdür olarak görev aldık.
-Hatırladığınız askerlik arkadaşınız var mı?
-Askerlik arkadaşımız çoktur. Bizim askerlikten arkadaşımız, Baki Öniş var. Ben çavuş idim o on başım idi. Baki Öniş, Yusuf Ziya Öniş vardır ya, İş Bankası umum müdürü, onun oğlu… Askerlik arkadaşım çoktur, fakat siyasete atılanların içinde fazla bir kişi sayamayız.
Batının en gelişmiş tankı “Leopard”ların ateşleme sistemini yeniden programladım
Bugün, Batı Blokunun en gelişmiş tankı olan Leopard tankının yüksek savaş etkinlikleriyle, en ağır şartlarda bile görevini yerine getirmeleri, olumlu şöhretinin doğruluğunu ortaya koymaktadır. 40 ton ağırlığında, 2 metre 62 santim yüksekliğinde 6 metre 94 santim uzunluğunda ve 3 metre 25 santim eninde olan leopard tankları 65 kilometre sürat yapabilmektedir. Top menzili 5.500 metredir. Motoru 4 zamanlı sıvı soğutuculu ve değişik tip yakıt yakan V10 tipidir. 4 vitesli hidrolik devirli olup elektro-hidrolik dişlidir. (Almanların 1. Dünya Savaşında Rusya hücumu sırasında bu tankların yakıtları donduğu ve çalışmadığı için, leopardların en zor hava şartlarında, üstelik hem benzin, hem mazot, hem gazyağı hem de gerekirse zeytinyağı ile bile çalışacak şekilde, bunların ateşleme sistemlerini Erbakan yeniden icat ve dizayn etmiştir)
Çok çalışkan olduğu için üniversitede “KUŞ” lakabı takılıyordu
Yazılı ve sözlü imtihanlardan hep 10 numara alıyordum
-Şimdi kendi sınıfımdayken sınıf arkadaşlarıma hocalık yapmak başka, bir sınıfın en çalışkanı olmak başkadır. Çünkü arkadaşlarına hocalık yapmak gibi bir hususiyet vardır. Bu hususiyet bende daha küçük yaşlarda başlamıştır. Mesela; İstanbul Erkek Lisesi’ne devamda 1 ay kadar geç kalmıştık. Biz Trabzon’dan geldiğimiz zaman, o bir ay esnasında hocaların anlattığı konularda bulunamamıştık 1 ay sonra müzakere yapmaya başladıkları zaman, hocalarımız hemen ilk günlerden itibaren “sınıfın en çalışkanıdır” unvanını takmıştır. Hatta ortaokulun 2. sınıfında tabiat bilgisi derslerini, fizik derslerini, hocamız diş tabibiydi, kendisi çok meşgul olduğu için vermediği dersleri, bana hazırlattırıp, anlattırırdı.
Ortaokulun son sınıfında bütün derslerden 10 numara alarak geçmişizdir. Onlar bitirme imtihan’ı idi, yani müsabaka şeklinde yapılırdı, kapalı kâğıtlarla.
“Ne bir kelime fazla, ne bir kelime eksik”, Hocaların anlattığı ve kitapların yazdığını aynen tekrarlıyordum
Bilhassa matematik derslerinde, birçok problemleri kaldırıp çocuklara anlattıran 7. sınıftaki riyaziye hocamız ki bu Sulhi Dönmezer’in babasıydı.
-“Bak dikkat ediyor musunuz bir tek kelime fazla söylemiyor, bir tek kelime eksik söylemiyor. Ben anlatsam bunu böyle anlatamam” diye sınıfta takdir hisselerini ifade ettiğini hatırlıyorum.
Evet, kendisi eski demiryolu subaylığından emekli olmuştur. Ve İstanbul Erkek Lisesinde matematik hocalığı yapardı, Fatih’te otururdu. Bütün matematik hocalarının, hepsinin bir hususi alakası olmuştur bana.
“Sıfırcı Avni’den hayatında ilk defa 10 tam notu ben alıyordum”
Ha, unutmadan söyleyeyim meşhur “sıfırcı Avni” hayatında ilk tam notu, yani on numarayı bana vermişti. Lise bir, yani dokuzuncu sınıfta bize matematiğe geldi.
Ben hevesle beni derse kaldırsın diye bekler dururum. Meğersem hocanın birisi ona benim hakkımda bir şeyler fısıldamış. Bekle bekle, hoca beni derse kaldırmıyor. Herkesi derse kaldırıyor basıyor sıfırı.
İlk defa bir yazılı imtihan yaptığı zaman, bir on numara verdi ve ertesi gün geldi, notları okurken, dedi ki:
-“Ben hayatımda ilk defa bir iş yaptım, Necmettin’e 10 numara verdim Hâlbuki bugüne kadar ben 10 numarayı hep kendime saklardım. Fakat sorduğum suallere vermiş olduğu cevapları gördüğüm zaman bu adetimi bozmak mecburiyetinde kaldım”
Tabii 11’inci sınıfa gelince fizik hocası, kimya hocası ve matematik hocaları bana ayrı ders vermeye başladı. Yani bilhassa matematik hocası, Fransa bakaloryalarında sorulan sualleri bana sorardı. Mesela bütün sınıfa başka ödev verirdi, ama bana başka ödev hazırlardı. Sen şunu yap derdi. Ve bu ödevler üniversite seviyesinde ödevler idi.
“Hocamız Hasan Fehmi 3 bin kişinin içinde benim kapalı yazılı kâğıdımı tanıyordu”
Ve, 11’inci sınıfta bitirme sınavlarında riyaziye hocamız heyet halinde imtihan kâğıtlarını okurlarken, bakınız ben bu kâğıdı açmış değilim, fakat (Bütün İstanbul’daki özel okullar da bizim okulda imtihan oluyordu ki, aşağı yukarı 3 bin kişilik falan bir imtihandır bu.) 3 bin kişinin kâğıdının içinde, “bu mutlaka Necmettin’in kâğıdıdır”, demiş muallimler meclisinde, riyaziye hocamız Hasan Fehmi. İltimas olmasın diye isim, soyadı ve mektep numarası köşede katlı ve görünmez vaziyette idi.
O zaman liselerde iftihar kitapları çıkardı. Tabii o zaman, bütün o iftihar kitaplarına geçmişizdir. O imtihan kitaplarını bulursanız, oradaki sınıflar ait o küçük yaştaki fotoğraflarımdan da bulmak mümkündür. İftihar kitabı bütün Türkiye’nin iftihar kitabı diye basılıyordu o zaman. Biz 8. sınıfta iken başladı. Son sınıfa kadar devam etti..
-Bir de efendim bu çalışkanlık yüzünden, öğretmenleriniz veya arkadaşlarınız size bir isim bulmuşlar mıydı o zaman?
-Efendim Teknik Üniversitede tabii ismimiz kuş’tu. Kuş; orda çok çalışkanlara (koşarak değil, uçarak iş yapanlara) verilen isimdir. Lisede böyle bir isim takma girişimi olmamıştır. Yalnız lisede bir matematik kulübü kuruldu. Bütün sınıflar arasında. İstanbul Erkek Lisesi Büyük bir lisedir.
O zaman aşağı yukarı 6 adet son sınıf vardı, 3 tane edebiyat, 3 tane fen. Bütün bu sınıfların arasında bir matematik kulübü teşkil edildi. Ve oraya başkan olarak beni seçtiler.
“Kimya hocası Refik Bey ders anlatışıma hayret ediyor ve hayranlığını belirtiyordu”
Kimya hocamız Refik Bey çok kıymetli bir kimyacıydı. Refik Bey gayet sert bir insan, kimseye 4 ve 5 numaradan fazla vermez, diye adı çıkmış bir hocaydı. İlk günü bir ders anlattı. Şimdi bunu kim anlatacak, dedi… Tabi arkadaşlar bizi gösterdiler, kalktık.. O bir tek çözüm şekli göstermişti. Bu “kimya denklemlerinin kat sayılarının tayini” hakkındaydı. Biz ise bunu şöyle yapabiliriz, böylede yapabiliriz” diye iki üç türlü kendisine izah ettiğimiz zaman, tabii hayretler içinde kalmıştı. Dedi ki ben eski senelerdeki usullerimi bozacağım galiba… Çünkü benden 5’den 6’dan fazla numara kimse alamazdı. Ama şu anlatma karşısında bu arkadaşınız bana usullerimi bozduracaktır” dedi. Böylece benimle ilk defa tanıştı.
“Sınıf arkadaşlarıma bedava ders veriyordum”
Bu arada, Lisede iken,, birçok dersleri diğer arkadaşlara anlatıyorduk. Ve bizim günümüzün yarısı arkadaşlarımıza özel ders vermekle geçiyordu. Birçokları bir kısım dersleri anlayamazlardı. Bilhassa lisenin son sınıfında. Sınıfın 20 kadar talebesine adeta Cumartesi Pazar günleri özel ders veriyorduk.
-Bedava mı hocam?
-Tabii bedava.. Sınıf arkadaşımız bunlar.. O zaman mütalaa sınıfları vardı. Mütalaa sınıflarında herkesin kendi kendine çalışması lazımdı. Amma hocalar benim ders vermeme müsaade ederdi. Arkadaşlar benim yanıma gelirlerdi, o zaman biz, sabahleyin derste hocaların anlattıklarını, kavranmayan kısımlarını bir kere daha tercüme ederek anlatmaya çalışırdık. Böylece sınıf arkadaşlarımıza bir nevi hocalık yapardık.
Siyasi hayatı ve kısa hatıraları
Erbakan Hoca milletine, memleketine ve tüm İslam ve insanlık âlemine en hayırlı ve kalıcı hizmetleri yapabilmek üzere siyasete atılmış, dünyalık nimet ve etiketleri hiçe sayarak tarihi bir mücadeleye başlamıştı. Onun bu girişimi en çok din ve milliyetçilik istismarcılarını telaşlandırmıştı.
MSP’ ye girmek isteyen Türkeş’in yardımcısını komandolar kaçırıvermişti İşte o günkü bir gazete haberi:
“MHP’ den ayrılan 6 kişi otomobille MSP merkezindeki katılma törenine giderken, ikinci otomobilde bulunan Faruk Akküllah ve Yüksel Serdengeçti komandolar tarafından kaçırıldı. Serdengeçti bulundu Akkülah’ı ise polisler arıyor.. MSP genel merkezinde düzenlenen transfer törenine gitmek üzere iki otomobille yola çıkan altı MHP’liden ikisi kaçırılmıştır. MHP genel başkan yardımcılığından bir ay önce istifa ettiği öne sürülen ve önceki gün kaçırılan Faruk Akkülah henüz bulunamamıştır. Öğrenildiğine göre MHP’den ayrılan altı kişi, MSP genel merkezinde yapılacak törene katılmak üzere 1969 yılında MHP genel sekreterliği yapan eski milletvekili İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’nun Gazi Osmanpaşa Nenehatun Caddesi Kargöz Sokaktaki evinde bulunmuşlardır.” (o günkü gazeteler)
Şeyh Şamil’in torunu MSP’den milletvekili oldu
MSP’li parlemanter adaylarının çoğunluğu ilahiyatçı, tüccar ve mühendislerden oluşmaktaydı.
Milli Selamet Partisi’nden 5 Haziran seçimleri için Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu üyeliğine aday adayı olanların adları Çankaya sinemasında düzenlenen bir toplantıda açıklanmıştır. Adları açıklanan adaylar arasında Şeyh Şamil’in torunu Sait Şamil de vardı. [1]
Tarihin ilk ayakkabılı eylemi Erbakan’ın milli sanayi mücadelesiyle yapılıyordu
Her ne kadar Irak`lı El Zeydi`nin Bush`a fırlattığı ayakkabı tarihe geçmiş olsa da, dünya da ilk ayakkabılı protestonun patenti de bize ait çıktı. Hem de tam 50 yıl önceki bir olaydı.
Peki, ayakkabıyı fırlatan ile muhatap olan kim olmaktaydı?
Yıl 1961. Yer Ankara… Birinci Otomotiv Sanayi Kongresi yapılmaktaydı. Kongre`ye katılanlar arasında işadamları, bürokratlar, mühendisler, gazeteciler vardı. Kongre`nin öncülüğünü yapan isimse daha sonra Türkiye`nin siyasi hayatına damgasını vuracak olan Prof. Dr. Necmettin Erbakan`dı.
Erbakan,1956 yılında daha 30 yaşında iken Gümüş Motor Fabrikasını kurarak Türkiye`nin ilk büyük sanayi hamlesini gerçekleştirmiş, yine 1960 yılında Ankara`da yapılan Sanayi Kongresi`nde ilk kez “Türkiye`nin kendi otomobilini üretebileceği” fikrini ortaya atmıştı. 1961 yılındaki Otomotiv Kongresi bu çabaların bir sonucu toplanmıştı. Kongre salonu oldukça kalabalık ve heyecanlıydı. Salonda Türkiye`nin kendi otomobilini üretebileceğinin inancı ile heyecanlanan mühendislerin yanı sıra, yerli otomobil fikrine karşı çıkan işbirlikçi Masonlar da bulunmaktaydı.
Bunlardan biri de, Bernar Nahum`dur. Bernar Nahum, Lozan gizli danışmanlarından olan ve Türkiyenin adım adım İslam’dan uzaklaştırılmasını, her yönden zayıflatılıp parçalanmasını amaçlayan Siyonist Yahudi planın fikir babası Haham Hayim Nahum takımındandı.
Bernar Nahum, Koç Otomotiv Grubu`nun temsilcisi olarak toplantıdaydı.
Parantez açalım: Vehbi Koç ile Bernar Nahum 1944 yılında tanışmış, bu tanışma Koç Grubu için tarihi bir dönüm noktası olmuş, . Grup hızla büyümeye ve küresel bir şirket olmaya başlamıştı. Koç ile Nahum ortaklaşa Otokoç`u kurmuş ve başına da Nahum atanmıştı. Bir iddiaya göre Bernar Nahum, Lozan anlaşmasının mimarı meşhur Hayim Nahum`un oğlu olmaktaydı. Bir iddiaya göre de Koç grubu`na ait, BEKO`nun BE`si Bernar`dan, KO`su Koç`tan alınmaydı.
Gelelim ayakkabılı eyleme:
Bernar Nahum, Birinci Otomotiv Kongresi`nde konuşurken salondaki hava giderek elektriklenmeye başlamıştı. Çünkü Otokoç`un ortağı ve yöneticisi Nahum, salondaki heyecanın aksine otomotiv sanayinin zorluklarından bahsetmekte ve yerli otomobil fikrine karşı çıkmaktaydı.
O sırada ön sıralarda oturan genç bir mühendis, bir kürsüde konuşan Bernar Nahum`a, bir de ayakkabılarına bakmaktaydı. Makina Kimya Endüstrisi`nde (MKE) çalışan Erbakan’ın Millici ekibinden olduğu anlaşılan mühendisin ayağında kurumun yeni dağıttığı postallardan vardı. Nahum konuşmasına devam ederken ön sıradaki genç ise, postalının bağcıklarını çözmeye çalışmaktaydı. Çünkü öfkesi iyice kabarmıştı.
Nahum; “Bursa`da şeftali üretmek otomotiv üretmekten hem daha kolay hem daha kazançlıdır” dediği anda da ortalık karışmıştı. Nahum`un “otomotiv yerine şeftali üretmeyi” önermesine dayanamayan genç mühendis ayağından çıkardığı postalı kürsüye fırlatmıştı.
Postal, Nahum`un alnına çarparken, MKE`li vatansever: “Bize otomobili siz ürettirmiyorsunuzsizler bizi batıya mahkûm ve mecbur ediyorsunuz” diye bağırmaktaydı. Ve bu genç mühendis te Erbakan gibi, milli ve yerli kalkınma sevdalısıydı.
Herkes unutmuş olsa da işte bu olay ilk ayakkabılı protesto eylemi olarak tarihe geçmiş bulunmaktadır.
Artık yazmak zorundayız. Her şeye rağmen Türkiye`nin ilk yerli otomobili “Devrim”i yapma fikri bu kongre`nin sonucunda ortaya çıkmıştır. Yapılmıştır da… Ama biliyorsunuz benzin koymayı unuttukları() için yürümemiş ve öylece kalmıştır.
Oysa, Erbakan ilk yerli otomobil fikrini 50 yıl önce ortaya attığında, ne Kore`nin Hyundai`ı, Ne İran`ın Samand`ı, ne Hindistan`ın Tata`sı, ne Çin`in Cherry`si vardı. Ne kadar acıdır ki, şimdi sokaklarımız Hyundai, Tata, Cherry ile dolup taşmaktadır.
Son bir not: Türkiye`ye “Otomobil yerine şeftali üretilmesini” öneren Bernar Nahum hakkında bakın Rahmi Koç yıllar sonra ne buyurmuşlardı:
“Koç`un otomotiv sanayi işine girmesini, büyümesini ve kâr etmesini sağlayan Mösyö Bernar`dır. Vehbi Bey`in büyük itimadını kazanmış biriydi ve Vehbi Bey, o ne derse kabul ederdi. Bernar Nahum eldeki paranın daima otomotiv işine yatırılmasını istemiştir.” (Capital Dergisi-2008)[2]
                                                                                                            Nail KIZILKAN
        

[1] Günaydın / 18 Nisan 1977
[2] Kulis Ankara, 17 Şubat 2010, Milli Gazete

Necmettin Erbakan : BİR KAHRAMANIN HİKAYESİ





1800’lü yılların son döneminde, Adana’nın Kozan ve Saimbeyli bölgelerinde asırlarca hüküm süren Kozanoğulları Beyliği’nin, sonradan gelip İstanbul`a yerleşen ve Sultan Abdülhamit’e yakınlığıyla bilinen soylu beylerinden Hüseyin Bey’in oğlu Mehmet Sabri Bey, hukuk tahsilini bitirir.
İlk görevi Erzurum İstinaf Mahkemesi Savcılığı’dır. Erzurumlular tarafından bu beyefendi çok sevilir ve tanınmış ailelerden Korukçuların kızı Sabire Hanım’la evlendirilir.
Savcı Mehmet Sabri Beyin ve Sabire Hanımefendinin Nizamettin ve Selahattin isimli çocukları dünyaya gelir.

Birinci Dünya Savaşı sonunda bu mutluluk bozulur. Ruslar Erzurum`a yaklaşmaktadır ve çaresiz bir göç başlamıştır. İşte bu korkunç şartlar içerisinde yapılan göç sırasında, Sabire Hanım yolda ölür.
Arkasından Ağır Ceza Reisi olarak Sinop’a tayin edilen Mehmet Sabri Bey, bu sefer Sinop’un ileri gelen ailelerinden birinin kızı olan Kamer Hanım’la evlenir. Erbakan Hocamızın anne tarafından dedeleri, Kafkas kahramanı Şeyh Şamil’in çocuklarından ve komutanlarından olup, Rusların baskısı sonucu hicret edip geldiği Sinop kalesi komutanlığına atanmış, Onun çocukları da Sinop’un eşrafı olarak Osmanlı devletine çok önemli hizmetler yapmış ve Sultan Abdülhamit’in özel itimat ve iltifatına mazhar olmuş bir ailedir. Erbakan Hoca’nın anne tarafından Ninesi Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sülalesinden bir seyyide olması nedeniyle, Hz peygamberimiz (SAV) ile akrabalığı belirtilmiştir.
Ve derken takvimler 29 Ekim 1926`yı göstermektedir. Savcı Mehmet Sabri Bey’in eşi Kamer Hanım, serin Sinop gecelerinde kucağındaki nur topu bebeğin kulağına ninniler ve dualar söylemektedir. Bu kutlu çocuk başladığı Kayseri Cumhuriyet İlkokulunu, Trabzon Gazi Paşa İlkokulunu, İstanbul Erkek Lisesi’ni, binlerce müracaat içinde seçilip girdiği İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi’ni hep bi­rincilikle bitire­cektir. Belli ki o, çok özel meziyetlere mazhar kılınmış ve çok üstün yetenek­lerle donatılmış birisidir. 1948 yılında fakülteyi bitirdikten hemen sonraki Temmuz ayında, aynı üniversitenin Motorlar Kürsüsü’ne asistan olarak atanacak, hazırladığı üç ciltlik mükemmel doktora tezinden sonra, üniversite tarafından Almanya`ya gönderilecektir.
1951- 53 yılları arasında Aechen Teknik Üniversitesi`nde biri dok­tora, biri do­çentlik, diğeri de araştırma olmak üzere 3 tez hazırlayacak, özellikle dikkat ve hayretleri üzerine çeken, “dizel motorlarında püskürtülen yakıtın nasıl tutuştuğunu, matematiksel olarak izah eden” bu son tezinden sonra, Alman yetkililerin özel daveti ve ısrarı üzerine, Leopar tank motorlarını araştırma başmühendisi ola­rak gö­rev­lendirilecektir. Evet, yıllardır gaflet ve hıyanet bulutlarının ve cehalet karanlığının arkasında saklanan hakikat güneşi, yeniden milletimizin üzerine doğmaya başlıyor ve bir din yıldızı (Necmeddin) giderek parlıyordu. “Bize öyle bir Tank motoru lazım ki, Rusya ve Sibirya soğuklarında donmasın, Afrika’da kaynamasın… Hem benzinle, hem mazotla, hem de ispirto ve hatta zeytinyağı ile çalışsın” diyen Alman yetkililerin hayallerini bu soylu ve Mü’min Türk gerçekleştiriyor ve döneminin bilim otoritelerini kendine hayran bırakıyordu.
1953`te bir ara yurda dönen ve tezini hazırlayıp girdiği imtihanları ba­şararak 27 yaşında Türkiye`nin en genç doçenti unvanını kazanan Erbakan, 1954`te İs­tihkâm Okulu’nda başladığı vatanî görevini tamamlıyor ve 1956 yı­lında 200 kadar arkadaşıyla birleşerek meşhur Gümüş Motor Fabri­kası’nın te­melini atı­yordu. Bu girişimden dolayı merhum Menderes, Erbakan`ı telefon ve telgrafla kutluyor ve merhum Maliye Bakanı Hasan Polatkan 1960`ta faaliyete geçen fabrikanın açılışına bizzat katılıyordu.
Türkiye’mizin bir dikiş iğnesi bile üretmesine fırsat vermeyen dış güç­ler ve iç­teki sömürü ve sermaye çevreleri, 100 yerli imkânlarla motor üreten bir fabrikanın kurulması ve Erbakan`ın bu başarısı karşısında çılgına dönmüşlerdi… O güne kadar ruh ve fikir plânında süregelen Hak-batıl mü­cadelesi, Gümüş Motor hareketiyle açığa dökülü­yor ve Erbakan’la şeytanların savaşı başlıyordu.
Ne acıdır ki, o tarihte İstanbul’da bulunan 67 motor ithalatçısının sa­dece 3 tanesi Türk ismi taşıyordu. O dönemde tanesi 6700 Liraya satılan 9 beygirlik motorlar, Gümüş Motor tarafından 5000 Liraya piyasaya sürüldü. Bunun üzerine dış destekli gayrimüslim firmalar, motor fiyatlarını 4200 Liraya indirdi­ler. Gümüş Motor kendi fiyatlarını 4000 Liraya düşürünce, rakip firmalar 3500 Lira yaptılar. Gümüş Motor çaresiz 3500 Liraya satmak zo­runda kalınca, onlar bu sefer 2800 Liraya dü­şürdüler. Bütün amaçları Gümüş Motor’u iflasa sürükle­mek ve kapatmaktı.
Ama karşılarında yılmaz ve yorulmaz bir milli kahraman vardı Bu soylu Asyalıyla asla başa çıkamayacaklardı…
Sanayi girişimlerinde, Odalar Birliği’nin rolünü çok iyi bilen Erbakan Hoca, daha 1959`larda girdiği ve yükseldiği İstanbul Sanayi Odası Makine İmalatçı­ları Sanayi Meslek Komitesi Başkanlığı’ndan, 1966 yılında ayrılıp, bu sefer ‘yerli imalatı, ithalat karşısında koruya­bilmek ve sömürü tekellerinin dampingi karşısında Gümüş Motorları satabilmek’ için it­hal kotalarını düzenleme yetkisi bulunan “Odalar Birliği Sanayi Dairesi Başkanlığını” ele geçiriyordu. Ancak kendilerinin aldığı ka­rarları, Odalar Birliği Genel Sekreteri’nin bozdu­ğunu görünce, bu sefer de TOBB’a Genel Sekreter oluyordu. Bunun üzerine dış güçlerin ve yerli işbir­likçilerinin elinde ve emrinde çalışan TOBB Genel İdare Kurulu Üyeleri, Genel Sekreterin ka­rarlarını çalıştırmayınca, arkasından Erbakan Hoca, masonlara karşı yeni bir meydan savaşı ka­zanarak, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’ne Genel Başkan seçiliyordu.
Kapitalist kargaların bir nevi üssü ve karakolu durumundaki bu teşki­la­tın en üst zirvesine yükselen bu soylu Aysalının yolunu tıkamak ve çaresiz bı­rakmak için, bu se­fer hükümet devreye giriyor ve devrin Başbakanı Sayın Demirel, kotaları hazırlama yetkisini Odalar Birliği’nden geri alıyordu.
Ayrıca zalimler tarafından, mazlumların kafasını ezmek için kullanılan bir “demirel” Erbakan Hoca’yı Odalar Birliği Genel Başkanlığına getiren seçim­lerin iptali için Danıştay’a başvuruyor, Erbakan Hoca ise hukukî yollardan bu seçim­lerin haklılığını ve geçerliliğini ispatlıyor, ama yine de ‘Kanunsuz, kaba kuvvet’ zoruyla görevinden uzaklaştırılıyordu.
Hele hele Odalar Birliği’ne bağlı ÖSEK (Özel Sektör Enformasyon Komitesi)`e yaptığı teftişte, bu teşkilatın ‘komünizmle mücadele’ perdesi al­tında, o gün için sola kira­lanmış bazı yazar bozuntularına, milletin kesesinden dağıtılan 600 bin lira (bu gün 600 milyardan fazla) paraların nasıl çarçur edil­diğini gören Erbakan Hoca kararını vermişti: Çaresi yok siyasi güce ve hükü­met otoritesine sahip olmalıydı.
O nedenle, ya milli ve manevi değerlerine bağlı bir tabana oturan Adalet Partisi`ni içten fethetmek, bu olmazsa hiç değilse “Madem siyasete he­vesliydin ne diye hazır milliyetçi – muhafazakâr bir parti varken ona girme­din?” şeklindeki soruları fiilen ce­vaplandırmak için, yaklaşan 1969 se­çim­lerinde aday olmak istemiyle AP’ye mü­racaat etti. Mason Localarının ve ser­maye baronlarının şiddetli tepkileriyle, Erbakan AP listelerinden veto edili­yordu.
Kaybedilecek vakit yoktu. Erbakan Hoca, Konya ilinden bağımsız aday oluyor, bütün hile ve hıyanetlere rağmen 3 milletvekili oyu alarak Meclis’e gi­ri­yordu…
Konya’da Hastane Caddesi 15 numaralı apartmanın teras katını karargâh haline getiren Erbakan Hoca, ne partisi, ne holding ve medya destekçisi olmadan tek başına, mevcut hükümete, iki büyük partiye ve tüm karanlık güçlere karşı verdiği tarihi mücadeleyi başarıyor ve Milletvekili olarak Ankara’ya dönerken, ağzından Necip Fazıl`ın şu mısraları dökülüyordu.
“Surda bir gedik açtık, mukaddes mi mukaddes, Ey kahpe rüzgâr, artık, ne yandan esersen es.”
Daha sonra inanan ve uyanan insanları organizeli bir güç haline getir­mek, yani onları “Nizam”a sokmak ve evrensel hukuk nizamını hayata ha­kim kılmak için 26 Ocak 1970`te “Milli Nizam” kuruluyordu.
Daha bir yılını yeni doldurmuştu ki bir parti, belki dünya tarihinde ilk defa, gençlik kollarının yayınladığı bir broşürde yer alan bir şiirin içindeki ma­sum ve mübarek şu cümleler yüzünden kapatılıyordu:
Herkes duyacak, bilecek
Saklanmaz gayrı bu gerçek
Yaprak yaprak, çiçek çiçek,
“Tek yol İslâm”, yazacağız..
Ama bu yiğit lideri hak bildiği davasından caydırmak ve usandırmak mümkün olmuyordu.
Ve nihayet Mehmet Akif’lerin, Eşref Edip’lerin, Said Nursi’lerin, Abdulhakim Arvasi’lerin, Muhammet Zahidi’lerin, Mahmut Sami Efendilerin, Palulu Haydar Baba Erenlerin, daha nice nice alimlerin, velilerin ve şehitlerin duaları kabul görüyor, himmetler ve gayret­ler selamete dönüşüyordu…
‘Önce Ahlâk ve Maneviyat’ diye yola çıkıldığından, 3.5 yılda 350 İmam-Hatip Okulu açılıyor, uyumsuz ve sorumsuz koalisyon ortaklarına rağmen yurt çapında Ağır Sanayi Hamlesi başlatılıyor ve temeli atılan 200 dev fabri­kanın 70 tanesi bitiriliyor ve üretime geçiyordu…
Siyonist çevrelerdeki telaş paniğe dönüşüyor ve nihayet bu mümtaz ve mü­cahit insan, an­cak darbe ile durduruluyordu.
Darbenin yapılacağını bildiği ve özellikle kendisine, yurda dönmemesi tavsiye edildiği halde “Biz böyle günlerde cemaatimizin yanında ve başında bulunmalıyız” diye­rek gittiği Londra`dan geri geliyor, teşkilatını sıkıntıya sokmamak ve kimsenin burnunu kanatmamak için, hapse kendisi giriyor, en zor hesapları kendisi veriyor ve bu badire­den de alnının akıyla çıkıyordu…
Nizam’la başlayan, Selamet’le engelleri aşan, Refah’la olgunlaşan Faziletle hedefine koşan ve derken Saadet’e ulaşan bu mutlu hare­ketin kutlu lideri, nice Özalların, Erdoğanların ve Numancıların hıyanetine rağmen nurdan bir heykel gibi yine dim99999dik ola­rak inançlı kadroların başında, şer güçleri ve şeytanî çevreleri hizaya sokmaya uğraşıyordu.
Örnek bir sorumluluk bilinci ve yüksek bir kulluk azmiyle: “Hayat, İman ve Cihattır” gayreti üzerindeyken, sonunda 85 yaşında bu dünyadan ayrılıyor ve iki milyon insanın katılımıyla gerçekleşen muhteşem ve müstesna bir cenaze töreniyle Hakka uğurlanıyordu. Sağlığında “şuurlansınlar ve şer güçlerin tuzağından kurtulsunlar” diye sürekli sarsıp silkelediği bir toplumu, sanki ölümüyle diriltiyor ve harekete geçiriyordu.
Evet, böylesi şahsiyetleri anlamak çok zor, ama insan asıl onları anlatır­ken zorlanı­yordu.
Ey hayatını ve rahatını, inancına ve insanlığa feda eden muhterem ve muhteşem Zat. Sizi saygıyla selamlıyoruz… Sizin yaptıklarınızı, biz anlamaktan ve yazmaktan bile aciz bulunuyoruz
Selam saygı ve dualar sana ve sadıklarına..
Osman ERAYDIN


HOCAMIZIN MAKAMINDA YAPTIĞIMIZ DUA

Bismillahirrahmanirrahim
Allah`ım dualarımızı kabul buyurup, başta Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam Efendimizin, bütün Nebilerin, sıddıkların, şehitlerin, velilerin ervahına, sahabe-i kiramın, evliya ve ulemanın ruhlarına; hassaten büyük İslam inkilabının şahsı manevisi ve Milli Görüş Davamızın Aziz Lideri Erbakan Hocamızın ve muhterem yakınlarının makamına hediye eyledik, vasıl eyle Ya Rabbi

Kur`anı Kerim’in emrinde, Peygamber Efendimizin izinde ve Hocamızın İslami ve insani prensipleri istikametinde, ibadet şuuruyla hizmet etmeyi ve O`nun kutlu projeleri sayesinde zafere erişmeyi bize lütfeyle Ya Rabbi
Her türlü nefsi hesaplardan, dünyevi çıkarlar için istismar ve suistimalden uzak bir safiyet ve samimiyetle, dinimiz ve devletimiz uğrunda gayret ve fedakârlık göstermeyi, Türkiye merkezli bir Adil Düzen Medeniyetini gerçekleştirmeyi, bizlere kolaylaştır ve çabuklaştır Ya Rabbi
Bu Aziz Milletimizi ve bütün insanlık alemini; din ve devrim simsarlarından, Ilımlı İslamcılık safsatasından kurtarıp, İslami ve insani değerlerle barışık, gerçek bir demokrasiye ve örnek bir Laikliğe ulaştırıp, Hocamızın kutlu hedeflerinin de hakikate çevrildiği mutlu günleri bizlere göster Ya Rabbi
Allah`ım bizlere İslami hidayet, insani basiret, siyasi feraset ve Milli bir dirayet verip; Hocamızın da manevi himmet ve şefaati altında: Yaşanabilir bir Türkiye`yi, Yeniden Büyük Türkiye`yi ve Yeni Bir Dünya Medeniyetini kurma yolunda, malıyla ve canıyla cihad etme şerefini nasip eyle Ya Rabbi Aynı inanç ve amaçla yaşayıp, sonunda sana kavuşmayı ve Cennette buluşmayı lütfeyle Ya Rabbi
Ey Aziz Ve muhterem Hocamız
Sizden Öğrendik ki:
“Ölüm Şeb-i Arus, yani Vuslat vasıtasıdır. Kabir, Rahmeti Rahmana ve Refik-i Alaya; (en Yüce Dosta) açılan ebedi saadet kapısıdır.. Allah yolunda iken hicret edenleri öldü sananlar, aldanmaktadır.. Yüksek ve Özgur Ruhlar, başka bir boyutta ve yücelik diyarında, hakiki ve baki bir hayata ulaşmaktadır.
Zatı Alinizle; ruhani ve kalbi irtibatımızı, manevi bağlılık ve sadakatimizi, ulvi aşkımızı ve alakamızı devam ettirmek üzere, himmet ve duanızı ve şefaatinizi umuyoruz ve Hz. Peygamber Efendimizin şu duasını tekrarlıyoruz:
“Allah`ım, bir göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa, bizi nefsimizin (dünyevi ve hayvani heveslerimizin) elinde bırakma”
Sadece müslümanların değil, bütün mazlumların; zulüm ve hıyanete bulaşmayan, farklı din ve düşünceden bütün insanlığın; refah, huzur ve hürriyeti için çalışmaktan alıkoyacak gaflet ve tembelliğe kaptırma
Aziz Hocamız “İslam: Halık-ı Taalaya-Yüce Yaratıcıya ta`zim ve hürmet; bütün mahlukata ise şefkat ve merhametten ibarettir” buyurduğun gerçeğe uygun yaşamayı Rabbimizden diliyor ve dualarımızın kabulü için amin demenizi umuyoruzl


GAYEMİZ BÜTÜN BEŞERİYETİN SAADETİDİR

Konferanslar Dizisi 1
16 Kasım 2005 – Ankara
GAYEMİZ
BÜTÜN
BEŞERİYETİN
SAADETİDİR
ESAM Genci Merkezi Konferans Salonu Ziya Bey Caddesi 13. Sokak No: 12
Balgat / ANKARA Web: www.esam.org.tr   E-mail: esam@esam.gov.tr

Konferanslar Dizisi 1
16 Kasım 2005 -Ankara GAYEMİZ
BÜTÜN
BEŞERİYETİN
SAADETİDİR
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
Milli Görüş Lideri
ESAM Genel Merkez Yeni Binasının Açılışında Verilen Konferans
 
Konferanslar Dizisi 1
ISBN 975-96827-1-O
© Copyright 2006, ESAM G Copyright 2006,
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
1. Baskı, Ocak 2006 (Bu baskı 20.000 adet basılmıştır)
16 Kasım 2005-Ankara
GAYEMİZ BÜTÜN BEŞERİYETİN SAADETİDİR
Prof. Dr. Necmettin Erbakan
İSTEME ADRESİ
ESAM Genel Merkezi Konferans Salonu Ziya Bey Caddesi 13. Sokak No: 12
Balgat/ANKARA Web: www.esam.org.tr   E-mail; esam@esam.gov.tr
 
İÇİNDEKİLER
Takdim………………………………………………………………………………………………………………………l
Gayemiz Bütün Beşeriyetin Saadetidir………………………………………………………………………….7
Esam Geçmişte Çok Büyük Hizmetler Başardı…………………………………………………………….10
Çalışmalarımızın Dayandığı Zihniyet Hakkın Hakimiyetini Esas Alır……………………………..13
Dört Ana Prensimiz Var……………………………………………………………………………………………16
Türkiye Nüfusunun Önemli Bir Bölümü Gençtir……………………………………………………..20
Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletleri Kurulmalı…………………………………………………23
Yer Yüzünde Barış Ve Saadeti Ancak İslam Medeniyeti Sağlar…………………………………….27
D-8 Müslümanlar Arasında Dayanışmayı Sağlayacak Bir Çekirdek Hareketidir………………29
Gelinen Nokta Emperyalizmin Azgınlaştığı Noktadır……………………………………………………33
Bu Tabiat Allah`ın Biz Kullarına Verdiği Bir Nimettir………………………………………………….37
İnsanlığı Felakete Sürükleyen Hareketlerin
Yönünü Doğru Düşünce İle Düzeltebilirsiniz…………………………………………………………40
Bugün Esam`ın Önemi Daha Da Artmıştır……………………………………………………………..43
Fikri Kirlenmeleri Önlemek İçin Yoğun Çalışmalara İhtiyaç Var…………………………………46
Paris`te Ezilenler Dinamit Gibi Patladı………………………………………………………………………48
Esam Teşhis Ettiği Sorunları Tedavi Edecek Çözümler de Üretmelidir……………………………51

TAKDİM
Bugün ESAM`ın yeni hizmet binasının açılışı vesilesiyle davetimize teşrif ettiğiniz için hepinize teşekkür ediyorum. Başta ESAM`ın kurulduğu günden beri görüş ve yol gösterici tavsiyelerini esirgemeyen, maddi ve manevi yardımlarıyla ESAM`ın çalışmalarını destekleyen T.C. 54. Hükümetinin Başbakanı ve Milli Görüş Lideri muhterem Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN`ı, Genel Başkanımız muhterem Recai KUTAN`ı, muhterem Bakanlarımızı, Milletvekillerimizi, bilim adamlarımızı, siyaset ve üst düzey yöneticilerimizi, saygıdeğer hanımefendi ve beyefendileri saygıyla selamlıyorum. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
Bilindiği gibi Cenab-ı Hak insanı kainatın en üstün canlısı olarak yaratmış ve onu diğer canlılarda bulunmayan akıl ve muhakeme gücünün yanında, hissetme, düşünme, İrade ve ünsiyet yetenekleriyle donatmıştır.
Bu güç ve yeteneklerle donatılan insanın bu fani dünyada esas görevi, “Yaratanını tazim ve yaratılanlara karşı şefkattir”. Yaratanına tazim, kainatı yaratan ve muazzam bir denge ve ahengi tesis eden Allah`ı tek ilah kabul etmek ve O`na karşı görevlerini yerine getirmektir. Yaratılana karşı şefkat ise yeryüzünde hakkı üstün tutan, ilimde doğruyu, inançta iyi ve güzeli, iktisatta faydalı ve yararlıyı, siyasette ise adaleti esas kabul eden adil bir nizamı kurarak yeryüzünde barış ve adaleti tesis etmeye çalışmaktır. Şefkat, sosyal hayatta nimet ve külfeti adil paylaştırarak sürekli kılınabilir. Şefkat ve sevginin sosyal hayata yansıması nimet ve külfetin adil paylaşılmasıyla sağlanabilir. Barış ancak şefkat ve merhametle sürekli kılınabilir.
Bütün alemlerin Yaratıcısı olan Allah, Rahman ve Rahim olarak insana ilim nimetini vermiştir. İlim, imanın ve hakkın emrine verilirse insanın hidayete ermesine ve feraset sahibi olmasına yol açar. Kainattaki muazzam denge ve nizamın anlaşılmasına yardımcı olur.
Bütün peygamberler, insanı Yaratıcı `sına tazime (Tevhide), ve yaratılanlara (mahlukata) şefkate davet etmişlerdir. Yeryüzünde hak ve adaleti tesis ederek beşeriyetin huzur ve saadeti için çalışmışlardır.
Kuvveti hak nedeni kabul eden Nemrutlar ve Firavunlar da baskı ve adaletsizlikleri yaygınlaştırarak iktidarlarına süreklilik kazandırmaya çalışmışlardır.
Dünya hayatında gündüz ve gece olduğu gibi, hak merkezli barış ve dayanışmayı esas alan barış medeniyetlerinin hakim olduğu dönemleri, baskı ve sömürüye dayanan savaş ve çatışmaya yol açan kuvveti üstün tutan tahakkümcü ve sömürgeci medeniyetlerin hakim olduğu dönemler takip etmiştir.
Milletimiz, inancı, değer ölçüleri ve tarihi birikimin şekillendirdiği hakkı üstün tutan dünya görüşüne sahip bir millettir. “Milli Görüş” dediğimiz bu zihniyetle Milletimiz Anadolu`yu  kendine yurt edindi. Bu zihniyet ile İstanbul`u fethetti. Avrupa`yı, baskı ve dayatmanın hakim olduğu karanlık bir çağdan kurtardı. Bölgemize barış ve adalet getirdi. Değişik dinlere sahip ve farklı dilleri konuşan bir çok toplumun bir arada barış içinde yaşamasına ortam hazırlayan adil bir idare İle coğrafyamızı alt asır idare etti. Bu düşünceyle geçen yüzyılın başında emperyalizme karşı yeryüzünde İlk İstiklal Savaşını kazandı.
Muhterem Hocamızın önderliğinde ülkemizde 19701ı yılların başında “Milli Görüş`ün” etrafında yeniden toplanarak hak ve adalet merkezli yeni bir medeniyetin kuruluş hamleleri başlatıldı.
Siz muhterem Hocamız, Milli Görüş hareketinin lideri olarak büyük hedefler gösterdiniz. İnsanımızı doğruluğu insanlık tarihi ve milli tarihimiz boyunca denenmiş ve başarılı neticeler alınmış Milli Görüş`ün ilkeleri etrafında top-ladiniz. Bu hedefleri anlamayanlar veya ülkemizin “Yaşanabilir Bir Ülke” ve “Yeniden Büyük Türkiye” olmasını istemeyenler, sizin önünüze akla hayale gelmeyen engeller koydular. Ama siz yılmadan sebat ile doğru bildiğiniz yolda devam ettiniz. Zaman sizi haklı çıkardı. Zaman, zalimlerin hile ve desiselerini anlaşılır hale getirdi. Bugün dünyada ve coğrafyamızda emperyalist mihrakların uyguladığı sömürgeci politikalar, sizin ne kadar haklı olduğunuzu açıkça ortaya koydu. Sizin savunduğunuz gerçekler yalnız Türkiye`nin değil, bütün İslam aleminin ve hatta beşeriyetin ö-nünü ve ufkunu açacaktır. Yakın bir gelecekte “Yeniden Büyük Türkiye`nin” önderliğinde “Yeni Bir Dünya” kurulacaktır.
ESAM, yer yüzünde barış ve huzurun, hakkı üstün tutan bir medeniyetin kurulmasıyla tesis edileceğine inanan bilim adamları, siyasetçiler, yöneticiler ve iş adamlarının bir araya gelerek kurdukları bir araştırma, geliştirme ve bilgi üretim merkezidir. Bu merkez geçmişte yaptığı hizmetlere yeni hizmetler ilave edecektir. ESAM, Türkiye`de, İslam dünyasında ve bütün dünyada barış ve adaleti tesis etmek üniversiteler ve kısaca inançta ve ahlâkta iyi ve güzeli, ilimde doğruyu, iktisatta fayda ve yararı, siyasette ise adaleti öne çıkarmak isteyen her kurum ve kişiyle işbirliği yapmak istemektedir.
ESAM olarak haftalık Çarşamba Konferanslarımıza devam edeceğiz. Bu konferanslarda sunulan tebliğleri seri halinde yayınlamaya çalışacağız. Ülkemizin, İslam aleminin ve bütün beşeriyetin karşılaştığı sorunlara çözüm üretmeye yönelik konferanslar, sempozyumlar, açık oturumlar düzenlenecek ve savunulan görüş ve tavsiyeler yayınlanacaktır.
ESAM `ı kuran, ESAM `da çalışan, ESAM`a yardımcı olan ve gelecekte maddi ve manevi destekte bulunacaklara teşekkür ediyorum. Muhterem Hocam şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da desteklerinizin ve yol gösterici tavsiyelerinizi bekler, hepinize ESAM camiası adına selam saygılarımızı arz ederiz.
Prof. Dr. Arif ERSOY – ESAM Genel Sekreteri
16 Kasım 2005- Balgat/Ankara
GAYEMİZ BÜTÜN BEŞERİYETİN SAADETİDİR
GİRİŞ
Hepinizi muhabbetle selamlıyorum ve sevgiyle kucaklıyorum.
Bugün Allah`ın lütfuyla 16 Kasım 2005 tarihinde ESAM`ın yeni binasına taşınması münasebetiyle bir araya toplandık.
Her şeyden evvel ESAM `m gayretli çalışanlarına teşekkür ediyoruz. Yeni bir binaya geçmek suretiyle yaptıkları yeni hamleden dolayı kendilerini tebrik ediyoruz. Bu hamlenin yapılmasında büyük emeği geçen ESAM `m başta Sayın Genel Başkanı Recai Kutan bey, Genel Sekreteri Arif Ersoy bey ve diğer bütün kıymetli mensuplarına ve bütün üyelerin hepsine teşekkürlerimizi isteyen bilim adamları, araştırma merkezleri, arz ediyoruz. Bu arada, Ertan Yülek bey ve Bahri Zengin beye de büyük gayretler sarf ettikleri için hassaten teşekkürlerimizi arz ederiz. Yine bilhassa bu yeni binanın temininde ve bu güzel akşamın hazırlanmasında nasıl candan çalıştığına yakinen şahit olduğumuz Mehmet Altınöz`e de huzurlarınızda teşekkürlerimi sunuyorum.
Yeni binanın çalışmaya girmesi milletimiz için ve bütün insanlık için hayırlı olsun. Bu akşam burada yapmakta olduğumuz toplantının ne kadar büyük bir mana ifade ettiğini ve önemini belirtmek için her şeyden evvel 4 noktaya kısaca temasta fayda olduğuna inanıyorum.
Bunlardan bir tanesi ESAM nedir? İkincisi bugüne kadar ESAM ne yapmıştır?
Üçüncüsü bugün hangi noktada bulunuyoruz? Niçin ESAM`in önemi büsbütün artmıştır?
Dördüncüsü ise şimdi bu yeni binaya taşındıktan sonra ESAM hangi istikametlerde hangi çalışmaları yapmalıdır?
Böylece bu yeni binaya geçişi bir atılım olarak çok önemli hizmetlerin yapılması döneminin başlangıcı olarak görüyoruz. Bunu Cenab-ı Allah`tan diliyoruz. Şimdi müsaade buyurursanız bu akşamın manasını, bu yeni binaya taşınmanın ö-nemini belirtmek için söylemiş olduğum dört noktaya çok kısaca bir bakış yapalım.
ESAM GEÇMİŞTE ÇOK BÜYÜK HİZMETLER BAŞARDI
ESAM `in önemini ve manasını biraz evvel gösterilmiş olan sinevizyonda gördük. Burada da ifade edildiği gibi ESAM Türkiye`de Millî Görüş hamlesinin başlamış olduğu 1969 yılında bu hamleyle beraber çalışmaya başlamış olan bir kuruluştur. Bu çalışmalar esnasında bugüne kadar çok büyük hizmetler başarmıştır ve ESAM `in asıl önemi sinevizyonda da ifade edildiği gibi Türkiye`nin en eski, köklü ve ciddi araştırma kuruluşlardan birisi olmasının yanında Millî Görüş çalışmalarının düşünce merkezi olmasıdır. Her şeyden evvel Milli Görüş hareketi ilk olarak ESAM`la beraber başlamıştır. Çünkü Cenab-ı Allah`ın insanlara imandan sonra en büyük nimeti imanın emrindeki akıldır. Akıl insanların düşünme ve araştırma kabiliyetinin vesilesidir. İnsanların hidayet, feraset ve dirayet sahibi olmalarının vesilesidir. Bu sebepten dolayıdır ki biraz evvelki sinevizyonda yine belirtildiği gibi “akılsız başın cezasını ayaklar çeker” atasözü çalışmaların mutlaka düşünceyle Allah`ın verdiği bu nimetle (akıl ile) beraber yürütülmesinin önemini belirtmektedir.
Dolayısıyla şuurlu Millî Görüşçüler işe başlarken, hamlelerini başlatırken siyasi aksiyonla beraber fikri çalışmaları da birlikte başlatmanın şuurunu ortaya koymuşlardır. ESAM o günden bugüne kadar otuz altı yıldır çalışıyor. Bu çalışmalarda üç ana hedef ESAM için esas alınmıştır.
Bunlardan bir tanesi, Millî Görüş`ün ihtiyaç duymuş olduğu ilmi araştırmaları yapmak veya çeşitli kuruluşlarla koordineli çalışmak sureti ile onların da katkılarıyla bu araştırmaları hedeflerine ulaştırmaktır.
İkinci bir önemli görevi, Türkiyemiz`deki başta üniversiteler olmak üzere bütün araştırma müesseselerini, araştırma gruplarını ve araştırıcıları kucaklayarak bir topluluk meydana getirmek ve onların şuurlu çalışmalarına, koordinasyon içinde yardımcı olmaktır. Vatanını ve milletini seven bir kuruluş olarak “israf haramdır” ilkesi çalışmalarımızda ölçümüzdür.
ÇALIŞMALARIMIZIN DAYANDIĞI ZİHNİYET HAKKIN HAKİMİYETİNİ ESAS ALIR
Dolayısıyla Ekonomik Araştırmalar Merkezimizin ülkemizdeki diğer araştırma merkezlerindeki şuurlu çalışmalarına yardımcı olması onun inancının ve şuurunun bir gereğidir. Çünkü araştırma çok büyük bir nimettir. Bunun İsraf edilmemesi lazım. Kurulmuş olmak veya çalışıyor olmak bir şey ifade etmez. Çalışıp da ne üretiyorsun, hangi gayeye hizmet ediyorsun, şuurun var mı? Asıl önemli olan bu hususlardır. Bu önemli hizmetin yapılmasında ESAM`a büyük görev düşmektedir. Hem kendisi çalışmaları için, hem de Türkiye`deki bütün araştırma müesseseleri için ve araştırıcılar için.
Üçüncü bir önemli konu ise ESAM aynı zamanda Türkiye`deki bütün araştırma merkezlerini tanıtmalı ve nasıl araştırıcıları kucaklıyor ise araştırma gruplarını da kucaklamalı ve onların koordinasyonunu temin etmeye çalışmalıdır. İşte böylece ESAM kendisi araştıracak, araştırmacıları yönlendirecek araştırma kurumlarını kucaklayacak ve yönlendirecektir. Bu maksatla 36 yıldır bu gaye ile çalışıyor. Bu çalışmaların ana hedefi nedir? Bu çalışmalar yeryüzünde hakkı üstün tutan bir zihniyetin hakim olması, bütün insanlığın saadeti için yapılıyor.
Bu çalışmalar üç ana hedefin gerçekleştirilmesi için yapılıyor. Bunlar, “Yeniden Büyük Türkiye`nin” kurulması, `Yaşanabilir Bir Türkiye`nin” kurulması, Yeni Bir Dünya`nın “kurulmasıdır. Her ne kadar ayrı ayrı hedefler gibi görünse de bunların hepsi bir bütündür. Çünkü yeni bir dünyanın kurulması, “Yeniden Büyük Türkiye”nin kurulmasına bağlıdır. “Yeniden Büyük Türkiye`nin” kurulması ise “Yaşanabilir Bir Türkiye`nin” kurulmasına bağlıdır. Bu bir bütün pakettir. Bu paketin hepsi ESAM `m ana gayeleri içinde olmuştur. Çalışmalar bu ana gayeyi gerçekleştirmek için yapılmıştır. Hepimizin bildiği gibi, Millî Görüş yola çıktığı zaman ana prensiplerini 36 yıl evvel ortaya koydu. Biz bu prensipleri 36 yıl önce söylemişizdir ve bu hepimizin ezberindedir.
DÖRT ANA PRENSİMİZ VAR
Dört ana prensibimiz vardır.
Bunlardan birincisi “ahlak ve maneviyattır”.
Bu ilke en önde gelen bayraktır.
İkincisi “Şahsiyetli Dış Politika” güdülmesi. Türkiye`nin uydu değil lider ülke olması. Başkalarına üstünlük taslamak için değil, bütün insanlığın beklediği özlediği hakkı üstün tutan dünya nizamının kurulması için Türkiye`nin güçlü bir ülke olması gerekiyor da onun için.
Üçüncüsü “Müstemleke Tipi Bir Kalkınma” değil, lider ülke kalkınma modeli esastır. Bunlar yıllardan beri Milli Görüş çizgisindeki 5 ayrı partinin seçim afişlerinde temel sloganlar olarak millete duyurulmuş olan ana hedeflerdir.
Dördüncüsü ise, “yeryüzünde ifsadın önlenmesi ve Türkiye`nin ve bütün insanlığın saadeti için çalışmaktır”.
Bunları böyle söylüyorsunuz da gerçekten ne yaptınız diyen insanlara söyleyecek çok sözümüz var. ESAM 1969`da kuruldu. Türkiye o zaman AET ile Ankara Anlaşması`nı imzalamıştı. Bu anlaşma Türkiye`yi müstemleke yapmak istiyordu. Biz hayır diyerek Yeniden Büyük Türkiye için çalışmalar yaptık. Türkiye yeniden dünyanın öncüsü olacak. Siz ne yaptığınızın farkında mısınız? Türkiye`yi Avrupa`ya müstemleke yapmaya çalışıyorsunuz. Bu yanlış zihniyete karşı isyan daha 1969`da başlatıldı.
O dönemde imzalanan Ankara Anlaşmasıyla millet narkozlanmaya çalışılıyordu. ESAM bu anlaşmayı imzalayanlara hitaben “gelin buraya, şu yaptığınız anlaşmaya bakın” dedi. Bu anlaşma ile Türkiye adeta müstemlekeleştirilmektedir. Teferruatına girmeyeceğim. Bir tek ESAM `m yaptığı tespiti size söyleyeyim: Anlaşmaya bir madde koymuşlar. 22 senede gümrükler eşitlenecek, ortadan kaldırılacak. Peki nasıl kaldırılacakmış? Bunun kaldırılması için Türkiye her sene 22`de 1 nispetinde takriben yüzde 5 olarak her sene gümrüklerini indirecekmiş. Avrupa`dan ithal ettiği mallara karşı ve aynı zamanda da Avrupa`dan ithal etmiş olduğu malların miktarını da 1967 yılındaki ithalat listeleri esas alınmak üzere yüzde 5 oranında arttıracakmış. Ne demek bunun manası? Bunun manası, siz sanayileşmeyeceksiniz, siz bize bağlı bir ülke olarak kalacaksınız. Neden? Çünkü biz 1977 yılında hükümetteydik ve Türkiye`ye 80 bin traktör ithal edildi, biz bir yandan traktör sanayini kurarken, tarımın gelişmesi için sanayinin kurulmasını bekleyemezdik, dışardan ithal ettik 70 bin-80 bin traktör. Şimdi siz bunu baz alacaksınız, her sene yüzde 5 daha fazla ithal edeceksiniz, ne münasebet Bunu biz yapacağız, biz ihraç edeceğiz; ithal etmeyeceğiz. Niye bunun ithalatını kolaylaştırmak için her sene yüzde 5 gümrüğünü indirecekmişiz? Neden bu böyle imiş? Gümrükleri birleştirelim, indirelim. Hay hay. Biz Türkiye`nin sıhhatli bir şekilde güçlenmesini istiyoruz. 22 yıl sonra gümrüklerin sıfır olmasına razıyız ama bir şartımız var: Bunu neye göre yapacağız?.. Siz önce sanayi mamullerinde gümrükleri indirin, diyorsunuz. Hayır, biz diyoruz ki; tarım mamullerinde indirelim. Önce domateste gümrükleri yüzde 5 indirelim bakalım… Bizim ihraç edeceğimiz mallarda indirelim, bizim ihracatımız gelişsin. ESAM o gün milletin aldatılması propagandalarının karşısına çıkmış; “hayır” demiş. “Milli Görüş sizin bu gidişatınızı kabul etmez, bu Türkiye`yi müstemlekeleştirme hareketidir, bu kabil anlaşmaları kabul etmiyoruz, tasvip etmiyoruz, bunları yaptığınız için ülkeye iyilik yapmadınız” denmiştir. Ve buna dayanarak Meclis`e Millî Görüş`ün ilk gensorusu verilmiştir. Ankara Anlaşması hakkındadır bu gensoru. Ve bu gensoru vasıtasıyla Millî Görüş, Meclis`te milletimize böylece açık bir şekilde fiilen icra edilmek üzere gösterilmeye başlanmıştır. Bunlar büyük hizmetlerdir.
Daha yolun başında uçuruma, bir felakete giderken bugün içine düşülmüş olan felaketi, 36 sene önce, 40 sene önce Millî Görüş işaret etmiştir. Hayır, bu yanlış tarafa gitmeyin, Millî Görüş`ü esas alın, Türkiye`yi müstemleke yapmayın… işte ESAM bu görevleri yapmış bir müessesedir.
TÜRKİYE NÜFUSUNUN ÖNEMLİ BİR BÖLÜMÜ GENÇTİR
Bir yandan sömürgeleşmeyelim diye, lider ülke olalım diye bu çalışmalar icra edilirken, öte yandan millet daima aldatılmıştır. Denmiştir ki; efendim, biz ırkçı, emperyalist güçlerle iyi geçinmezsek (hâlâ aynı propagandayı yutturmak isteyenler var) eee, o takdirde kendi gücümüzle ayakta duramayız, ekonomimizi yürütemeyiz, yaşayabilmek için onlara muhtacız, onlarla iyi geçinmeliyiz. ESAM, Millî Görüş bu yanlış zihniyete de daha ilk günden karşı çıkmış, ne münasebet, niçin kendi imkanlarımızla ayakta duramayacakmışız demiş ve “Ekonomide Milli Çözüm “çalışmalarını yürütmüştür. Uzun yıllar Türkiye`mizin hangi zenginliklere sahip olduğunu ve bunlardan gerçekleştirilecek projelerle ne büyük gelirler elde edileceğini gösteren konferanslar serisi başlatılmıştır. Burada bu konferansları hatırlayanlar vardır. Bu konferanslarda, “Ekonomide Milli Çözüm” üzerinde durulmuştur. Türkiye`ye Cenab-ı Allah`ın bütün ülkelere nazaran vermiş olduğu 7 müstesna nimet açık bir şekilde millete anlatılmıştır. Biz Allah`ın en büyük nispette genç nüfus verdiği bir ülkeyiz. Şu nimetleri tanıyın. Bundan başka, bütün dünyanın merkezindeyiz. Bundan başka, eşsiz bir tarihe sahibiz. Bundan başka, en kıymetli madenlerin sahibiyiz. Bundan başka, en geniş ormanların sahibiyiz. 7 türlü iklime sahibiz, her türlü tarıma elverişli imkanlar Türkiye`de mevcuttur. Bütün bunlar bir bir hangi projeler uygulandığı zaman, hangi büyük milli gelire katkılar yapılabilir, projeler halinde anlatılmıştır. 40 proje halinde kitabımız hâlâ ortadadır. Projeler halinde gösterilmiştir. Niçin? Önce 75 milyona inandırmalıyız ki, sakın ha bu taklitçilerin, bu işbirlikçilerin narkozlamasına aldanmayın. Biz pekala kendi gücümüzle ayakta dururuz, pekala güçlü bir devlet oluruz. Tam tersine, aldanıp da onlara tabi olduğumuz zaman sömürülürüz, uşak oluruz ve sürünürüz. ESAM işte 40 sene öncesinden, Ekonomide Milli Çözüm çalışmalarını, bu ana maksadı, bu büyük hizmeti yapmak için yürütmüştür ve bunlar hususunda senelerce çok önemli adımlar atılmıştır. Bunlar sadece ESAM çalışması olarak kalmamış, 1974-1978 arasında kurmuş olduğumuz 3 hükümette ve 1996-1997 yıllarında kurduğumuz 54`üncü Cumhuriyet Hükümeti`nde aynı zamanda ekonomide milli çözüm esasları uygulanmaya konmuş ve fiilen Türkiye`nin sanayileşmiş bir ülke olması, insanlarının en büyük gelir seviyesine sahip olması ve hiçbir zaman dış güçlere muhtaç olmadan kendisinin kuvvetli bir ekonomiye sahip olabileceği fiilen gösterilmiştir. ESAM bunun fikir babalığını yapmış, hükümetler de bu Millî Görüş fikirlerinin uygulamalarını yaparak hem delilleriyle fikir olarak, hem de uygulamasıyla bu gerçekler milletimize gösterilmiştir.
Diğer yandan, size şimdi iki tane istikamet söyledim. Bu istikametlerden bir tanesi, dedim ki; millet sömürgeleştiriliyor, bu istikamete gidilmemeli, bunun ilk farkına varan ESAM `dır. İkincisi; sakın aldanmayın. Başkalarına köle olmaya mecburuz, propagandasının hiçbir kıymeti yoktur. Biz kendi gücümüzle ayakta durabiliriz, bu çalışmalar yapılmıştır.
MÜSLÜMAN ÜLKELER BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİ KURULMALI
Peki öyleyse bizim hangi istikamete gitmemiz lazım, işte bunun için de “Müslüman Ülkelerle İşbirliği” çalışmaları istikametinde çok önemli çalışmalar yapılmıştır. Bizim gitmemiz icap eden istikamet budur denmiştir ve bunun bütün gayretli adımları atılmıştır. Demin sinevizyonda gösterildi. Herkes biliyor ki daha 40 sene önceden yeryüzünde barış ve huzurun temini için başkalarını ezmek için değil, ezilmeleri önlemek için. Tıpkı Osmanlının ve Selçuklunun bin yıl yaptığı gibi bugün de yine “yeryüzünde bütün insanlığın huzur ve barışın teminatı için 5 adımın atılması lazımdır” sözü 40 sene önce söylendi. Bir an önce Müslüman Ülkeler Birleşmiş Milletleri kurulmalıdır. Ne demek bu? 60 tane bağımsız Müslüman ülke ve 140 tane başka idarelerin altında yaşayan Müslüman toplulukların hepsinin temsilcisini ihtiva eden bir Birleşmiş Milletler kurulmalıdır. Böylece yeryüzündeki 1,5 milyar Müslüman`ın tek bir kuvvet olarak ağırlığını dünya siyasetine koyması sağlanmalıdır ve bugünkü yanlış kurulmuş olan Birleşmiş Milletlerin yerine Adil Düzene dayanan yeni bir Müslüman Birleşmiş Milletler Teşkilatı hakkı üstün tutan zihniyete dayalı olarak kurulmalı; insanlara faydalı, doğru ve adil hizmetler yapmalıdır. Bu kuruluş beşeriyete hizmette örnek olarak gösterilmelidir” denmiştir daha o zaman. Çünkü bugünkü Birleşmiş Milletler, 1. Avrupa Konferansı olarak toplanan Yalta Konferansımdan sonra kuruldu. Bir bakıma bir galipler kurulu olarak kuruldu.
Bir yandan demokrasiden, insan hak ve hürriyetlerinden dem vurarak bunu kurdular. Öbür yandan bir Güvenlik Konseyi olarak biz galip ülkeler burada veto hakkına sahip oluyoruz. Bizim istemediğimiz şey yapılmayacak. Bu nasıl Birleşmiş Milletler? Nasıl demokrasi bu? Nasıl bir insan haklan bu? Onun için de bu Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulduktan bugüne kadar hiçbir işe yaramamıştır. Dünyadaki hiçbir zulmü önlememiştir. Çünkü kuruluşu yanlıştır. Çünkü dünyanın kurtuluşu Batılıların eline bırakılamaz, işte bunları fiilen göstermek için bak Birleşmiş Milletler nasıl olmalıdır diye Müslüman ülkeler kendi Birleşmiş Milletlerini kurmalıdır.
Avrupa Birliği gibi sömürü ekonomik topluluğun yerine, adil bir düzene dayanan ekonomik topluluğu Müslüman ülkeler kendi aralarında kurarak örnek teşkil etmeli ve kendi aralarındaki işbirliğini arttırmalıdır. Ondan sonra Müslümanlar kendi para birimine geçmelidir. Yeryüzünde hakkın ve adaletin korunması için kendi NATO`sunu kurmalıdır. Şimdi bugünkü NATO İslam`a karşı çalışıyor. O zaman da komünizme karşı sizi koruyacağız diye kurulmuş olmakla beraber hep kuvveti üstün tutan bir zihniyetin temeli esas alınarak kurulmuştur. Temel çekirdek yanlıştır. Bunların yerine “hayır bütün insanlar eşittir, herkes bu dünyada adil bir düzen içerisinde yaşamalıdır” fikrini koruyacak olan Osmanlı ve Selçuklunun tarihte yapmış olduğu görevi yapacak olan “Müslüman Ülkeler Savunma ve İşbirliği Teşkilatı” nın kurulması esas alınmıştır. Bu işbirliği teşkilatı ne yapacak, bütün Müslüman ülkelerin savunma araç ve gereçlerini normlaştıracak, bunları kendisi üretecek ve böylece 1,5 milyarlık bir âlemin müşterek gücüyle Osmanlı ve Selçuklunun yaptığı gibi yeryüzünde hak ve adalet korunacaktır.

YER YÜZÜNDE BARIŞ VE SAADETİ ANCAK İSLAM MEDENİYETİ SAĞLAR
UNESCO`nun yerine gerçeği kurulmalıdır. Şimdi bugünkü UNESCO, “biz kültürleri geliştirmek için kurulduk” diyor. Kurdunuz da ne yaptınız? Bir eserini inceliyorsunuz baştan sona kadar firavunları methediyor. Mısır en büyük medeniyetmiş. Ne medeniyeti? Eski Mısır medeniyeti, kuvveti üstün tutan ve ilahlık iddia eden zalim despotların medeniyetidir. Bu medeniyet, insanlığa felaketten başka bir şey getirmemiş bir zulüm düzeniydi. Bu zulüm düzenini methederek hangi kültüre hizmet edeceksiniz. Eski Roma`yı ve Yunan`ı almış bunları tanıtıyor. Bunların kazılarını gösteriyor ve bunları methediyor, “bunları örnek alın” deniyor. Sen muzır bir kuruluşsun. Niçin? Çünkü bunlar kuvveti üstün tutan kuruluşlardır ve bunların örnek alınması insanlığı sadece vahşete sürükler de onun için. Bunu Batılı kafa anlamaz. Bu iyi niyetli hareketin elbette Milli Görüş tarafından ortaya konulması lazımdır. Elbette bundan dolayı ESAM 36 yıldan beri bu söylediğimiz 5 tane adımın atılması hususunda gereken fikriyatı yaptığı gibi bunların gerçekleşmesi için de uzun yıllar çalıştık.

D-8 MÜSLÜMANLAR ARASINDA DAYANIŞMAYI SAĞLAYACAK BİR ÇEKİRDEK HAREKETİDİR
29 Mayıs İstanbul`un Fethi gününün arkasından Müslüman ülkelerin kıymetli devlet adamları, ilim adamlarıyla beraber işbirliği toplantıları yaparak bu fikirlerin her tarafa yerleşmesi için gayret edilmiştir. Bunlar paha biçilmez değerde büyük hizmetlerdir. Bu hizmetlerin yanında aynı zamanda bilindiği gibi D-8`lerin de tanıtılmasına çalışılmıştır. Yine bu istikamette D-8`ler hepimizin bildiği gibi yeni bir dünya kuruluşu olmak üzere küresel çapta en üst düzeydeki bir kuruluştur. Yeni bir dünya kuruluşudur. Burada 8 tane Müslüman ülke bir araya gelmiş, çekirdek oluşturulmuş. 1 milyarlık bir nüfus meydana getirilmiştir. Bu bir çekirdektir. Yola çıkmış, çekirdeği teşkil etmiştir. İşbirliğine başlamış, projeleri taksim edilmiş ve kolları sıvamıştır. Bunun arkasından 2. hedefimiz vardı. Bunlar, bütün Müslüman ülkeleri ve ezilen ülkeleri yani Rusya`sı, Çin`i, Hindistan`ı dahil 5 milyar ezilen sömürülen insanın hepsini biz adil bir dünya düzeni etrafında toplayacağız, prensibinden hareket edilmişti.
Peki, bir araya gelecek, daha sonra ne yapacaksınız? Bizim gayemiz sadece 5 milyara değil. 6 milyar insanın hepsine hizmettir. O takdirde kendini gelişmiş sayan ülkeleri de bu sefer bir yuvarlak masa etrafında toplayacağız.
Onlara, “Oturun bakalım buraya, yeni dünya sizin kuvvet ve prensiplerinize göre değil, adil düzen prensiplerine göre kurulacaktır1` diyeceğiz. “Herkes saadet bulacak” diyeceğiz ve buna uymak için de gereken müeyyideyi elimizde tutacağız. Çünkü bunlar laftan anlamazlar. Müeyyidesiz bunlara bir iş yaptırmak mümkün değildir. İşte yeni dünyanın adil esaslara göre kurulması prensibi gözetilerek D-8`ler kurulmuştur. Bunların hepsinin fikriyatı için ESAM`in sayısız katkıları olmuştur. Bundan sonra 3 ana istikamet var. 3 istikameti bir kez daha özetliyorum.
Bunlardan birincisi, demin de ifade ettiğim gibi ESAM `m ilk özel çalışması sömürgeleşmeyeceğiz. Yani Avrupa Ekonomik Topluluğu çalışması bir ana fikrin tatbikatıdır. Lider ülke olacağız.
İkinci husus, ana istikamet ise biz mutlaka emperyalist güçlere köle olmak mecburiyetinde değiliz. Ekonomide milli çözüm vardır. Kendi gücümüzle kalkınmak mecburiyetindeyiz.
Üçüncü husus, gidilecek yol, Avrupa Birliği`ne kul, köle olmak değil, önce İslam birliğini kurmak, D-8`ler vasıtasıyla yeni bir dünyayı kurmak yoludur.
Bu istikametlerde çalışma yapılırken çok önemli bir istikamet ise Yeni Bir Dünya düzeni nasıl kurulacak? Bunun için de uzun yıllar adil düzen çalışmaları yapılmıştır. Yeni dünya düzeni 6 milyar insana saadet getirmek üzere adil bir düzene dayanmak üzere yapılmak mecburiyetindedir. Başka türlü saadete erişilemez. Bu düzen nasıl bir düzen olmalıdır? Günümüzde bu nasıl uygulanacaktır? İşte ESAM bu noktada elinden gelen çalışmayı yapmıştır. Görülüyor ki birçok araştırma kurulu vardır.

GELİNEN NOKTA EMPERYALİZMİN AZGINLAŞTIĞI NOKTADIR
Görülüyor ki birçok araştırma kuruluşu çok iyi niyetle, gayretle çalışmaktadır. Ama ESAM, bütün bunların üstündedir ve hepsini kucaklamıştır. Bu çalışmalar yürütülürken, bugün yeni bir döneme başlamak üzere yeni binamızı açmış bulunmaktayız. Bu yeni dönemde nerdeyiz, ne yapmalıyız? Bulunduğumuz nokta nasıl bir noktadır? Bulunduğumuz nokta, bilindiği gibi yeryüzündeki ırkçı-emperyalist güçlerin 5 bin yıldan beri güttükleri amaçlarını gerçekleştirmek noktasında artık azgınlaştıkları bir noktadır.
Bunun için, birçok Müslüman ülke işgal edilmiş, görülmemiş zulümler işlenmiş ve bütün dünya kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu zihniyetle bizim kan davamız yok. Bu zihniyetle intikam hesabımız da yok. Bizim sadece bütün insanlığa saadet getirme hesabımız var. Bu saadeti getirmeye çalışırken, bir zihniyet karşımıza çıkıyor ve “Hayır Bütün insanlık değil, yalnızca biz mesut olacağız. Biz üstün ırkız, efendiyiz, diğerleri ise bizim boyunduruğumuza girecek” diyor. Biz bu zihniyeti dostane bir şekilde ıslah etmeye mecburuz ve yeryüzüne hakkın hâkim olması için çalışıyoruz. Yoksa kimseye ne düşmanlığımız, ne husumetimiz, ne de kan davamız vardır. Biz bilakis onların da saadeti içinde çalışıyoruz.
Bu emperyalistlerin zihniyeti, “ya öleceksiniz ya da kölemiz olacaksınız” şeklindedir. İşte bugün Irak`ta, Afganistan`da ve Filistin`de yapılan şey budur. Öyleyse yapılması icap eden husus, şu içinde bulunduğumuz günde, bütün insanlığa saadet getirmek İçin çok büyük bir gayretle çalışmak mecburiyetindeyiz. Çünkü insanlığın saadeti Milli Görüşledir. Millî Görüş`ün tanıtılıp yaygınlaştırılması en büyük hizmettir. Her zaman tekrar ettiğimiz bir şey vardır: Bunu insanları ikna etmek için açıkça üç kelimeyle ispat ediyoruz. Size söylediğimiz ırkçı-emperyalist zihniyetler Batı`yı ellerine almışlardır. Batı ve onun arkasındaki bu zihniyetin inanç ve medeniyetine bakıldığı zaman, bu medeniyetin saadet getiremeyeceği görülür. Bizim medeniyetimizin, Milli Görüş`ün dayandığı, yani Selçuklu ve Osmanlının dayandığı temel inanç medeniyeti ancak insanlığa saadet getirebilir. Çünkü bu inanç İslam`ın ulvi prensiplerine dayanarak teşekkül etmiş bir inançtır. Saadet de ancak bununla elde edilebilir. Hâlbuki Batı`nın temellerini Hıristiyanlık teşkil etmektedir. Neden Hıristiyanlık saadet getiremez, neden ancak İslam`la elde edilebilir? Çünkü bu medeniyetler mukayese edildiğinde üç temel taş ile mukayese edilmelidir.
Birincisi, bu medeniyetin Allah inanışı nasıldır?
İkincisi, bu medeniyetin insana bakışı nasıl?
Üçüncüsü, bu medeniyetin tabiata ve çevreye bakışı nasıldır?
Bu mukayeseyi bir cümlede yaparsak: İslam tevhid esasına dayanıyor. Tüm peygamberler bu temele dayanır. İnsanlara saadet getirecek bir medeniyetin bu kadar akli, doğal ve gerçekçi bir temele isnat etmiş olması şarttır. Buna mukabil, Batı medeniyetinin temeli ise Allah üçtür diye işe başlıyor. Bu nasıl oluyor? Allah kâinatı yaratan, yaşatan ve yönetendir. Bunun üç olması mümkün değil. Üç ise söyle, İsa aleyhisselam nereyi yaratmış? Haşa Hz. Meryem nereyi yarattı? Ruh-ul Kudüs nereyi yarattı? Hayal.
Bunlar nereyi yaşatıyor ve yönetiyorlar? Aralarında bir ihtilaf çıkarsa aralarını kim yapıyor? Bunları sorduğumuzda bu medeniyetin özünü temsil eden papazlar; “Bu sualleri sormayacaksınız. Bizim dinimiz de akıl geçmez” diyorlar. İşte bitti. Ona Allah inancın nasıl dedim, bana “aklı bırakacaksın” diyor. Peki insan inanışın nasıl diyorum, diyor ki “insan günahkar doğar”. Bizim dinimizde ise insan tertemiz doğar. Daha sonra bir takım yanlış etkilerin altında kalarak yanlış yollara sapabilir. Doğru yolda yürümesi için insanı o etkilere karşı korumak lazım. Ama onlar, “insan günahkâr olarak doğar, papazın vaftizi bile onu bu günahtan temizlemez, bütün hayatı boyunca hürriyeti olmayacak” diyorlar.

BU TABİAT ALLAH`IN BİZ KULLARINA VERDİĞİ BİR NİMETTİR
Allah inancını sordum, “aklın olmayacak”; insan inancını sordum “hürriyetin olmayacak” diyorlar. Peki çevreye ne gözle bakıyorsun diyorum, “bizim kökümüz eski Yunan`a, Roma`ya gider, o da Firavunlara gider, biz çevrenin sahibiyiz` diyorlar. Müslümanlık İse, “hayır, biz çevrenin tabiatın sahibi değiliz, bu tabiat Allah`ın bize verdiği bir emanettir”. Peygamber efendimiz (A.s) “kıyamet koparken bile bir ağaç dikebiliyorsanız dikin” diyor. Neden? Çünkü bu tabiat bize emanettir ve bizden sonraki nesillere bunu daha da verimli bir şekilde bırakmak bizim için bir ibadettir de onun için. Batılı ise eski Firavunlar gibi, “ben sahip olduğum şeyin ilahıyım, vurur kırar ve öldürürüm” diyor.
İşte bugün Filistin`de ve Irak`ta gördüğümüz şey bu temel yanlışlıktan kaynaklanıyor. Sizin medeniyetinizin temeli böyle olursa sonuçta bunlar meydana gelir. Düşünün ki bunların muharref kitabında: “Elinizdeki esirlerin kemiklerini kırın ve yok edin” diyor. Böyle bir zihniyetten, böyle bir inanıştan elbetteki insanlık saadeti doğamaz. İnsanlık saadeti, bizim milletimizin tarihinde uyguladığı ve gösterdiği gibi ancak İslam`ın ulvi prensiplerinden yararlanan bir medeniyetle sağlanabilir. Ancak Milli Görüşle tesis edilebilir. Bu sebepten dolayıdır ki, şimdi insanlık bir büyük felakete sürükleniyor bu ırkçı-emperyalistlerin elinde. Öyleyse Milli Görüş`e daha büyük bir görev düşüyor. Milli Görüş`e görev düştü mü, ESAM `in görevi de artıyor demektir.
ESAM `in ne olduğunu size anlatmak istiyorum. Yıllarca önce BM`nin Yeni Dünya Düzeni Komisyonu Başkanı Nobel ödülü sahibi Orwin Lazlo`yu Adil Düzen çalışmaları için Türkiye`ye davet etmiş, uzunca bir süre kendisiyle beraber çalışmıştık. Bu çalışmalar devam ettiği esnada, kendisi İstanbul Samatya`daki sinemada bir konferans verdi. Bu konferansta bizzat kendisi şunları söyledi:
İNSANLIĞI FELAKETE SÜRÜKLEYEN HAREKETLERİN YÖNÜNÜ DOĞRU DÜŞÜNCE İLE DÜZELTEBİLİRSİNİZ
Beni Milli Görüş`çüler davet ettiler. “Size biz adil bir düzenin nasıl kurulabileceği hakkında brifing vereceğiz” dediler. Ben bu teklifi büyük bir alaka ve memnuniyetle kabul ettim. Sebebini söyleyeceğim. Neden büyük ilgi gösterdim? Dinledim ve gördüm ki benim hayatım boyunca en ideal olarak düşündüğüm prensiplerin hepsi matematiksel bir disiplin içerisinde bir nizam olarak önüme konuyor. O gün ben yeniden doğdum ve o büyük etki altında şu salonda bulunan insanların hepsine söz veriyorum ki, bu Milli Görüş çatısındaki insanlar ne zaman isterlerse emirlerine amadeyim. Gelip her türlü katkıyı yapmaya hazırım. Ben yeniden doğdum ve çok etkilendim.
Gerçekten bütün insanlığın saadeti için, adil bir düzenin tesis edilmesi için bu ilmi çalışmaları yapmış olmak her türlü takdirin üstündedir. Neden bu teklifi yaptıklarında hemen kabul ettim, çünkü ben meteorolojideki “Schmetterling” olayını bilen bir insanım. Bundan yıllar önce çok büyük bir kasırga Avustralya`nın güneyinde teşekkül etmiş. Bu kasırga kuzeye doğru yürüyor. Şimdi Hint ve Çin`e gidecek ve milyonlarca insanın hayatına son verecekti. Her türlü enerjiyle dolmuş ve insanlığın üzerine gidiyor. Ve tüm insanlık da bunu izliyor. Herkes büyük bir felaket beklerken bir baktık ki, bu büyük kasırga Avustralya`yı geçtikten sonra Hint ve Çin`e gidecekken, yön değiştirerek yönünü okyanusa çevirerek bütün enerjisini okyanusa boşalttı ve insanlık büyük bir felaketten kurtuldu. Şimdi meteorolojistler, fizikçiler ve kimyacılar bütün bunlar seferber oldular ve bu muazzam güç, Avustralya`nın kuzeyinden gelip Asya`ya yönelip her şeyi kasıp kavurması gerekirken, nasıl oldu da yön değiştirdi de, okyanus`a tüm enerjisini dökerek yok oldu? Bunu incelemeye başladılar. Sonunda ittifakla tespit ettikleri husus şudur: Meğer tam o tarihte, Avustralya`da kelebekler bir yerden bir yere göç ediyorlarmış. Bu göç esnasında o kelebeklerin kanatlarının o hafif çırpıntıları birleşerek bu muazzam gücün yön değiştirmesini sağlamıştır.
Bütün bunları o konferans esnasında niçin anlattı? Dedi ki, fikri çalışmalar o kadar önemlidir ki, kasırga halinde insanlığı felakete sürükleyen bir çok hareketleri, bir kelebek kadar etkisi olan fikir yoluyla yönünden çevirebilirsiniz. Ben bunu bildiğim için, “size bu konuda bilgi vereceğiz” dediklerinde buna çok büyük önem verdim. Çünkü yıllardan beri BM bünyesinde Yeni Dünya Düzeni Komisyonu başkanı olarak bunlar çalışmalarımın temelini teşkil ediyor. “Belki yanlış yolda gidiyoruz ve bunları düzeltmem gerekir” dedim. Öyleyse, “bu kelebek kanatlarının hareketlerinden, bu fikir çalışmalarını dinlemeliyim dedim. Dinledim ve gerçekten ben yönümü değiştirdim” demiştir. Ne konuşuyoruz biz? ESAM, insanlığı felakete götüren büyük kasırgaların yönünü değiştirecek olan o kelebeğin ta kendisidir.
BUGÜN ESAMIN ÖNEMİ DAHA DA ARTMIŞTIR
İşte günümüzde yaşadığımız çok büyük dünya olayları yüzünden nasıl Milli Görüş her zamankinden daha büyük önem kazanmış ise, ESAM da bugün her zamankinden daha büyük önem kazanmış bulunuyor. Öyleyse binamızı da değiştireceğiz, yeni dönem çalışmalarımızda gayretlerimizi de artıracağız. Sebepler açıktır. Hadiseler apaçık gözümüzün önündedir. Onun için binayı değiştiriyoruz. Onun için vitesimizi değiştiriyoruz. Değiştirip ne yapacağız? Bundan önce üç istikamette çalışıyorduk. Neydi onlar?
Birincisi, Milli Görüş`ün ihtiyacı olan ilmi araştırmalar yapmak;
İkincisi, başta üniversiteler olmak üzere bütün araştırıcıları buluşturmak;
Üçüncüsü, her türlü araştırma müesseselerini kucaklayıp koordine edip faydalı istikamete yönlendirmek için elden gelen gayreti göstermek.
Şimdi bu üç istikamete dördüncü istikameti ilave ediyoruz; başta D-8`ler olmak üzere ezilen ülkelerin paralel kuruluşlarıyla, sadece Türkiye`dekiler ile değil, Türkiye dışındaki paralel kuruluşlarıyla en yakın koordinasyonun sağlanması için çalışmalıyız. Hep beraber barış ve adil bir dünyanın kurulması için birlikte gayret etmeliyiz. Koordinasyonun sağlanması görevi ESAM`a düşüyor. Niçin? Onlardan bunu beklemek imkânı yok da onun için. Çünkü bu haklı üsluptan bir zihniyetin Milli Görüş`ün yapabileceği bir işi, kaba kuvveti üstün tutan görüşlerin veya şuursuz görüşlerin yapmaları mümkün değil. Nimet mükellefiyeti doğuruyor.
Bu nimet ESAM`a verilmiş. Öyleyse ESAM bu mükellefiyeti taşımaktadır. Dördüncü bir istikametimiz budur. Bununla da kalmıyoruz. Bunun yanında D-8`ler başta olmak üzere ezilenlerin hepsinin yeni bir dünya kurulması fikri etrafında toplanmaları ve şuurlanmaları için çalışmalıyız.
FİKRİ KİRLENMELERİ ÖNLEMEK İÇİN YOĞUN ÇALIŞMALARA İHTİYAÇ VAR
Şuurlanma ve bunların hepsinin yeni bir dünyayı kurmak hususunda azmetmelerinin temin edilmesi. Bu fikri gayretlerle gerçekleşecek bir husustur. Öbür taraftan bunu gerçekleştirmek için bu ülkeler arasındaki siyasi, ekonomik ve aynı zamanda da teknolojik atılımları sağlayacak olan kuruluşların kurulması ve bunlara bu hedeflerin verilmesi için de ESAM`a paralel kuruluşları aynı şuura getirmemiz lazım ki onlar da kendi ülkelerinde bunları anlatsınlar. Çünkü adil bir dünyanın kurulabilmesi, bir barış dünyası, herkese saadet getirecek bir dünyanın kurulabilmesi için bugünkü kaba kuvveti üstün tutan güçlere karşı mutlaka müeyyide kullanmak lazım. Kuvveti hak kaynağı sayanlar, sözden anlamazlar.
Gerekli müeyyidenin tesisi için siyasi irade, ekonomik kalkınma, bağımsızlık iradesi ve aynı zamanda da teknolojik öncelik elde edilmesi mecburiyeti var. İşte o zaman bu müeyyideler tesirli olur. Bu gerçekleri onlara anlatmak, duyurmak ve bu yolda çalışmalarını temin etmek ESAM`ın yeni çalışma istikametinin esasını teşkil etmektedir.
Bundan başka günümüzde fikir kirlenmeleri hususunda çok yoğun çalışmalar yapılmaktadır. İnsanlarımız bir takım tabirlerle aldatılıyor. Mesela “çağdaşlık” bu maksatlı olarak uydurulmuş bir laftır. Niçin uydurulmuş? Bu kelime adına sen kendi temel esaslarından fedakârlık yapacaksın. Ne münasebet Çağdaşlığı mağdaşlığı bırak arkadaş. Bizim sana bir sualimiz var, “sen saadet istiyor musun, istemiyor musun?” Bırak kuru lafları da asıl meselenin cevabını ver bakalım. Saadet istiyorsan, o zaman o saadeti meydana getirecek olan şartlara uyman lazım. Sen çağdaş olmuşsun da ne olmuş?
PARİS`TE EZİLENLER DİNAMİT GİBİ PATLADI
Bütün gençler alkolik hale getirildi. Aile diye bir şey kalmamış. Kurmuş olduğun ekonomi sadece sömürüye dayanıyor. Bu sömürüden dolayı da işte şimdi Paris`te görüyoruz ezilen insanlar dinamit gibi patlıyor. Bunu yıllarca önce İsveçli Karlsen, İsveç Dışişleri Bakan Yardımcısı, kitabında yazdı, dedi ki: “Bakınız ben Müslüman ülkeleri tanıyorum. Müslüman ülkelerde hiçbir zaman bir bakkal gidip de Avrupa`yı işgal edeyim” diye aklından bir şey geçirmez. Ben o ülkelerde çok yaşadım, biliyorum. Ama bizim Avrupa`da gelip bizi işgal edecek diye bir korku var. Bak size açıklıyorum ey Avrupalılar Nostradamus`un o söylemiş olduğu sözlerin tefsirinin hiçbir kıymeti yoktur. Bunlar gelip de sizi
işgal edecek değiller. Ancak sizin şehirlerinizin varoşlarında bombalar var. Bunları da siz ihdas ettiniz. Çünkü bu insanlara zulüm ettiniz, haklarını yediniz. Şehirlerin kenarında yaşama mücadelesi veriyorlar. Bu zulmü de kesmeyip arttırıyorsunuz. Bunlar bir gün patlayacak, asıl bundan korkun.
Bunlar yirmi sene önce yazılan kitapta söylenmiş sözlerdir. Şimdi yirmi sene sonra söyledikleri ortaya çıkıyor. Niçin patlıyor? Adil bir düzen olmazsa, sömürü düzeni olursa elbette patlamaktan başka bir şey olmaz. Nitekim Orwin Lazlo`nun on iki tane kıyamet alameti içerisinde saydığı alametlerden bir tanesi bugün Afrika`ya tatbik edilen ekonomik sömürgeciliktir. Çünkü diyor ki, “bugün Afrika`da beş yüz milyon insan var. Bu insanların içinde iki yüz milyonu aç. Ama kırk sene sonra bir buçuk milyar insan olacak. Çünkü nüfus hızla artıyor ve bu bir buçuk milyar insanın içerisinde bir milyarı aç olacak. Bu bir milyar aç insan gelecek Avrupa`nın bütün dükkânlarının camlarını kıracak ve kıyamet böyle kopacak. Kıyamet sebeplerinden birisi de budur” diyor.
Yani ekonomideki haksızlık, sömürü düzeni, adil bir düzen kurmamış olmaktan dolayı bu patlamalara sebep olacağını Orvvin Lazlo kıyamet alametleri arasında sayıyor.
Biz ne konuşuyoruz? Konuştuğumuz şey şudur, “Bu yanlış zihniyetin teşhisini yapmak ESAM`ın vazifesidir. Buna mukabil tedavi çalışmalarını orta yere koymak da ESAM`ın vazifesidir”.
Öyleyse onlara bakınız şu meydana gelen olayın sebebi şudur diye doğru teşhis göstermeliyiz. İkaz etmek için faydalı olmak için ve bunun çaresi budur diye de doğrusunu göstermeliyiz. Efendim, ESAM`ın üzerine o kadar çok görevler yüklüyorsunuz ki, ESAM`a verilen büyük nimetler, bu görevleri yüklüyor.
ESAM TEŞHİS ETTİĞİ SORUNLARI TEDAVİ EDECEK ÇÖZÜMLER DE ÜRETMELİDİR
Şartlar bunları meydana getiriyor. Bunun için bu hususta şu sekiz istikametteki çalışmalarımızı, bu yeni binada yürütmemiz lazım.
1-  Birinci istikametimiz, bütün Milli Görüş`ün ihtiyacı olan çalışmaları yürütmek, araştırmaları yapmak bunun için tabi diğer araştırma kurumlarıyla işbirliği yapmaktır.
2- İkincisi bütün araştırıcılar, üniversite mensubu insanlarımızı hayır yolunda teşvik etmek, insanlığın saadeti yolunda teşvik etmeye, hakkı üstün tutan zihniyete teşvik etmeye gayret etmek lazım.
3- Araştırma müesseselerini aynı istikamete sevk etmek bir görevdir.
4- Şimdi D-8`ler başta olmak üzere ezilenlerin araştırma müesseselerine yönlendirmek yeni bir görevdir.
5- Kaba kuvveti üstün tutan zihniyetin yaptığı tahribatın teşhisini yapmak ESAM`ın bir görevidir.
6- Tedavi çalışmalarını yapmak ESAM`ın bir görevidir.
7-  Nasıl olacak da insanlık saadet bulacak. Bundan başka bütün ezilen ve sömürülen ülkeler içerisinde, bunların yeni bir dünya kuruluşu hakkında şuurlanmaları için koordinasyon merkezi görevi yapmak
8- Beklenen ikinci Yalta Konferansının hazırlıklarını yapmak ESAM`ın bir görevidir.
Bütün bunlar ESAM`ın çalışma istikametlerini göstermektedir. Öyleyse bulunduğumuz noktada, bütün dünya şartları, bizim hareket noktamız şefkat olduğu için, Milli Görüş`ün gayesi de hiç istisnasız bütün insanlığın saadeti olduğu için elimizden gelen çalışmaları yaparak en büyük hayrı işleyeceğiz. Nasıl 36 yıldan beri, bu gaye ile, en büyük hizmetler yapıldıysa; bu yeni binaya taşındığımız dönemde de inşallah daha büyük bir gayretle bu hizmetler yapılacaktır.
İşte bu açıklamalarla, temennilerle ve bu inanışla, ESAM`ın yeni binaya taşınmasını kutluyoruz, hayırlı olsun diyoruz. ESAM`la ilgili olarak bugüne kadar canla başla çalışanlara nasıl candan teşekkür ediyorsak, bundan sonra da aynı şekilde çalışacak olan kardeşlerimize de üstün başarılar ve muvaffakiyetler diliyoruz.
Tevfik Allah`tandır. Allah`a emanet olunuz. Esselamü Aleyküm.
Yeni bina ve burada yapılacak olan çalışmalar hayırlı olsun.

Erbakan Konuşuyor Türkiye`nin Kurtuluş Yolu


MİLLİ GAZETE

TAKDİM
AKP iktidarının güvenoyu aldığı tarih olan 28 Kasım 2002 akşamı Kanal D ekranları tarihi bir olaya aracılık yapıyordu. Sayın Uğur Dündar, Milli Görüş`ten kopan bir kadronun güvenoyu aldığı gün Milli Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan`ı Arena programına konuk ediyor, gelişmeleri bir de Milli Görüş liderine yorumlatıyordu.
Bu programda konuşulan şeyler yeni bir iktidarın eleştirilmesi tarzında değildi. Zaten henüz güvenoyu almış bir iktidarın eleştirilecek bir icraatı da söz konusu olamazdı.
O program baştan sona bir tavsiye, ikaz niteliğinde cereyan etti. Yeni işbaşına gelen kadronun başarılı olması için dua edeceklerini ve başarılı olmalarının hepimizi sevindireceğini söyleyen Erbakan, onlara bir kez daha Milli Görüş`ün ne demek olduğunu anlatıyor; neleri yaparlarsa bu milletin kurtuluşuna vesile olurlar, neleri yaparlarsa kendileriyle birlikte Türkiye`yi de perişan ederler.. Bütün bunları bir baba şefkati, bir ağabey sevgisiyle anlatmıştı.

Aradan yaklaşık 3 yıl geçti. Bu süre içerisinde Erbakan`ın uyarılarının dikkate alınıp alınmadığını değerlendirmeniz için sizlere o tarihi konuşmayı bir kez daha hatırlatmayı düşündük. Buyurun..
UĞUR DÜNDAR – İyi akşamlar sevgili seyirciler, seçimler öncesi ve sonrasında hep ilklere imza atan Arena, bu akşam da yine bir ilki gerçekleştiriyor ve uzun süredir hiçbir televizyon programına katılmayan önemli bir siyasetçiyi konut ediyor. Konuğumuz, 3 Kasım seçimlerinde Saadet Partisini destekleyen Refahyol İktidarının Başbakanı Prof. Dr. Sayın Erbakan. Hoş geldiniz Sayın Erbakan.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN (54. Hükümetin Başbakanı) -Hoş bulduk efendim.
UĞUR DÜNDAR – Sayın Erbakan, sizinle yaklaşık 10 yıl kadar önce, hayatınızın, yaşam öykünüzün anlatıldığı “İşte Hayatınız” programında bir araya gelmiştik. Şimdi, isterseniz, o programdan kısa bir Özetle başlayalım programımıza.
(1991`de yapılmış olan “İşte Hayatınız” adlı programından kesitler sunuluyor)
UĞUR DÜNDAR – Sayın Erbakan, 1991 yılında TRT stüdyolarında çektiğimiz “İşte Hayatınız” programından bir özet sunduk.
Arkadaşlarınız size takılıyorlar, herkesin bir sayfada özetlediğini, Sayın Erbakan kırk sayfada hülasa ederdi diyorlar; ama, biz o uzun programı 10 dakikaya sığdırmayı becerdik galiba.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çok iyi yaptınız, çok teşekkür ediyorum.
Tabiî, biz, bu programı hiçbir zaman unutmuş değiliz; ancak, bugün bir kere daha hatırlatmanız çok makbule geçti. Bu hususta teşekkür ederim. Kaldı ki, bu programın çok önemli bir özelliği var; çünkü, 1991 yılından sonra, bu program çok faydalı sonuçlar doğurdu. Biz kısa bir zamanda en büyük parti olduk ve ülkeye birçok hizmetler yapmamız böylece .mümkün oldu. Dolayısıyla, sizin o programınız çok uğurlu geldi. Sizin isminiz de Uğur zaten; dolayısıyla, şimdi…
UĞUR DÜNDAR – Başka liderler için de yapmıştık; ama…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, nedense bize uğurlu geldi.
Şimdi, bir kere daha bir programı birlikte yapıyoruz. Bu fırsatı verdiğiniz için çok teşekkürler ederim.
UĞUR DÜNDAR – Rica ediyorum.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ve temenni ediyorum ki, aynı şekilde bu programda milletimiz için, ülkemizin bütün evlatları için hayırlı ve uğurlu olsun.
UĞUR DÜNDAR – Sayın Erbakan, ben o programı hazırlarken dikkat ettim, girdiğiniz okulları hep birincilikle bitirmişsiniz; hatta, Teknik Üniversiteye sınavla 2 nci sınıftan başlamışsınız. Beden eğitimi sınavını yazılı yaptırabilecek kadar zeka pırıltılarıyla dolu, deha düzeyinde bir beyin, bunu daha sonra Almanya`da günün teknolojisine hâkim olan ülkede Aachen gibi çok önemli bir teknik üniversitede, leopar tanklarında kullanılan motorların hem dizelle hem de
benzinle çalışabilecek hale dönüştürülmesine ilişkin bir projeye imza atmışsınız. Bütün bu başarılardan sonra Türkiye`ye geliyorsunuz, gümüş motor, şimdiki adıyla pancar motor fabrikasını hayata geçiriyorsunuz. Türkiye`de bütün parçalan ülkemizde üretilen ilk motor fabrikası ki, halen o motorlar aynı patentle imal ediliyor. Şimdi, insan bu geçmişe bakınca… acaba diyorum, Sayın Erbakan bilim adamı olarak kalmış olsaydı, ülkesine ve insanlığa siyasetçi Erbakan`dan daha fazla mı hizmeti dokunurdu?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Tabiî, 50 yıldan fazla bir zamandır aynı muhasebeyi ben zaman zaman hep yapmışımdır.
UĞUR DÜNDAR – Yaptınız mı efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ve tabiî, Cenabı Hakka şükretmişimdir ki, O`nun lütfuyla memleketime, milletime hizmet için çok daha hayırlı bir yolu seçmiş olarak çalışmaktayım; çünkü, bir üniversitede bir profesör olabilirsiniz, Nobel ödülleri alabilirsiniz; ama, eğer ülkenizin insanı bugün olduğu gibi, açsa, sefalet içindeyse, müşkülat içerisinde, sıkıntı içerisindeyse, sizin bu Nobel ödülleriniz ne işe yarar? Bu sebepten dolayıdır ki, asıl faydalı olan, ülkesinde yaşayan 70 milyon insana hizmet edebilmektir. Allah`a şükürler olsun, biz bu yolu seçtik, Millî Görüş çığırını açtık ve Türkiye’mizin, ne zaman Millî Görüş işbaşına geldiyse hep yüzü güldü. Ne zaman bu ikinci plana atılıp, bizim taklitçi zihniyetler dediğimiz zihniyetler geldiyse, maalesef, bugünkü güçlüklere benzer güçlüklerle karşılaştı. Dolayısıyla, hayırlı bir yol seçmişiz ve hayırlı bir hizmet yapmışız.
Bizim partilerimizin kapatılması meselesinin ayrı bir programda ele alınmasında çok yarar görürüm. Bu partiler başarılarından dolayı kapatılmıştır. İlk Millî Nizam Partimiz kısa zamanda Türkiye`nin en büyük partisi olma istidadını gösterince, rakipler tarafından ve dış güçler tarafından, ortaya atılan fikirler beğenilmediği için, çeşitli etkiler, mekanizmalar kullanılmış.
UĞUR DÜNDAR – Bu, ayrı ve uzun bir konudur.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Uzun bir konudur.
UĞUR DÜNDAR – O zaman, uzun konuya girmeyelim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ancak, bütün bunlara baktığımız zaman, arkasından yeni bir parti kurulmuş. O partiyle Türkiye`ye büyük hizmetler yapılmış, Millî Nizam Partisinden sonra kurmuş olduğumuz Millî Selamet Partisi, Türkiye`de büyük ağır sanayi hamlesini geliştirdi. Türkiye`de Kıbrıs Barış Harekâtının yapılmasında en büyük rolü oynadı. Aynı zamanda, Türkiye`nin İslam Konferansına üye olmasını temin etti ve Türkiye`de bugün hasretini çektiğimiz reel ekonomiye dönüşün en büyük adımlarını attı. Biz 1974-1978 yıllarındaki hükümetteyken, Türkiye`de buğday üretimini 10 milyon tondan elimize aldık, Tarım Bakanlığı bizdeydi, 20 milyon tona çıkardık. Et üretimini 125 bin tondan aldık, 625 bin tona çıkardık. Üretim, asıl ülkenin zenginliği, bu hususlarda hiçbir dönemle mukayese edilmeyecek başarılı hizmetler yapılmıştır. Ancak, bu hizmetler artıp da bizim demokratik yoldan engellenemeyeceğimiz görüldükçe çeşitli yollara başvurulmuştur. Bunlar, bizim başarımızın birer delilidir. Nitekim, onun arkasından tekrar…
UĞUR DÜNDAR – Yani, bağımsız yargının, Anayasa Mahkemesinin cumhuriyetin temel ilkelerine dayanak verdiği kararlan, siz, önümüzü kesme hareketi olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Biz bunların bilhassa dış güçlerin, Türkiye`nin güçlenmesini istemeyen güçlerin çeşitli etkileri altında meydana gelen olaylar olduğuna inanıyoruz; çünkü, bir an için şimdi bugün düşününüz, bizim Millî Nizam Partisi kapatıldı. Nedir bunun kapatma gerekçesi? Millî Nizam Partisi kurulmadan dört sene önce, bendeniz İzmir`de bir konferans vermişim. O konferansta, İslam ve İlim adını taşıyan bu konferansta, müspet ilimlerin kurucularının, fizik, kimya, matematik İslam alimleri olduğunu anlatmışım, iki saatlik bir konferansta, dört sene önce İzmir`de Atatürk spor salonunda binlerce gencin iştirak ettiği bir yerde, özgüvenimizi artırmak için. Arkasından, parti kurulmuş. Partinin kurulmasının gerekçesini açın bakın, efendim, bu partinin gençlik teşkilatı bir kitap bastırmış, bu konferansın kitabını bastırmış. Bu konferansın kitabının bastırıldığı büyük kongrede zikredilmiş; öyleyse, bu, büyük kongreyi ilzam edermiş… Alın bunları bir okuyun… Bir düşününüz, ilimlerin kurucusu bizim ecdadımızdır adlı bir konferans bahane edilerek bir parti kapatılabilirini?
UĞUR DÜNDAR – Efendim, ben, tabiî, Anayasa Mahkemesi üyesi olmadığım için, yargıç olmadığım için, yüce mahkemenin verdiği kararlan burada tartışmak konumunda değilim. Zaten siz savunmanızı yüce mahkemenin önünde yaptınız ve yüce mahkeme o savunmanın sonucunda bu kararlan aldı. Dolayısıyla, Türkiye`nin başka meseleleri var. Şimdi isterseniz, vaktimizi ta Millî Nizam Partisine dönerek harcamayalım. Siz, biraz önce Millî Görüş`ün iktidar olduğu dönemde…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Yalnız, bu sualinizi bir cümleyle bağlamak istiyorum.
Üniversite hayatında başarılı olmuşsunuz, Avrupa`dan gelmişsiniz, Türkiye`ye ilk defa büyük bir sanayi kuruluşu gerçekleştirmişsiniz, sonra Odalar Birliğine girmişsiniz. Türkiye`de özel sektörün gelişmesi için birçok sanayi bölgeleri yapmışsınız, çok hizmetler yapmışsınız, sonra siyasî hayata gelmişsiniz. Siyasî hayattaki bütün yaptıklarımız bu aynı çizgiye paralel bir harekettir eğer bunlar incelenecek olursa ve biz, siyasî hayatta, memlekete, millete yaptığımız basanlardan dolayı demokratik yoldan önlenemeyeceğimiz için -bizim inancımız odur, belgelerle de tarih bunu yazacaktır- birtakım engellemelere maruz kalmışız; ama, bütün bu engellemelere rağmen, milletimize en hayırlı, en büyük hizmetleri yapmışız. Yani, şunu söylemek istiyorum: Allah`ın lütfuyla bu çizgi aynen devam ediyor. Şu deminki “İşte Hayatınız” programında gördüğünüz Hakkı Bey var ya, o Hakkı Bey, ben profesör olurken -o benden önce olmuştu; çünkü, yaşı benden çok büyüktür- profesörler kurulunda bir söz söylemiştir, demiştir ki, bu Erbakan, fakültemizde daha talebeliğinden itibaren bir jet ve roket gibi bütün her türlü kariyeri yapmış, üniversitemizin en parlak insanı olmuştur demiştir. Şimdi, ben, Cenabı Hakka sonsuz şükürler ediyorum, bizim siyasî hayatımız da aslında, bir gün gerçek tarih yazıldığı zaman, memlekete hizmet bakımından aynı çizginin devamı olduğu görülecektir.
UĞUR DÜNDAR – Ben, tabiî, Aachen`daki teknik üniversitede çalışma arkadaşınız olan değerli yabancı bilim adamının Prof. Geller`in konuşmasının tamamını yansıtmadık; ama, devamında, benimle aynı kanaati paylaşıyor. Diyor ki: “Ben, onun bilim adamı olarak kalmasını isterdim; ama, o, siyasete atıldı,” Tabiî, bu sizin tercihiniz. Zaten kimse size, Türkiye`yi sevmediğinizi söyleyemez, buna kimsenin de hakkı yoktur, ülke için çalıştığınız konusunda hiçbir kuşkumuz yok.
Şimdi, az önce Millî Görüş`ün iktidarda olduğu dönemlerde Türkiye`de daima olumlu gelişmeler yaşanmıştır dediniz. Eski öğrencileriniz şu anda iktidarda olduklarına göre, tabiî, bir bölümü eski öğrenciniz; demek ki, onlar da başarılı olacaklar gibi bir sonuca varabilir miyiz?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bunu çok temenni ederiz.
UĞUR DÜNDAR – Şimdi, o halde, son seçimleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Seçim sonuçlan nasıl bir tablo çıkardı karşınıza? Çünkü, yasaklı olmanıza karşın, Millî Görüş`ün adresi olarak Saadet Partisini gösterdiniz ve Saadet Partisini desteklediniz. Buna karşın, Saadet Partisi yüzde 2,49 oy alabildi. Bu durumda Millî Görüş ne oldu?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bunların değerlendirilmesini doğru yapmak lazım. Doğru hizmetler yapabilmek için, yani, iyi bir tedaviyi orta yere koyabilmek için teşhisin doğru olması lazım, bir.
İkincisi, rahmetli Necip Fazıl`ın her kıymetli sözünün yanında, bir kıymetli sözü daha olmuştur; “bir olayın gerçek tefsiri yapılmadıkça, o olay daima tazedir” demiştir. Bunun için, bu seçimlerin gerçek bir tefsirinin yapılmasında büyük yarar var.
UĞUR DÜNDAR – Sizin yorumunuza bırakıyoruz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Önce, seçime nasıl geldik? Bundan önceki seçimlerde, bilindiği gibi, birçok etkiler altında Millî Görüş yine mahallî seçimlerde en büyük parti olduğu halde, siyasî seçimlerde, milletvekili seçimlerinde ikinci parti durumuna düştü ve diğer partiler bir araya gelerek, bizim 54 üncü Hükümetimizin arkasından bir hükümet kurdular. Herkesin ittifak ettiği ve 54 üncü Hükümet esnasında çıkan bütün yayınların da tasdik ettikleri gibi, 54 üncü Hükümet, hakikaten, ülkeye altı yedi ay içerisinde son derece kıymetli hizmetler yapmıştır. Halka refah getirdi, Türkiye`nin ekonomisini düzeltti, denk bütçe yaptı, yeniden büyük Türkiye hazırlıklarına başladı.
UĞUR DÜNDAR – Ve bu arada büyük gerilimler de yaşandı ve 28 Şubat sürecine kadar…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bunların hepsi, demin söylediğim gibi, aslında, birtakım dış güçlerin, Türkiye`nin güçlenmesini istemeyen güçlerin etkileriyle meydana getirilmiş olan sonuçlardır. Bu sebeple, bunların hepsi bir kısım medya tarafından ortaya atılmıştır.
UĞUR DÜNDAR – Şurada bir parantez açabilir miyim efendim: 28 Şubat, sonuçta Millî Güvenlik Kurulunun aldığı bir karardı, askeri ağırlıklı bir karardı.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hiç nefesinizi yormayın. Sayın Çevik Bir şimdi diyor ki: “Bizi medya dolduruşa getirdi.”
UĞUR DÜNDAR – Hayır, ben şunu söylemek istiyorum: Silahlı Kuvvetlerin ülkenin başarısızlığa gitmesini isteyeceği gibi bir düşünceye asla ve asla sahip olmadığınızı…
Prof, Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, hayır, kesinlikle, kesinlikle.
Biz, Millî Görüş diyoruz, Türkiye’mizde Millî Görüş`ün en sağlam sahibi Silahlı Kuvvetlerimizdir. Dolayısıyla, Silahlı Kuvvetlerimizin ülkenin geriye gitmesi değil, ileri gitmesi için herkesten fazla çalışan kuvvetlerdir. Bunu bir iltifat olsun diye söylemiyorum, samimi inancım böyledir. Şimdi, dolayısıyla, ama, bak, Çevik Bir “efendim, o zaman medya bizi dolduruşa getirdi” diyor, kendisi söylüyor. Silahlı Kuvvetler büyük bir camiadır, büyük bir…
UĞUR DÜNDAR – Asker, medyanın dolduruşuna gelebilecek bir duruma düşmezler.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Askerin içerisinde pek çok insan var. Hepimiz insanız. Pek çok insan var. Herhangi bir insan bunun etkisi altında kalabilir; işte, gelip itiraf ediyor, şimdi söylediği söze inanıyoruz biz ve söylediğimiz gerçekler de teyit ediyor. Ama, bunları bir kenara koyalım.
Önemli olan milletimiz. Bu millet 54 üncü Hükümet zamanında görülmemiş bir parlak dönem yaşadı kası zamanda, altı ayda ki, başka bir fırsatla, konumuzun ilerisinde bunu tekrar orta yere koyacağım. Şimdi, sadece kısaca geçiyorum. Arkadan, Türkiye, işte bugüne kadar beş yıl nasıl bir dönem yaşadı, gördük. Şimdi, ben nereye gitsem Türkiye`de, bir yaşlı hanımı görüyorum “Allah sizden razı olsun Hocam; ben emekliyim, dulum, sizin zamanınızda benim maaşıma 60 milyon lira bir zam yapmıştınız, bugün ekmek yiyorsam, o yaptığınız zam yüzünden yiyorum” diyor. Yani, hâlâ bizim hizmetlerimizle millet ancak ayakta duruyor diyebiliriz. Arkadan gelen dönem, Türkiye`yi bir yangın yerine çevirdi ve sonuna kadar da kalacağım dedi; fakat, buna rağmen bu gerçekleşmedi. Neden; işte bilhassa belirtmek istediğim dış güçler, hükümetin birtakım icraatını kendi maksatlarına uygun görmediler.
Konumuz ne bizim; bizim konumuz, şimdi arkamızdan gelenler Türkiye`yi bir yangın yerine çevirdiler, ille de kalacağız diyorlardı. Onlara kalsaydı kalacaklardı; fakat, dış güçler diye bir faktör var, onların, kendilerinin planlan var. Biz, ille Irak`ı Türkiye`nin yardımıyla işgal etmeliyiz. Kıbrıs`ı Yunanistan`a vermeliyiz. Türkiye güçlü olmamalı Ortadoğu`daki planlarımız için. Ortadoğu petrolüne biz sahip olalım ve Ortadoğu`da İsrail tek kuvvet olsun. Bunu isteyen dış güçler var. Aynı güçler, Türkiye`nin Avrupa Birliğine girmesi hususunda da Türkiye`nin kendi haklarını koruyarak girmesini değil, her şartı kabul ederek girmesini istiyorlardı.
UĞUR DÜNDAR – Kıbrıs`a, Irak`a ve Avrupa Birliğine tek tek geleceğiz. Şimdi, son seçim sonuçlarını değerlendirirseniz, sizin yorumunuzu merak ediyoruz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Estağfurullah, tabiî.
Seçime gelirken, bu dış güçler dediler ki, bu hükümet Kıbrıs`ta, Irak`ta bizim istediğimizi yapmıyor. Sayın Ecevit bunları kabul etmedi. Bundan başka, o MHP var ya, bu Avrupa`ya bizim istediğimiz gibi girme şartlarım kabul etmiyor. Öyleyse, biz bu hükümeti değiştirelim, bütün her türlü imkânımızı kullanalım. Karar oradan çıktı. Nasıl patlak verdi bu? Yine oradan buraya gönderilmiş olan Sayın Derviş “efendim, erken seçim tarihi belirlensin diye bir söz attı orta yere.” Hep beraber, hükümet, ille biz nisan 2004`e kalacağız dediği halde, bir plan mucibince orta yere bir söz atılıyor. Bunu sonradan Sayın Ecevit ve Bahçeli, hepsi teyit ettiler. Bu sözün atılması üzerine, Sayın Bahçeli şöyle düşündü: “Bir seçime gidilecek nasıl olsa; ama, bu seçime giderken, böyle bir sebepten dolayı biz hükümet dışında bırakılmış olarak gidersek, bu görüntü bizim işimize yaramaz. Öyleyse, bu seçimi hemen yapalım, 3 Kasımda yapalım. Bunun fikir babası oldu, orta yere attı. Takdiri ilahî, diğer partiler bunu istemedikleri halde, seçimden kaçıyor gözükmemek için, ister istemez bunu kabul ettiler. Böylece, seçime gidildi. Bu şekilde yapılmış olan bir seçimde, millet yanıyor, tutuşuyor, Türkiye büyük tehlerin içerisinde ve aynı zamanda da içeride birtakım huzursuzluklar var insan haklarına aykırı davranışlardan dolayı. Bundan dolayı tedirgin olmuş olan millet, seçimi bir cankurtaran simidi olarak gördü. Bu gidişattan kurtulmalıyım dedi. Aç insanlar öfkesini orta yere koydu. Bu seçimde en önemli faktör, bir öfke faktörüydü.
UĞUR DÜNDAR – Ekonomik krizin faturasını en ağır şekilde omuzlarında hisseden geniş kitleler tepki gösterdiler.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ülkede 15 milyon insan işsiz, 20 milyon insan aç, 30 milyon insan fakirlik sınırının altında. 50 milyon insan insan gibi yaşamıyor.
UĞUR DÜNDAR – 15 milyon insanın işsiz olduğunu söylersek biraz abartmış oluruz efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, abartmayız; çünkü, bugün ,bizim köydeki insanlarımızın hepsini işsiz saymak lazım gelir. Çünkü, bizim 40 milyon insanımız köyde yaşıyor. Dünyanın her yerinde aynı üretimi nüfusun yüzde 5`i yapıyor. Bunun fazlası orada lüzumsuz…
UĞUR DÜNDAR – Hayır, istatistikler ekonomik krizden sonra 2,5 milyon insanın işsiz kaldığını gösteriyor.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Köyde geçinen insanın çalışabilir…
UĞUR DÜNDAR – İşte onlarla birlikte açlık sınırında olan insan sayısının 12 milyon civarında olduğu söyleniyor.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Türkiye`de, bugün, gizli işsizlik dediğimiz büyük işsizlik vardır. Bizim özlediğimiz, Yeniden Büyük Türkiye`de, köydeki bütün üretimi çok daha az nüfus yapacak, oradaki insanlar sanayide çalışacak ve böylece, o insanlar gerçekten iş sahibi olmuş olacaklar. Böyle realist bir hesap yaparsanız, bu rakamların söylediğiniz rakamların çok üstünde olduğunu görürsünüz.
UĞUR DÜNDAR – Bunlar sizin tespitleriniz, böyle değerlendirelim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, bizim tespitlerimiz.
Şimdi, Türkiye böylesine bir durumun içerisinde düşürüldü. Bu durumda, bu öfkeyle bir patlama oldu. Şimdi, seçimin sonuçlan ortadadır. Bu seçimin sonuçlarına en büyük etken, bilhassa bütün parayı faize götürecek şekilde bir IMF politikası takip edilmesidir. Nitekim, seçim esnasında bütün milletten biz “kahrolsun IMF” sloganını Türkiye`nin her yerinde işittik. Neden; çünkü, köylüye “ekmeyeceksin” diyeceksin, yardım yapılmayacak, işçiye para vermeyeceksin, memura para vermeyeceksin… Bunlar hep IMF talimatı olarak geldi ve yıllarca millet bunun altında inim inim inledi. Millet inliyor; bir tepki duyuyor. Bu duymuş olduğu tepki nedir: Niçin ben yaşayacak kadar para alamıyorum? Çünkü, para faize gidiyor. Niçin faize gidiyor; çünkü, borçlar alınmış. Bu borçlan kim veriyor; IMF veriyor. Verirken de şart koşuyor, bana verilmeyecek diye. Öyleyse, illallah, şu IMF`den kurtulalım, dışarıya borç yapmaktan kurtulalım. Nasıl kurtulacağız; millî kaynaklardan ihtiyacımızı karşılayalım. Bunu milletin büyük çoğunluğu hissediyor, görüyor; para faize gitmesin, bize gelsin. Yani, kaynak millî kaynak olsun ve paranın gönderildiği yer de rantiyeci grubu veya faiz yoluyla dışarıya gitmesi değil, kendi halkımıza gitsin. Bu iki tane cümleyi tercüme ederseniz, buna Millî Görüş derler, adını ne koyarsanız koyun. Bundan dolayıdır ki, bu taklitçi zihniyetlerin tatbik ettikleri IMF politikaları millette bir reaksiyon meydana getirdi ve millet Millî Görüş`e hasret kaldı, 54 üncü Hükümetin de uygulamaları sonucunda. Bu aşkla hareket etme…
UĞUR DÜNDAR – İzin verirseniz, bir soruyla araya girmek istiyorum, daha iyi anlatmanızı sağlamak amacıyla. Diyorsunuz ki, işte IMF`nin dikte ettiği programlan uygulamak durumunda olan hükümetler, parayı faize verdiler; çünkü, borçlan çevirmek için bu gerekliydi, borcu da veren IMF`di. O zaman, şöyle bir soru sorulamaz mı: Türkiye`nin bugün dış borcu 115.1 milyar dolar, iç borcu 130 katrilyon lira civarında. Her ikisinin toplamı yaklaşık 210 milyar dolar civarında.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – 130 milyar dolar.
UĞUR DÜNDAR – Bir rakama göre 210 milyar dolar deniliyor.
Şimdi, Türkiye`nin son 15 yılda yolsuzluklar, ihale usulsüzlükleri, banka hortumlanmaları, çeşitli kayıplar nedeniyle heba olup giden parası 120 milyar dolar. Yani, bugünkü dış borcumuzdan daha fazla bir para Türkiye`nin kötü yönetilmesi, ona buna peşkeş çekilmesi, hortumcuya ve hırsıza kaptırılması nedeniyle, yani, hazinenin soyulması nedeniyle, üretime gideceği yerde heba olup gitmiş, uçmuş, buharlaşmış. Şimdi, bu para, gösteriyor ki, iyi yönetilen bir ülkede üretime kanalize edilmiş olsaydı, IMF ne kadar isterse istesin, Türkiye bu borç sarmalından kurtulup, prangalarından da kurtularak sağlıklı bir şekilde yolunda devam edebilirdi. Yani, sadece IMF`ye bağlamak biraz haksızlık olmuyor mu ya da yanlış bir yoruma bizi götürmez mi?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hiç şüphesiz ki, Türkiye`nin bugünkü duruma düşmesi, milletin yanıp tutuşmasının pek çok sebebi var. Taklitçi zihniyetin orta yere koymuş olduğu çeşitli yanlış politikalar ve çeşitli faktörler bunda etki yapıyor; ancak, bu etkilerin içerisinde IMF`nin etkinliğini küçültemezsiniz. Yani, şimdi, dediğiniz gibi, bir an için bunu kabul edelim. Siz bunları aldınız, borcunuzu ödediniz, o IMF size yarın başka vesilelerle başka şartlar koşacak; çünkü, onun bir inancı var, onun bir programı var. O program, Türkiye`nin zayıflatılmasın istiyor. Bu, bildiğimiz gerçeklerdir. Biz, Sevr diye bir olay yaşamadık mı? Bu Sevr olayı kendi kendine mi oldu? Yani, Osmanlı yıkıldıktan sonra, siz bu güzel topraklarda dahi rahat bir şekilde oturmayacaksınız. Niçin; biz, Ortadoğu petrollerine sahip olmak istiyoruz ve biz istiyoruz ki, Ortadoğu`da tek güç İsrail olsun. Dış güçlerin arzulan bu. Bu arzulardan dolayı, onun hedefi, sen ne yaparsan yap, ben seni işsiz bırakacağım, aç bırakacağım, zayıflatacağım diyor. Şimdi, siz de buna muhtaç oluyorsunuz. Muhtaç olduğunuz için, bu yoldan size etki yapıyor. Dediğiniz gibi, kendinizi koruyacak birtakım tedbirler alsanız, bu sefer başka yoldan etki yapıyor. Bu gerçekleri görmek mecburiyetindeyiz.
UĞUR DÜNDAR – Peki, efendim, Millî Görüş, bu bahsettiğiniz dış kumpaslara karşı, size göre, en tercih edilmesi gereken ve Türkiye`nin millî menfaatlerinin zorunlu kıldığı bir anlayış, bir siyasi anlayış, adı üstünde. O halde, bu gerçek ortadayken, bu vakıa göz önünde dururken, son seçimlerde halkımız Millî Görüş`ün gerçek adresi olan Saadet Partisine niçin oy vermedi de, Millî Görüş`ün bir uzantısı olarak sizin değerlendirdiğiniz Adalet ve Kalkınma Partisine teveccüh gösterdi ve tek başına iktidar yaptı?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bunun sebebi çok basit; çünkü, bu söylediğimiz dış güçler, dünya hakkında kendi planlarına inançlarıyla asırlardan bu yana çalışırken, dünya bakımından fevkalade büyük önem taşıyan Türkiye`ye ilgisiz kalmaları düşünülemez. Türkiye`deki seçimlerle ilgilenmeleri de, elbette, çok doğal olarak gereklidir ve yapmışlardır. Şimdi, onlar ne istemişlerdir? Önümüzde Türkiye`de bir seçim var. Bu Türkiye`deki seçimde öyle bir iktidar işbaşına gelsin ki, bunlar bize taviz versin, bizim arzularımıza uysunlar. Böyle bir iktidar işbaşına getirelim. Şimdi, planı siz kuruyorsunuz onların yerine. Ne yapacaksınız, bildiğiniz bir gerçek var, Türkiye`nin yüzde 25-30`u solcudur, yüzde 70-75 sağcıdır ve bu da milletin seçimiyle olacak. Öyleyse, bu yüzde 75`in oyunu alabilecek bir insanı iktidara getirmek için çalışmanız daha kolay bir iştir. Bundan dolayı, biz bu yüzde 70`i bizim sözlerimizi dinleyebileceğine inandığımız bir yere temerküz ettirelim.
UĞUR DÜNDAR – Ama, Millî Görüş tedrisatını sizden almış kadroların, onların istediklerini yapmaları mümkün mü?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Oraya geleceğim. Onlar işte bu kadar gelişmiş insanlar, inşam gözünden anlarlar, ben kimden istifade edebilirim, kimden edemem, bilirler. Nitekim, mesela, bu oyun Türkiye`de ilk defa oynanmamıştır. Sayın Demirel, bütün iyi niyetine rağmen, yıllarca Avrupa`da, Uzakdoğu`da bu kadar büyük kalkınmalar olurken, Türkiye bu kalkınmaları yapamadı onların etkileri, tesiriyle. Arkadan rahmetlik Özal, bütün arzusuna rağmen, aynı şekilde yine bu kalkınmaları yaptıramadı. Neden; çünkü, onlar kimin işbaşına gelmesinde menfaat temin edeceklerini çok iyi anlayacak kadar büyük tecrübe sahibidirler, Şimdi, bu sefer de bunları gözlerine kestirdiler.
UĞUR DÜNDAR – Ama, icraatlarına bakmadan, onları bu şekilde mahkûm etmek…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, ben mahkûm etmiyorum. Ben, şimdi…
UĞUR DÜNDAR – …biraz eski hoca olarak insafsızlık noktasına sizi götürmüyor mu efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır; ben, şimdi, size bu iş nereden geliyor, daha ben şahsî hüküm vermedim ki, dış güçten bahsediyorum.
UĞUR DÜNDAR – Ama, yani, diyorsunuz ki, dış güçlerin senaryosu sonucunda böyle bir iktidar oluştu.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, bu, benimle alakası yok, dış güçlerin, ben onları anlatıyorum; ondan dolayı, bana izafe ederek bir hüküm vermekte haklı değilsiniz. Dış güçler böyle düşünüyor diyorum; bu, bir gerçektir.
Ben öyle bir iktidar getireyim ki, bu iktidar bana taviz versin, benim maksatlarıma uygun olsun. Onun düşüncesi bu. Bunu nasıl meydana getireceğim; sağda bir oluşum yapayım, solu da bir yerin etrafına toplayayım, iki kutuplu bir seçim yapayım. Şimdi, Türkiye`de 15 tane televizyon kanalı, 15 tane de gazete var. Bunların içerisinde önemli bir kısmı çeşitli etkenlerle bu planlara yardımcı oluyor istese de istemese de. Hem menfaatlerinden hem bazı düşünce tarzlarından dolayı. Şimdi, seçim atmosferini düşününüz. Bu plan seçimin başında orta yere konuldu. Denildi ki, iki kutuplu bir seçim yapılacak daha seçimden iki ay önce. Birçok gazetelerde bunların karikatürleri neşredildi, resimleri neşredildi. Sol CHP`de toplanacak, sağ da AKP`de toplanacak denildi ve böylece yayın yapıldı.
UĞUR DÜNDAR – Yani, çok parçalı medyanın toplumu bu şekilde maniple etme gücü olduğuna inanıyor musunuz?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – İnanıyorum, evet. Anketler vasıtasıyla, bu planlar, programlar yürütüldü. Şimdi, Saadet Partisinin kendi müşahidi, tasavvur buyurun. O müşahit, Saadet Partisine bağlı, candan, Millî Görüşçü.,. Size canlı vakıa anlatıyorum, sayısız vakıadan bir tanesi. Sandığın başında beklemiş, sandıklar saat 6`da kapanmış, hemen sayılmış sandıklar. Saat 6`yı 45 geçe ilçeye götürüp teslim etmesi gereken tutanakları vesaireleri almış, koşarak, vazifesini en iyi yapmış bir insan olmak için ilçe merkezine gelip veriyor tutanağı. Tutanağı aldığı zaman ilçedeki kimseler diyorlar ki: “Bu senin görevli bulunduğun yerin tutanağı mı?” O da “evet” diyor. “İyi ama buradan Saadet Partisine bir tane oy çıkmamış yahu” diyorlar. “Evet, çıkmadı efendim” diyor. “Peki, sen o sandıkta oy kullandın mı?” diyorlar. “Evet, kullandım” diyor. “Senin hanımın kullandı mı” diyorlar. O da “evet” diyor. “Sen ne yaptın” diyorlar; o da, “efendim, biz, işte bu sefer AKP`ye verdik” diyor. “Neden AKP`ye verdiniz” diye sorduklarında; o da “çünkü, efendim, Saadet Partisi barajı geçmeyecek dediler, bunlar da Millî Görüşçü dediler, Baykal gelmesin dediler…”
UĞUR DÜNDAR – Neden gelmesin?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çünkü, solu istemiyor Saadet Partisinin tabanı.
UĞUR DÜNDAR – Ama, Sayın Baykal son dönemde muhafazakâr değerlere saygılı, daha çok merkeze dönük bir söylem geliştirdi. Yani, klasik sol söyleminden uzak, tamamen merkeze yakın bir politika izledi.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bu, ille bütün sağın, aferin Baykal`a, işte oyumuzu Baykal`a verelim demesini gerektirmez ki, ona yapmaya çalışmış, belli bir miktarı da topladı böylece; ama, 70 milyonluk bir Türkiye… Şimdi, ben size sağ tabandan bahsediyorum, tabanın kendisinden, Saadet Partisinin tabanından.
UĞUR DÜNDAR – Gerçek propagandadan mı etkilendi?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hiç şüphesiz; çünkü, bu insan yine Millî Görüşçü şu anda, oyunu oraya vermiş, ben Millî Görüşçüyüm diyor, ben Saadet Partiliyim diyor, canla başla yapacağını, bu sefer rüzgâr böyle esti, buraya verdim diyor.
UĞUR DÜNDAR – Peki, efendim, şöyle bir şey de düşünülemez mi? Ben, daha geniş bir açıdan bakabilmemizi sağlamak açısından, sizinle tartışmak anlamında söylemiyorum tabiî bunu.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Estağfurullah.
UĞUR DÜNDAR – Son seçimlerde şöyle bir kanaat ya da şöyle bir duygu seçmenin oyunu etkilemiş olamaz mı: Millet ekonomik krizden çok fena canı yandı, ezildi insanlar, taşıyamayacakları kadar yük taşımak zorunda kaldılar, bıçak kemiğe dayandı, mevcut siyasî kadrolardan, parlamentoda temsil edilen partilerden ve onların sayın liderlerinde herkes umudunu kesti.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – AKP de parlamentodaydı.
UĞUR DÜNDAR – Ama, lideri dışarıda ve lideri yasaklı olmasından dolayı da sizin gibi, belki ayrıca bir mağduriyet duygusu da halkın kendisine yönelmesini sağladı ya da doğal olarak bu duygu gelişti ve böylece, yeni denenmemiş kadrolara oylar verildi şeklindeki bir yorum daha doğru bir sosyolojik tahlil olmaz mı?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Olmaz. Bu buyurduğunuz hususun belli bir oranda etkisi vardır; ancak, bu sonucu bununla izah etmek mümkün değil; çünkü, mesela, ortada bir Cem olayı var, hiç parlamentoda değil, yepyeni. Bu buyurduğunuz faktör ağırlıklı bir faktörse, herkesin orada toplanması lazım gelirdi, orada toplanmamış.
UĞUR DÜNDAR – Ama, bugün bir araştırmacıyla konuştum. Adalet ve Kalkınma Partisinin aldığı oyların yüzde 30`luk bölümünün gerçekten Fazilet Partisinden geldiğini söylüyor; çünkü, geçen seçimlerde yüzde 15 civarında Fazilet Partisi oy almıştı. Bu seçimlerde Saadet Partisi yüzde 2,5 oy aldığına göre, arada bir yüzde 12,5 puan var. O, doğrudan doğruya Adalet ve Kalkınma Partisine gitti. Bu arada DSP`den 10 puan aldığını söylüyor araştırmacılar.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bu doğrudur.
UĞUR DÜNDAR – Rica ederim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Şimdi, bunların hepsi ne gösteriyor; millet bir bütün. Bu millet bu yangın karşısında kurtuluşun Millî Görüş`te olduğunu görüyor, ister DSP`H olsun isterse MHP`li olsun, hayır, kendi kaynaklarımızla kalkınmalıyız, kendi insanımıza parayı vermeliyiz. Bu, Millî Görüş`tür. Bunu istiyor, bunu arıyor MHP de olsa, DSP`de olsa. Her taraftan bu tarafa doğru yığıldı. Bunu isteyen insanlar yüzde 40 oldu. Yüzde 2,5`i o almış, yüzde 35`i de bu almış. Millî Görüş`ün de zaten yıllardan beri trendi bu. 1997 yılında brifingler yapıldı. Denildi ki, bugün bir seçim olsa, Refah Partisi yüzde 38,5 oy alır. Bir dahaki seçimde yüzde 67 oy alacak, hesaplar yapıldı. Aynen bu hesaplar gerçekleşiyor. Dış güçler baskılarını artırdıkça, millet kurtuluş olarak, daha önce hangi partiyi desteklemiş olursa olsun, büyük bir duyarlılık göstererek, Millî Görüş`e dönüyor. Şimdi, Millî Görüş`e döndü.
UĞUR DÜNDAR – Ya da bunları tepki oylan olarak değerlendiremez miyiz; yani, Millî Görüş de çekirdek olabilir bu oylarda; ama, bunun etrafındaki oy yüzdesi, mevcut yönetime, kötü yönetime, ekonomik krizi getiren kadrolara duyulan tepki nedeniyle AKP`ye gitmiş olmaz mı?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Öfkeleniyor, başka bir partiye gitmiyor, şimdi birinci kademe bu, Millî Görüş`e dönüyor. Millî Görüş`ün bir asıl sahibi var, Saadet Partisi. Bir de, biz de Millî Görüşçüyüz diyemeyen, hayır efendim, biz muhafazakâr demokratız… Halk bunların hepsini, bunlar da Millî Görüşçü, böyle söylemeyi şimdi uygun görmüşler, böyle söylüyorlar diyor, halkın nazarını söylüyorum ben. Bunlar da Millî Görüşçü, bu da Millî Görüşçü. Şimdi, bu, barajı geçemeyecek, bu, barajı geçecek, ben de Millî Görüş`ü arıyorum, burada da iki tane kutup var, Baykal gelmesin, öyleyse buna vereyim. Ağırlıklı faktör budur. Biz bunu ilk defa yaşamıyoruz, biz yıllarca buna benzer olaylar, propagandalar yaşadık. Mesela, Millî Selamet döneminde on yıla yakın bir süre hep şu oyun oynandı: Türkiye`ye komünizm gelsin istiyor musunuz; hayır istemiyoruz; peki öyleyse… Bunu Millî Selamet tabanına söylüyorlar. Söyledikleri şey şudur…
UĞUR DÜNDAR – Ama, o zaman soğuk savaş stratejileri genelde.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, bir dakika, her neyse… O günün modası olarak söylüyorum. Peki, komünizmle mücadele eden en büyük parti hangisi; Adalet Partisi. Siz niye Millî Selamet Partisine oy vererek Adalet Partisini bölüyorsunuz; öyleyse, komünistlere hizmet ediyorsunuz Bunlar, köy köy ve kahvehane, kahvehane söylendi. O yıllarda denildi ki, efendim, bundan da hayır gelmez, bundan da hayır gelmez, kurtuluş Millî Görüş`tedir. İşte bütün bu çalışmalar, bu tohumlar ekildi, bunların sonucu olarak geldi, geldi, Millî Görüş en büyük parti oldu 1995`te. 1995`ten sonra, 1999`da bütün aleyhteki propagandalara rağmen, mahallî seçimlerde yine en büyük parti oldu, yüzde 18,5 oy alarak ve diğer siyasî seçimde de yüzde 15 oy alarak anamuhalefet partisi oldu bütün menfî propagandalara rağmen; ama, onun arkasından, şimdi bu yeni yapılmış olan seçimde aynı Millî Görüş normal trendini takip ederek yüzde 40`a çıktı. Bu, Millî Görüş`tür, yüzde 40. Bu Millî Görüş, şimdi, bir yanda bunun yüzde 2,5`unun oyunu almış olan bir Saadet Partisi var, öbür tarafta da bir AKP var. Bu taban Millî Görüş tabanı. Şimdi, artık, cepheye gelmiş, oyunu vermiş, bir kredi gibi, bu sefer seni deneyeceğim, senin için barajı geçecekler denildi diye veriyorum; ama, eğer sen gerçek Millî Görüş çıkmazsan, bak karışmam ha, benim ne kadar duyarlı olduğumu gördün. Ben, Ecevit`i yüzde 22`den yüzde 1`e düşürdüm, seni de aynı şekilde düşürürüm demektedir, bu oyların manası budur.
UĞUR DÜNDAR – Peki, size göre bu propagandalar sonucunda halk yine Millî GÖrüş`e oy verdi ve AKP`i iktidara getirdi.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ve bu seçim Millî Görüş`ün yüzde 40 olduğunu gösteriyor.
UĞUR DÜNDAR – Size göre de Millî Görüş iktidarda mı şu anda?
Prof. Dr, NECMETTİN ERBAKAN – Şimdi, ben, bunun için evet veya hayır demiyorum. Bu toplantıya benim gelmemim ana maksadı, her şeyden önce bu arkadaşlarımıza, bu kardeşlerimize yardımcı olmak; çünkü, bu vatan bizim. Benim bu toplantıdaki konuşmalarımda üç tane maksadım var. Bir tanesi, halk yanıyor, bir an evvel kurtulsun. Şu geçinemeyen insanın feryadı dinerse hepimiz sevineceğiz, biz de herkesle sevineceğiz, bir.
İkincisi, şimdi, bu evlatlarımız, bu kardeşlerimiz, biz de Millî Görüşüz dediler halk arasında, biz, Hocamızın izniyle yapıyoruz dediler, biz, Erbakan`ı cumhurbaşkanı yapmak için yapıyoruz dediler, köylere gidin bakın, bunlar hep mahallî yerlerde tespit edildi. Halk da söylediğim faktörlerden dolayı, yani, o barajı geçemez, bu geçemez, o gelmesin, bu gelsin propagandası sonucunda verdi geldi. Ne olursa olsun, bunlar arkamızda kaldı. Şimdi, Türkiye bizim. Biz istiyoruz ki, bu arkadaşlarımız muvaffak olsunlar; ancak, muvaffak olmanın tek şartı, gerçek Millî Görüşçü olmakta yatar. Önce bunu belirtmeye mecburum. Niçin; çünkü, ben bu konuşmamı şu yangın sönsün, şu vatandaşımız bu yangından kurtulsun; bir.
Bu arkadaşlarımız muvaffak olsun. Kim yaparsa yapsın, bizim halkımızın yüzü gülsün, bu arkadaşlarımız yapsın. Bunlara yardımcı olmam lazım, benim görevim bu. Bu konuşmayı bunun için yapıyorum; iki. Bir görevim daha var. Şimdi, benim, daha işe başlarken, bütün bu açıklamalarıma, bütün bu tavsiyelerime, bütün bu tekinlerime ve ricalarıma rağmen, aksini yaparlar da…
UĞUR DÜNDAR – Öyle bir kuşkunuz mu var efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Anlatacağım.
Aksini yaparlar da, şayet bu yangın devam ederse veya daha çok artarsa, bak şimdi daha yeni bu güvenoyunu aldılar, ilk gün ben de çıktım buraya, bütün millete sesleniyorum, diyorum ki: Ey millet, şayet böyle bir şey olursa, sakın faturayı Millî Görüş`e çıkarmayın ha. Bu, bu arkadaşlarımızın kendi hataları olur, Millî Görüş`ün hatası olmaz; çünkü, Millî Görüş saadetin tek ilacıdır ve kurtuluşun tek ilacıdır. İşte bu maksatla konuşuyorum.
UĞUR DÜNDAR – Peki, efendim, aralarında eskiden siyaseti birlikte yaptığınız, hatta siyaset yapmayı sizden öğrenen yol arkadaşlarınız var.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Tabiî, pek çoğu.
UĞUR DÜNDAR – Onlar, sonuçta demokratik mücadeleyi yaptılar ve sandıktan birinci parti olarak çıktılar ve büyük bir basan sağladılar, yani, oylara baktığımızda, bir anlamda, yani, farklı bir yorum olarak almayın lütfen, boynuz kulağı geçmiş gibi gözüküyor.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bugün için.
UĞUR DÜNDAR – Yani, sandık sonuçlarım değerlendiriyoruz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Yalnız film burada bitmiyor, yani, iş bitmedi, iş başlıyor. Şimdi, ben, müsaade ederseniz, şu açıklamamı tamamlayayım.
UĞUR DÜNDAR – Lütfen…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Konuşmaktaki bütün maksadını bunları yerine getirmektir; bir.
ikinci bir hususu daha açıklamam lazım, o da şu: Şimdi, ben, bu seçimlerin arkasından Amerika`daki Müslümanlardan Endonezya`deki Müslümanlara kadar binlerce arkadaşımdan telefon, faks ve mektuplar aldım. Bu mektuplarda ne deniliyor biliyor musunuz: “Hocam, sizi candan tebrik ederiz. Türkiye`de Millî Görüş çığırını açtınız, talebeleriniz şimdi çok büyük bir zafer kazandı; bundan dolayı, bu sizin zaferinizdir, sizi candan kutluyorum” diyorlar hepsi. Bu almış olduğum mektuplardan ben memnun oluyorum; çünkü, nihayet, elbette bunlar bizim kendi kardeşlerimiz, bizim camiamızın insanlarıdır. Bunların dışarıdaki bu görüntü beni memnun ediyor; ancak, şimdi, ben buraya huzurunuza geldim. Bu huzurunuzda konuşurken, herkes böyle düşünüyor, aman ne güzel, ben de şimdi burada milletin önüne çıkayım diyeyim ki, ey millet, hakikaten çok başarılı olunmuştur, bundan sonra da her şey çok yolunda gidecektir; onlara da döneyim, aferin, ne güzel yaptınız, yolunuza devam edin deme kolaylığını seçebilirim; ama, şimdi, bak, tarihî bir toplantıdayız, bu, önemli bir noktadır. Bu noktada ben huzurlarınızda bütün millete seslenip diyorum ki: Ey millet, ben sizi seviyorum, Önümüzdeki tehleri de görüyorum; ondan dolayı, böyle söylemeyeceğim, tam tersine, bunların muvaffak olması için kendilerinin dikkatlerini çekeceğim, bana bakın, buraya geldiniz, bu, Allah`ın verdiği bir fırsattır; bu fırsatı sakın elinizden kaçırmayın, şunlara, şunlara, şunlara dikkat edin; böyle böyle yaparsanız, bu kadar duyarlı hale gelmiş olan millet, sizi de aynen Ecevit gibi yüzde 1`e indirir, haberiniz olsun.
UĞUR DÜNDAR – Efendim, hükümetin programına, acil eylem planına dönük görüşlerinizi, eleştirilerinizi ve başarılı olmaları için tavsiyelerinizi hemen alacağım; ama, gündemde çok sıcak bir madde var, Kıbrıs konusu.
Kıbrıs konusu öyle bir noktaya geldi ki, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşünden bu tarafa bizim Mehmetçiğin kanıyla, canıyla aldığı topraklar, Avrupa Birliği yolunda müzakere masasında neredeyse bir daha geriye dönülmez tavizlerin verilmesi için bir dayatma şekline geldiği noktasında bir kamuoyu oluşuyor. Hatta bugün, bu konuda kanını döktüğü için, Mehmetçiğin kanını döktüğü için, canıyla o toprakları aldığı için, Silahlı Kuvvetlerin sesi olan Genelkurmay Başkanlığının medyaya yansıyan düşüncelerini de basında okuduk. Genelkurmay Başkanlığı bazı konularda kaygılarım dile getirdi.
Bunlar, işte Karpaz`ın ve Güzelyurt`un verilemeyeceği, stratejik önemi haiz toprak olduğu, güneyden kuzeye göçün büyük tehler yaratabileceği ki, bugün yine bir gazetemizde Sayın Başbakan Abdullah Gül`ün kilisede eğitilen 60 bin Rumun kuzeye doğru kaydırılmak istendiğini söylüyor ki, herhalde bu da istihbarı bir değerlendirmedir, istihbarat teşkilatlarımızdan gelmiştir. Ayrıca mülkiyet sorununun büyük kaygılar yarattığı, asker sayısının 10 binden aşağıya düşürülmesinin mahzurlu olduğu gibi maddelerdir.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ve bizim hâkimiyetimizin ortadan kalkması…
UĞUR DÜNDAR – Garantörlüğümüzün…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Kıbrıs Türk Devletinin bağımsızlık ve hâkimiyetinin ortadan kalkması, onlara bağımlı hale gelmesi.
UĞUR DÜNDAR – Evet. Siz, acaba, Kıbrıs konusundaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Tabiî ki, Kıbrıs`ta bir barış ve uzlaşma hepimizin arzusu. Bu sorun ilanîhaye sürüp gidemez. Bir barış sağlanmalı, uzlaşma sağlanmalı, her iki toplumun mutlu olabilecekleri bir formül bütün dünyaya örnek olarak sunulmalı; ama, bu demek değil ki, bizim Mehmetçiğin kanıyla, canıyla aldığımız çok önemli stratejik topraklan müzakere masasında Avrupa Birliği dayatmaları doğrultusunda onlara verelim ve bir daha geriye dönüşü mümkün olmayan hatalar yapalım anlamına gelmez.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bu soruyu kime yönelttiğinizi bütün milletimiz biliyor. Biz, Kıbrıs Barış Harekâtını yapan insanlarız. Ben, o hükümetin Başbakan Yardımcısıydım.
UĞUR DÜNDAR – Özellikle soruyorum.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ondan dolayı soruyorsunuz, ondan dolayı da, çok isabet ediyorsunuz, teşekkür ederim.
Hemen belirteyim ki, şimdi bu arkadaşlarımıza gereken tavsiyeleri yapacağız, görevimizdir. Böyle Kıbrıs meselesi gibi, alt alta yazarsanız, en aşağıya 18 tane kritik mesele var, hepsi de kritiktir. Bunların hepsi de büyük önemi haizdir. Bunların millî menfaata uygun halde çözülmesi lazım.
UĞUR DÜNDAR – Efendim, 7 nci Cumhurbaşkanı Sayın Kenan Evren “biz, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında, pazarlık masasında da geriye verebilme ihtimalini düşünerek, biraz topraklan fazla tuttuk,
aldığımız topraklan fazla tuttuk” dediler. Siz o dönemde Başbakan Yardımcısıydınız, olayın birinci derecede sorumlularından diniz. Acaba, Sayın Kenan Evren`in dedikleri tarihî bir gerçeği mi yansıtıyor, yoksa, düşüncesi başka…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, bunun, tarihî gerçekle hiçbir alakası yoktur. Önce, müsaade ederseniz, bıraktığım noktada yürüyeyim.
UĞUR DÜNDAR – Lütfen efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bu kadar önemli meseleler var, şimdi, bu kardeşlerimize vatan ve millet için ve kendilerinin başarısı için, bak, burada şunu yapacaksınız, şunu yapmayacaksınız diye açıkça yol göstermek mecburiyetimiz var. Bunların hepsi birer, kimyada turnusol kâğıdı diye bir şey vardır malum, asit mi baz mı; başarılı mı olacaksınız, kaybedecek misiniz, bunu gösteren birer ölçüdür. Bunlara dikkat etmeniz lazımdır demek bizim görevimizdir.
UĞUR DÜNDAR – Nedir onlar efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Onları söyleyeceğim; ama, önce, sualinizin içerisinde başlayalım, arkadan sayayım onu, insicam kaybolmasın. Bunların hiç şüphesiz ki en önemli maddelerinden biri Kıbrıs`tır. Siz de ondan dolayıdır ki konuyu buraya getirdiniz. Diğerlerini de söyleyeceğim. Kıbrıs konusunu da açtığınız için, oradan başlamak istiyorum.
Kıbrıs, bilindiği gibi, asırlar boyu bizim bir adamızdır. Bu Adamıza zaman içerisinde çeşitli göçler yaptırıldı planlı olarak tıpkı Girit gibi. Bizim olan Ada`nın bizden alınması için her türlü entrika çevrildi, birçok katliamlar yapıldı bizim insanlarımızı yok etmek için. Biz 1974`te hükümet olduk, geldik. Geldiğimiz zaman, bizden önce Johnson`ın mektubu… Halk Partisi bir şey yapamamış katliama karşı. Sayın Demirel`in bir dönemi olmuş, o bir şey yapamamış katliama karşı. Biz geldiğimiz zaman işin şekli değişti. Bilindiği gibi, biz dedik ki, hayır, biz Millî Görüşçüyüz… Sayın Ecevit de o zaman görüşlerimize destek verdi. Hayır, bu katliama göz yumamayız, bunlar bizim kendi soydaşlarımız, kardeşlerimiz, bunu önlememiz lazım. Sampson`un yapmış olduğu büyük katliamlar karşısında, her türlü tedbire riayet ederek, Yunanistan mukabil hareketler yapmasın diye oraya kuvvetlerimizin çıkarılmasının her türlü hazırlığını yaptık. Kuvvetlerimize emir verdik, gideceksiniz ve buradaki kardeşlerimizi kurtaracaksınız.
Askerî kuvvetlerimiz, Sayın Semih Sancar, Allah gani gani rahmet etsin, çok muhterem bir Genelkurmay Başkanımızdı, Kıbrıs harekatımızda baştan sona kadar en büyük kahramanlıklar yapmıştır. Sizi mareşal yapalım dedik, kabul etmedi; bir maaş ikramiye verelim dedik, kabul etmedi; böyle muhterem bir insandır. En büyük fedakârlıkları yapmıştır ve çok başarılı bir şekilde bu işi yönetmiştir.
Şimdi, Kıbrıs`ta, bildiğiniz gibi, ilk önce birinci hareket oldu. Bu birinci hareket bölgesinde durmamız mümkün değildi; çünkü, biz daha baştan hükümet olarak bugünkü hudutları yeşil hat olarak, en asgarî buraya gitmemiz lazımdır diye tespit ettik, en asgarî… UĞUR DÜNDAR – En asgarî…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – O günkü hudutlar en asgarî. UĞUR DÜNDAR – Peki, azamî bir hedef gösterdiniz mi efendini? Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Azamî hedef olarak da şunu gösterdik, bilhassa ben ısrar ettim, dedim ki, bak, mademki önümüzde fırsat var, mutlaka Larnaka`yı almalıyız. Sonradan bir pazarlık konusu olursa, icap ederse o bölgeden bazı topraklan verebiliriz. UĞUR DÜNDAR – Larnaka bölgesini…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Larnaka bölgesinden; ama, bu yeşil hat, bizim en asgarî haddimizdir. Binaenaleyh bu en asgarî hadden önce hiçbir yerde duramayız. Birinci harekâtta, Birleşmiş Millet, harekâtı durdurun murdurun filan dedi, hiçbirini dinlemedik, Amerika, İngiltere, hiçbirini dinlemedik. İşte Millî Görüş bu. O söylediğimiz hatta kadar geldi. Hattan da ileriye gidilmesini söyledik. Bunu söyleyen ısrarcı olan da benim, ille Larnaka`yı alalım; çünkü, Larnaka`da Peygamberimiz (S.A.V) muhterem halası vardır, orası Müslümanlar için mübarek bir yerdir. Bura da kurtarılsın diye ısrarla Sayın Semih Sancar`a da söyledik, o da canı gönülden bunu temenni ediyordu. Oraya doğru giderlerken, bizim hükümet ortağımız, bize haber vermeden burada durun dedi. Biz, Larnaka`nın alınmamasına hükümet ortağı olarak iştirak etmiş değiliz; ama, ilk hareketimiz yeşil hat idi. Madem bu yeşil hatta gelinmiştir, sesimizi çıkarmadık.
UĞUR DÜNDAR – Belki devam edilseydi, çok büyük uluslararası bir sorun haline dönüşebilirdi.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Onun münakaşasına girmiyorum.
Biz, Maraş sahasının da serbest bırakılmasını hiçbir zaman haber vermedik, kabul etmedik. Hayır, bu, yeşil hattın içindedir, tamamen bizim olması mecburiyeti vardır, hükümet olarak kararımı?, böyledir. Onlar hep özel olarak yapılmış olan şeylerdir ve otuz yıldan beri de onların acısını çekiyoruz.
UĞUR DÜNDAR – Peki, Kofi Annan planı neler getiriyor?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Şimdi, ondan önce bir şey söyleyeyim: Şimdi, Sayın Evren “ben Kara Kuvvetleri kurmay başkanıydım, buralar alınırken `fazladan bu topraklan alın` dedi hükümet bize, biz de bunu fazladan aldık, şimdi verebiliriz” diyor. Kesinlikle böyle bir şey demedik. Bunun gerçekle bir alakası yoktur ve Sayın Evren`in böyle kritik tarihî bir günde bu konuşmayı yapması da fevkalade hatalıdır. Genelkurmay Başkanına ne söyleneceğini söyleyen benim. Neden; çünkü, Bakanlar Kurulu ateşkes emrini verirken, biz hükümet içinde ekalliyetteyiz. Ateşkes emrine iştirak ederiz; ama, harekâtı sonra tekrar başlatamayız. Bundan dolayı, gece yarısı saat 3`te Bakanlar Kurulu bekledi, ben, Semih Sancar`ın yanına gittim. Dedim ki, bak, paşam, şimdi bizim halimizi düşünün. Burada şimdi harekâtın durdurulmasına katılabiliriz; ama, siz diyorsunuz ki, biz buradan duramayız, sonra harekâtı tekrar başlatmaya bizim gücümüz yetmez. Ben sizden bir asker sözü istiyorum. Biz burada durduğumuz takdirde, mutlaka bu yeşil hata kadar ikinci harekâtın yapılmasında her bakımdan bizi destekleyeceksiniz. O akşam, bir haftadır orada kalmış birinci harekât esnasında, sakallan bile büyümüş, gece gündüz orada çalışıyor, gecenin o saatinde…
UĞUR DÜNDAR – Yani, tıraş olacak bir zaman bile bulamamış.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Zaman bulamamış. Böyle her an her şeyi takip ediyor, Allah gani gani rahmet etsin. Orada “ben sana asker sözü veriyorum, her halükârda bunu yapmaya mecburuz, başka türlü burada kalmamız mümkün değildir. Biz ancak bu yeşil hatta savunabiliriz” dedi. Bunun üzerine ben saat 3`te Genelkurmay Başkanının yanından geldim, bütün Bakanlar Kurulu beni bekliyor.
UĞUR DÜNDAR – Ne hissettiniz Sayın Genelkurmay Başkanını öyle sakallar içinde görünce? Yani, vatanseverliğin, fedakârlığın…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Elbette, her şeyiyle hayran kaldım. Her şeyiyle yüzüne yansımış… Hayran kaldım vatanseverliğini… Gecesini gündüzüne katmış ve oradaki soydaşlarımızın katliamdan kurtulması, Türkiye`nin…
UĞUR DÜNDAR – Oradaki şehitlerimizi de saygıyla analım, nur içinde yatsınlar.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Nur içinde yatsınlar.
Türkiye`nin stratejik önemi bakımından bu toprakların mutlaka bizim kontrolümüzde bulunması icap ettiğinin önemini, bir tecrübeli asker, hepimizden daha iyi bildiği için, bunu gerçekleştirmek için canla başla çalışmıştır, Allah razı olsun.
Ben, onun yanından Bakanlar Kuruluna geldim, bütün o günkü bakanlarımız bilirler. Sayın Ecevit bekliyor. Kendisine Genelkurmay Başkanıyla olan konuşmamı söyledim, dedim bak, ikinci harekât şart; ama, ille Birleşmiş Milletler böyle dedi, şimdilik burada bunu durduralım diyorsunuz, önümüzde böyle birer kalem vardı, ben bu kalemi aldım, arkadaşların hepsi bilirler, beyaz kâğıt da vardı, böyle üzerine kâğıdı geçirdim. Ben bu şartla şimdilik ateşkese evet diyorum, bu manzarayı unutmayasınız diye. Bunun manası, mutlaka ikinci harekât yapılacak; çünkü, bu noktaya kadar gelmedikçe savunmamız mümkün değildir. Biz, Genelkurmayın prensipler dairesi başkanını da Bakanlar Kuruluna çağırdık, o da aynı şeyleri teyit etti. Bunlar asker insanlar, burası olmadan burada barınmamız mümkün değildir dediler.
UĞUR DÜNDAR – Çünkü, orayı savunacak olanlar yine onlar.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – İşte yeşil hat dediğimiz hat bugünkü huduttur. Bu huduttan bir tek zerresi verilemez. Bunu Genelkurmay Başkanımızla konuşan benim.
UĞUR DÜNDAR – O halde Kofi Annan planını şimdi değerlendirdiğimizde…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Kofi Annan`dan önce Sayın Evren`e hatırlatıyorum ki, Kara Kuvvetleri kurmay başkanı olabilirsiniz; ama, bu karan hükümet almıştır. Hükümetin bu kararını Genelkurmaya bildiren de ben olmuşumdur. Aynı ben olarak, böyle tarihî noktada diyorum ki, böyle bir şey söylenmemiştir, bu, bizim asgari haddimizdir. O söylenen Larnaka içindir. Bunu bir defa tespit edelim; bir.
Şimdi, biraz önce buyurduğunuz gibi, buraya gelmişiz, aradan otuz küsur sene geçmiş, burada bağımsız bir devlet kurmuşuz, haklarımızı korumuşuz. Gelmişler, şimdi bize, efendim, Avrupa Birliğinden siz
bir takvim istiyorsunuz ya, bu müzakere takvimini size söyleyebilmemiz için, bu Kıbrıs`ı Yunanistan`a vereceksiniz. Oynanmak istenen oyun bu. Farz ediniz ki bir anda bu takvimi verdiler. Bu takvim ne ifade eder? Efendim, dört sene müzakere edeceğiz dedi, üçüncü sene sonunda yine bir bahane buldu. Kaldı ki, Avrupa Birliği meselesine geleceğiz. Biz, Avrupa Birliğine girmeye mecbur değiliz.
UĞUR DÜNDAR – Önce Kıbrıs`taki Kofi Annan planını bir bitirelim efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Girmeye mecbur değiliz. Bu sebepten dolayı, Avrupa`dan gün alacağım diye bir insanın götürüp de Kıbrıs`ı Yunanistan`a vermesi, memlekete yapabileceği en büyük kötülüktür. Şimdi, bakın, bizim bu arkadaşlarımızın hali, önce dikkatlerini çekiyorum, bir pehlivan mindere çıkarken belli olur.
UĞUR DÜNDAR – Daha verilmiş bir şey yok ama efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, yok ama…
UĞUR DÜNDAR – Yani, kimsenin de bu konuda şu tavizi sonuna kadar vereceğiz şeklinde bir ifadesi olmadı.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır yok da, geçtiğimiz 15 gün, emareler var. Şimdi, şu emarelere bir bakın. Ben burada görev yapmaya mecburum. Bu emarelerde, Sayın Tayyip Bey çıkmış “efendim, Belçika modelini düşünebiliriz,..” Ne olduğundan haberi yok. Sonra geldiler ona dediler ki, yahu, bu olmaz, Belçika modeli dediğin, Ada`nın verilmesi demektir; vazgeçti. Yanındaki Dışişleri Bakanı olan arkadaşımız, bunu değiştirdi “efendim, İsviçre modelini düşünebiliriz`1 dedi. Şimdi, o 15 gün içerisinde olanları söylüyorum size. Arkasından, Sayın Erdoğan dedi ki “efendim, Kıbrıs ayrıdır, Avrupa Birliği ayrıdır, bunu bir araya karıştıramayız.” Sonra, arkasından “bir paket halinde görüşmemiz lazım” dedi. Diğer yandan, Dışişleri Bakanı olan arkadaşımız “bir paket halinde görüşmemiz lazım” dedi. Önce ayrı görüşeceğiz, sonra… Tam bir çorba. Bu kadar ciddî bir meselede bu beyanatlar nasıl verilir? Bak, ben, bulutlan görüyorum, uzakta tehye işaret ediyorum, benim vatanî vazifem bu. Bir defa, bu işlerde böyle her ağızdan bir ses çıkmaz; madde bir.
Madde iki, efendim, kendine güveniyorsan masaya otur, git fikrini söyle. Böyle yağma yok, masaya oturulacak şey var, oturulmayacak şey var.
UĞUR DÜNDAR – Bu planla masaya oturulur mu efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Oturulmaz.
Bu plan, işaret ettiğiniz gibi, bu Ada`nın Yunanistan`a verilmesidir; çünkü, buraya gelecek Rumlar, yerleşecekler bizim bölgemize, bizim hâkimiyetimiz kalmayacak; çünkü, sonunda Mecliste çoğunluk nüfusa göre olacağı için, hâkimiyet Rumlara geçmiş olacak. Biz askerimizi çekeceğiz, insanımız orada yarın katledilse koruyamayacağız ve buradan birtakım topraklan onlara elimizle götürüp vereceğiz biraz önce işaret ettiğiniz gibi. Ne demekti bunun manası; burası Türkiye`nin stratejisi için o kadar hayatî ki, biz istediğimiz bir askerî harekâtta burayı kullanabilmeliyiz. Şimdi, bu söyledikleriniz yapıldığı zaman, Kıbrıs`a siz başınızı çevirip bakamazsınız; çünkü, o Kıbrıs Avrupa Birliğine girecek, karşınızda Avrupa Birliği var ve bir daha banş harekâtını da yapamazsınız. Ondan dolayı, bu adımların en ufak bir tanesinin atılması, Ada`nın Yunanistan`a verilmesi demektir. Bizim Kıbrıs meselemiz diye hiçbir meselemiz yok.
UĞUR DÜNDAR – Ama, Sayın Denktaş, biliyorsunuz, bu konuda başından beri Kuzey Kıbrıs`ın haklarını en gerçekçi şekilde savunan…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Savunmuş olan bir insan.
UĞUR DÜNDAR – Hatta, bazı çevrelerce şahin olarak nitelendirilen, aman işte onun şahinliği yüzünden Kıbrıs`ta barış bir türlü gerçekleşmiyor şeklinde eleştirilere maruz kalan bir lider. Sayın Denktaş, toplumlar arası görüşmeler için bir baz olabileceğini açıkladı.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, Sayın Denktaş`ın söylediği şu, biz yakinen takip ediyoruz. Kofi Annan “bu ay sonuna kadar bana, siz kendi şartlarınızı bildirin, biz, şu şartlan istiyoruz deyin, o şartlan görelim. O şartlarınızı eğer karşı taraf kabul edebilecekse, ona göre müzakere etmenize karar vereceğim” dedi. Sayın Denktaş`ın söylediği, peki, biz şartlarımızı bildireceğiz demekten ibarettir; yoksa, bu bazla toplantıya otururuz dememiştir, demez de zaten; çünkü, buyurduğunuz gibi, yıllarca bunların içinde, vatanperver bir şekilde savunmuş bir insanımızdır. Bunu demez.
Şimdi, yalnız, Sayın Denktaş`a Türkiye`den bir kısım çevreler baskı yapıyorlar, ver kurtul baskısı yapıyorlar; ama, millî menfaatleri gözeten insanlar olarak, bizim tam tersine, işte ben şimdi bu toplantıda bu vazifeyi yapmaya çalışıyorum, hayır, kesinlikle bizim böyle bir mecburiyetimiz yok, neden Ada`yı Yunanlara verecekmişiz?
UĞUR DÜNDAR – Peki, efendim, Avrupa Birliğinin, Kıbrıs planını, Kofi Annan planını kısa bir süre içerisinde mutlaka hal olmalı şeklindeki dayatmasını siz nasıl yorumluyorsunuz, neye bağlı olarak yorumluyorsunuz?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çok açık; çünkü, Avrupa Birliği içinde Yunanistan var, Yunanistan`ın etkisine bağlıyorum. Yunanistan etkisiyle Avrupa Birliği, kendi arzulan da öyle, bu Kıbrıs Yunanistan`a verilsin istiyor. Hazır bir bahane var, bunlar da illa tarih verilsin bize diye kapı kapı dolaşıyorlar. Onun karşısında bu bahaneden istifade ederek bu açıkgözlülüğü yapmaya kalkıyor. İşte bunun için şimdi bize görev düşüyor. Bir yandan Rauf Denktaş`a diyoruz ki, sıkı dur, hayır, bu Ada`yı biz vermeyiz, millet olarak vermeyiz. Öbür taraftan, bugünkü yönetimdeki arkadaşlarımıza da sesleniyorum ki, yanlış istikamette baskı yapıp durmayın, sonra bunun altından kalkamazsınız.
UĞUR DÜNDAR – Peki, efendim, Türkiye 12 Aralıktaki Kopenhag zirvesine kadar, bir taraftan Kıbrıs konusunu bir koz olarak elinde tutarak ve hiçbir zaman onların istedikleri geri dönülmez tavizleri vermeksizin ciddî bir diplomasiyle Kıbrıs`taki haklarımızı koruyarak ve bir koz olarak da Avrupa Birliği müzakere takvimini alabilmek için, hem Avrupa Birliğinden tarih almayı hem de Kıbrıs konusunda haklarımızı kaybetmeden bir barış sağlamayı başaramaz mı?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Şimdi, siz, dış politikada Millî Görüş olması mümkün değil midir diyorsunuz, bu tarifinizin manası bu. Buna Millî Görüş derler. Ancak, hemen şunu kestirmek gerekir ki…
UĞUR DÜNDAR – Ama bütün siyasetçiler millî menfaatlerimizi korumak ve Türkiye`nin millî çıkarlarını uluslararası anlaşmalarda, pazarlıklarda gözetmek için ülkeyi yönetmezler mi efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bu yetmez ki. Bunun için yönetirler; ama, eğer zihniyetlerinde hata varsa, hata yaparlar, O hatayı yapmamak için Millî Görüş sahibi olmak lazım. Biz, yıllarca bu sözümüzü…
UĞUR DÜNDAR – O halde, siz, Avrupa Birliği ve Kıbrıs konularında uyarılarınızı yapın efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Uyarılarımı yapıyorum, bir;
önce, Avrupa Birliğine bizim tavrımız ne olacaktır? Böyle Tayyip Beyin gidip, tekrar tekrar ille takvim verin demesi çok yanlış bir harekettir. O, bir baloma, samimi olarak söylüyorum, efendim, şimdi Abdullah Bey Başbakan oldu, işte hükümet programı okundu, güvenoyu aldı, ön plana çıkıyor, ben arka planda kalmamayım diyor.
UĞUR DÜNDAR – Ama çok kısa bir süre var efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bir dakika efendim…
UĞUR DÜNDAR – Daha güvenoyunu yeni aldılar, 12 Aralığa da çok kısa bir süre kaldı, yani, zorlamak gerekmez mi, diplomatik faaliyetleri artırmak gerekmez mi?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAJST – Evet de neden bu görüşmeleri Başbakan yapmıyor yetkili bir kimse olarak?
UĞUR DÜNDAR – Başbakan hükümet programını okudu, güvenoyu aldı.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Tamam, işte böylece o hükümet programının içinde de bunu açıkça yazar, arkasından da gider. Dolayısıyla, böyle tekrar tekrar gitmek, aslında, bir nevi onlardan bir yardım istemek diye bizi küçük düşürüyor, önce, şahsiyetli bir dış politika takip etmeye mecburuz.
UĞUR DÜNDAR – Siz Avrupa Birliğine karşı değilsiniz…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır.
UĞUR DÜNDAR – Ama, onurlu bir çizgiyi takip etmemiz gerektiğini söylüyorsunuz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bak, cümlelerimi takip buyurun lütfen.
Biz, Avrupa Birliğine girmeye mecbur değiliz; bir.
İkincisi, ama Avrupa Birliğine girmekte fayda görüyoruz, mecbur değiliz. Nerede fayda görüyoruz; insan haklarını… Avrupa Birliği, insan haklarını bizim ecdadımızdan almıştır. Biz Osmanlı`nın ahfadıyız. Yedi asır otuz ayrı kavmi, otuz ayrı dinî mezhebi barış içerisinde yaşatmış bir Osmanlı`nın ahfadıyız. Yani, insan haklan bakımından dünyaya en güzel örneği göstermiş ecdadımız. Bir tane kiliseye dokunmamış, bir tane havraya dokunmamış. Onlar da bunu biliyor.
UĞUR DÜNDAR – Peki, Avrupa Birliği, cumhuriyetin ilanından bu tarafa, büyük önder Atatürk`ün gösterdiği çağdaşlaşma, muasır medeniyet seviyesini yakalamak anlamında Türkiye`nin en büyük projelerinden biri değil mi?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Atatürk hiçbir zaman Avrupa`nın her emrine uyun dememiştir, tam tersine…
UĞUR DÜNDAR – Hayır, uyun dememiş; ama, muasır medeniyet seviyesini yakalayın demiş.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Benim meşhur sözümü bilirsiniz, Atatürk sağ olsaydı, Millî Görüşçü olurdu ve Refah Partili olurdu sözünü ben yıllarca önce söyledim. Yine tekrar ediyorum, o, her zaman Millî Görüş`ü Ön planda tuttu,
UĞUR DÜNDAR – Türkiye`nin ulusal çıkarlarını her zaman ön planda tuttu; ama, medeniyeti ıskalamamak gerektiğini söyledi.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, ama, medeniyet demek, gidip onları taklit etmek değil ki, tam tersine, sakın bunu yapmayın diye her zaman tembih etti ve doğru olan da budur. Dolayısıyla, bu örnekleri asırlar boyu onlar bizden almışlar; ama, kabul edelim ki, uygulama itibariyle, bugün, biz, Türkiye`de insan haklan bakımından Batı`dan çok gerideyiz. İşte biz, insan haklan Türkiye`de daha mütekamil hale gelsin, insan haklan evrensel anlamda uygulansın. Bu yetmez, bizim tarihimiz bunların en güzel örnekleriyle dolu olduğu için, Avrupa`ya da bu insan haklarını tekamül ettirmek için öncülük yapalım. Bunun için, insan haklarını geliştirmekte ve ekonomik işbirliği yapmakta her bakımdan her türlü işbirliğine hazırız, bizim fikrimiz bu. İlla biz bunları yapacağız diye, İslam alemiyle alakamızı kesemeyiz. Biz, Karadeniz KEİP anlaşmasıyla alakamızı kesemeyiz. Biz, Asya`daki cumhuriyetlerimizle, bizim Türk cumhuriyetlerimizle münasebetlerimizi kesemeyiz. Dolayısıyla, şimdi, İngiltere, benim Commonwealth`ime karışmayacaksınız şartıyla girdi. Fransa, benim Afrika`daki Frankofon bölgelerime karışmayacaksınız şartıyla girdi. İsviçre, ben asırlardan beri bitarafım, yine bitaraf kalacağım diye girdi. Yine İngiltere, ben eoruya geçmiyorum dedi. Bunların hepsinin birtakım şartlan oldu. Avrupa bunların hepsine evet dedi. Türkiye gibi eşsiz tarihe sahip bir ülke olarak da, bizim oraya girişimiz ancak insanlığa yapacağımız büyük hizmetleri engellememeli. Biz oraya mafsal üye olarak gireriz. Mafsal üyeden maksat bu; hem orada olacağız hem İslam birliğinde hem D-8`leri kuracağız hem KEİP yapacağız; çünkü, yeryüzünde barış ve adaletin tesisi için Türkiye`nin öncülüğüne ihtiyaç var.
UĞUR DÜNDAR – Aslında Türkiye`nin çok da önemli bir misyonu var. Yani, ben, uzmanların görüşünü aktarıyorum size, İslam dünyasına sırtını dönmüş bir Avrupa ya da içine kapanmış bir İslam dünyası, yani, polirizasyon, barış arayan, globalleşen dünyada gelecek için çok daha büyük bir teh yaratmaz mı? İşte Türkiye, İslam`a Batı`nın sırt dönmemesini sağlamak açısından bir köprü oluşturamaz mı?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Sizin girişinizin şekline bağlı. Taklitçi zihniyetle girerseniz…
UĞUR DÜNDAR – Gayet tabiî, onurlu bir şekilde girmek koşuluyla.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Millî Görüş`le girmek başka, taklitçi girme başka. Taklitçi bir düşünceyle girerseniz, sizi bu Batılılar bir kafesin içine kitlerler, İslam alemiyle alakanızı kesersiniz, hiçbir şey yapamazsınız. Şu andaki şartlar böyle zaten. Yani, sizin İran`dan ne kadar mal alacağınıza ben karar veririm diyor, gümrüğünüzün ne olacağına ben karar veririm diyor; ama, Fransa`nın Cezayir`le münasebetine karışmıyor, bize gelince bu şartlan koşuyorlar.
UĞUR DÜNDAR – Peki, Kıbrıs konusunda da, maazallah diyorsunuz, bu Kofi Annan planını, aman ha, sakın böyle kabul etmeyin diyorsunuz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Kabul edemeyiz tabiî. Ve bunların sonucu olarak şuraya bağlıyorum: Efendim, Kıbrıs`ı Yunanistan`a vermezseniz, sizi buraya sokmayacağız; sokmazsanız sokmayın. Onlar bizim arkamızda koşmaya mecburdurlar, bunu unutmayalım. Millî Görüş budur. Bak, biz D-8`leri kurduk. D-8`ler, yeni bir dünya kuruluşudur. Niçin? Bu, Türkiye`nin öncülüğünde Türkiye`nin bütün kalkınmakta olan ülkelere lider olması hareketidir. İşte Millî Görüş budur. Bak, ben, Başbakan olduğum zaman…
UĞUR DÜNDAR – D-8`i açmak gerekiyor, Development, gelişen ülkeler anlamında D-8… 150 ülke var galiba değil mi efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ben, Başbakan olduğum zaman, şimdi, bugünkü Tayyip Beyin yaptığı bu seyahatleri bana da tavsiye ettiler Hariciyeden, dediler ki, efendim, Batı ülkelerine ilk Önce giderseniz, çok iyi olur; hayır dedim. Neden; biz Millî Görüşçüyüz dedim. Ben, önce D-8`leri kuracağım, 5 milyar insanın, kalkınmakta olan 150 ülkenin, çünkü, D-8 budur. O 8 tane ülke onun çekirdeği, Bunların temsilcisi olarak Batı`nın karşısına…
UĞUR DÜNDAR – Siz, ama, önce, yanılmıyorsam, İran ve Libya`ya gittiniz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, D-8`i kurmak için.
UĞUR DÜNDAR – Sayın Erbakan, hükümet programını hazırladı, acil eylem planını açıkladı, programını okudu Mecliste ve bugün de güvenoyu aldı.
Ülkenin çözüm bekleyen dağ gibi sorunları var, ekonomide yangın var. Milyonlarca insan işini kaybetti. Yaklaşık 12 milyon insan açlık sınırında bir yaşama mahkûm oldu. Bunların acilen çözülmesi gerekiyor. Hükümetin başarılı olabilmesi için neler yapması gerekiyor?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, bugünün en önemli sorusu budur. Türkiyemiz şu anda üç büyük mesele grubuyla karşı karşıyadır.
Birincisi, buyurduğunuz gibi, içerideki yangın, milyonlarca insan aç, işsiz, perişan.
İkincisi, ülkede insan haklan bakımından birçok huzursuzluklar var, bunların çözülmesi lazım.
Üçüncüsü de, dış politikadaki konuların mutlaka millî menfaatlerini korunarak yürütülmesi lazım.
Bu hükümet bu görevleri başarmak mecburiyetiyle karşı karşıyadır.
UĞUR DÜNDAR – Dış politikada Avrupa Birliği ve Kıbrıs konularına değindik. Bir de, Irak`a olası operasyonu var ki, çok Önemli gelişmelerden biri, gerilim noktalarından biri.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Irak meselesi üzerinde birkaç kelime konuşmak mecburiyetindeyiz; çünkü, bu hükümet daha işe başlarken, Bağdat`a Amerikan askerleriyle girersek büyük menfaatler elde ederiz gibi birtakım sözler söyledi. Kendilerini hemen bu noktadan uyarmak bizim için bir millî vazifedir. Kesinlikle Irak bizim kardeşimizdir.
UĞUR DÜNDAR – Efendim, bunun söylendiği konusunda…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Gazetelerden okudum, kesin bir malumatımız yok, inşallah doğru değildir.
UĞUR DÜNDAR – Ben, yine bu konuda ihtiyatlı olmak gerektiğine inanıyorum. Tedbirli, deneyimli siyasetçiler, böyle bir beyanda bulunmazlar.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ancak, çok haklısınız; ama, şu anda Amerika`dan bir heyet geliyor. O heyet bu işi konuşacak.
UĞUR DÜNDAR – Devamlı geliyor zaten heyetler efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ama, bu konuyu bilhassa pazarlık etmek üzere, bugünkü gazetelerde yazan haberlere göre, o heyet size, işte ekonomik yardım yapalım, siz de Irak harekâtında bizimle beraber olun diyor.
Şimdi, önce bir defa, bu hükümetin programında çok tehli bir cümle var. Deniliyor ki, efendim, kritik bölgelerde daha aktif olacağız dünya meselelerinde. Bu, tabiî…
UĞUR DÜNDAR – Ne anlama geliyor sizce?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Anlamı şu: Yani, Amerika birtakım bölgelerde birtakım işler yapmak istiyor; Türk askeri ucuz olduğu için bunu kullanmak istiyor.
UĞUR DÜNDAR – Hayır, bunu Türkiye`nin stratejik önemini ön plana çıkararak diplomatik anlamda barışı sağlamak amacıyla aktif olacağız şeklinde yorumlamak mümkün değil mi efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Mümkün; ama, aksi ihtimal de mevcut olduğu için, biz, aksi istikameti teminat altına almakla mükellef olduğumuz için, ben o tarafa bakıyorum ve vazifemi yapmak için kendilerine haber veriyorum ki, bu kritik bölgeler bizi ilgilendirmez. Bizim vatanımızda bu kadar yangın varken ve daha geçen seferki Körfez Harekâtından 40 milyar, 80 milyar dolar zarar etmişken, tutup da onun bunun birtakım kendi maksatları için yaptığı hareketlere, biz ucuz asker olarak katılamayız, millî menfaatlerimizi korumak mecburiyetindeyiz.
UĞUR DÜNDAR – Askerimiz, Mehmetçiğimiz hiçbir zaman da ucuz değildir.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Tabi değil. Ama, onlar kendileri açıklıyorlar ki, en ucuz asker bunların askeridir. Biz bunlara bir miktar yardım yaptığımız zaman, istediğimizi yaptırırız diyorlar. Bunları okuyoruz. Bir hükümet hiçbir zaman, tabiî, bu çeşit düşüncelere iltifat edemez, alet olamaz, meyledemez.
UĞUR DÜNDAR – Ben, hiçbir cumhuriyet hükümetinin bu şekildeki düşüncelere prim verebileceğini zannetmiyorum efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, ama, mesela, bizim Somali`de ne işimiz vardı, bizim Afganistan`da ne işimiz vardı? Bunların hepsi yanlış hareketlerdir. Başkalarının menfaati için çeşitli tavizler, borçlar kopartabilmek için yapılmış şeyler yanlış hareketlerdir.
UĞUR DÜNDAR – Ama, Mehmetçiğin burnu kanamadan oralardan geldi.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çok şükür, çok şükür… Kanayabilirdi de. Mehmetçiğin kanını her şeyin üstünde tutmaya mecburuz.
UĞUR DÜNDAR – Dünyada barışı sağlamak açısından, Mehmetçiği de riske etmeden, Türkiye gücünü zaman zaman böyle yerlerde hissettirmeli, değil mi efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Riske etmemek mümkün değil ki, ne olacağını bilemezsiniz. Onun için, böyle şeyler, bize ne, bizim işimiz gücümüz var, bizim kendi millî hedeflerimiz var. Şimdi geliyorum Irak meselesine.
UĞUR DÜNDAR – Yani, barış için dahi olsa…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Biz başka yerlerle uğraşmayız, kendimizle uğraşacağız; çünkü, bizim işimiz başımızdan aşkın.
UĞUR DÜNDAR – Hayır, D-8`lerin kuruluş amacı da, dünyada barışı bir anlamda sağlamak olduğu için ve siz de savunduğunuz için söyledim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – D-8`ler dünya barışını sağlamak için, hiç şüphesiz tabiî, o çok zorunlu bir şey. Şimdi, oraya geçmeden önce şu Irak hakkında hemen kısaca arz edeyim.
Irak bizim kardeşimiz. Şurada bizim insanımız oturuyor, teyzesinin oğlu karşı tarafta oturuyor. Biz o bölgeleri biliyoruz. Neden biz kendi kardeşlerimizle savaşacak mışız? Bu, çok yanlış bir şeydir. Tam tersine, biz hudutları açmalıyız, daha Önce 2 milyar dolar olan ticaretimizi en kısa zamanda 3 milyar, 4 milyar dolara çıkarmalıyız; bizim yapmamız icap eden iş budur. Nitekim, biz hükümetteyken bunu yaptık, 54 üncü Hükümet döneminde, biz, hudut ticaretini başlattık. 50 bin kamyon her gün sefer yaptı, güneydoğumuzun yüzü güldü, memlekete hayırlı bir hizmet yaptık. Arkamızdan kapattılar, güneydoğuda bu kadar büyük felaketler, perişanlıklar meydana geldi. Hududun hemen açılması lazım. Sadece hudut ticareti değil, bölgesel ticaretlerin de geliştirilmesi lazım.
UĞUR DÜNDAR – Zaten Türkiye`nin dış politikası, hem dünyada hem bölgesinde barış esasına dayalıdır.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ancak şimdi dış güçler, efendim, sizin borcunuz var, borçta kolaylık gösterelim, şu kadar daha da para verelim; çünkü, eğer biz kendimiz Amerikan askerî olarak Irak`a girersek, 250 milyar dolara mal olacak, Türk askerini sokarsak, 125 milyar dolara bu işi kurtarırız, mümkünse Türk askerini sokalım; ne münasebet Burası bizim kardeşimiz. Biz, komşularımızla harp edecek bir ülke olmayacağız; tam tersine, her türlü ticaretini, işbirliğini geliştiren, kucaklaşan bir ülke olmak bize yakışır. Bundan dolayıdır ki, Irak politikasında son derece dikkatli olmak mecburiyetindeyiz.
UĞUR DÜNDAR – Her şeyden önce, bizim gençlerimizi niçin kaybedelim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Gayet tabiî.
UĞUR DÜNDAR – Yani, bizim bir Mehmetçiğimizin canı her şeye bedeldir, yani, dünyanın bütün zenginliklerine bedeldir.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Gayet tabiî. Başkalarının menfaati için biz nasıl buna karar verebiliriz? Onun için, kesinlikle burada kendilerine sesleniyorum: En ufak bir şekilde aklınızın kenarından geçirmeyin; şu taviz, bu menfaat, bilmem ne, bunların hiçbiri söz konusu olamaz. Buyurduğunuz gibi, bir tek Mehmetçiğimizin kanı dahi hiçbir tavizle değişilmez. Bu sebepten dolayıdır ki, Irak meselesinde şimdi kritik bölgelerde daha aktif davranacağız sözü bizi rahatsız ediyor. Çünkü, o kritik bölgeler başkalarının menfaatları için tespit edilmiş olan bölgeler, bize ne.
UĞUR DÜNDAR – Biz onu barışçı diplomatik faaliyetler olarak değerlendirelim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – İyimser olarak; ama, ya aksi kastediliyorsa, bunu hatırlatmamız lazım ki, böyle bir şey kesinlikle akıldan geçmemeli. Biz, Irak`la ve diğer komşularımızla barış içinde olmalıyız. Bizim vazifemiz, Amerika`nın bu harekâtına biz yardımcı olmayacağız sözüyle bitmez. Biz, bu bölgenin ta tarihten beri hep ağabeyisiyiz. Bizim mahalleyi biz koruyacağız yine tarih boyunca olduğu gibi. Yani, buraya yabancı sokmayız. Bunun manası, bu bölgedeki diğer Müslüman ülkelerle beraber bir araya gelerek, bölgenin barışını korumakta asıl aktif rol oynamamız lazım. Sadece, efendim, İncirlik Üssünü isterse vermeyiz, şunu söylerse yapmayız, bunu yap-
mayız demek yetmez. Gözümüzün önünde, bütün bu şeyler yapılacak…
UĞUR DÜNDAR – Tabiî, geçmişte bazı komşu Müslüman ülkelerin Türkiye`ye dönük terörist faaliyetleri beslediğini, himaye ettiğini ve Türkiye`de de terörist eylemler yaptığını unutmadık.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bunlar apayrı bir konu; ama, bize düşen vazife, biz bu mahallenin ağabeyisiyiz, yıllardan beri hep bu görevi yaptık, bu ülkeleri koruduk. Biz sadece bu bölgeleri korumadık. Ben, D-8`leri kurmak için Nijerya`ya gittiğim zaman, şaşırdım, bütün halk sokaklara dökülmüş, beni alkışlıyor, yanımda da Devlet Başkanı var. Dedim ki, Sayın Başkan, bu ne haldir, ben buraya ilk defa geliyorum, kimse beni tanımaz. Açıkladı, dedi ki, bak, sen Osmanlı`nın ahfadısın, vaktiyle Portekiz, İspanya bizi işgal etmek istediği zaman, Osmanlı bir donanma gönderdi, bizi korudu. Şimdi, bu halk onu tarihten biliyor, o sevgisini orta yere koyuyor. Endonezya`ya gittik, aynı şey. Hollandalılar buraya gelecekti, bizi korudunuz diyor. Yani, biz, dünyanın her yerindeki haksızlıkları önlemiş bir ülkeyiz. Böyle yakınımızdaki bir tehde de bugün elimizden geldiği kadar barışçı hareket etmeye, bunları önlemeye mecburuz.
UĞUR DÜNDAR – Peki, şimdi, insanımızı bu ekonomik kriz kasırgasından nasıl koruyacağız efendim? Bu hükümet neler yapmalı ki, vatandaşımız, artık bu kadar soluksuz kalmış durumda olan vatandaşımız rahat bir nefes alabilsin?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Dış politika konularından bu buyurduğunuz noktaya geçerken, bu arkadaşlarımıza, kardeşlerimize en önemli tavsiyem, bütün bu konularda söz sahibi olabilmek için D-8`ler çok büyük bir olaydır. Bunun manasını bilip, bunu canlandırmak mecburiyetindesiniz. Ne yazık ki, hükümet programında tek kelime yok. Sayın Gül, D-8 çalışmalarının pek çoğuna iştirak etmişlerdir. Bunun ne olduğunu herkesten iyi bilir. Şimdi, hükümet programını hazırlarken tek kelime bahsetmemesini hayretle karşıladım.
UĞUR DÜNDAR – O da belki bu sözlerinizi bir uyan olarak değerlendirir.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ben de onun için söylüyorum zaten. D-8`ler, gerek Ortadoğu barışı bakımından gerek Türkiye`nin dünyadaki prestiji bakımından gerekse dünya meselelerinin barışçıl olarak çözümlenmesi için çok önemli bir olaydır, çok yönlü bir dünya
hareketidir, bunun önemini katiyen küçümsemememiz lazımdır.
UĞUR DÜNDAR – İçerideki bu ekonomik meseleler konusunda uzun uzun konuşacağız… Gelelim içeriye…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hemen geliyoruz.
Şimdi, içerisi yangın yeri. Alalım önce emeklimizi. Emekli insanımız, bugün, 4 milyon kişidir; işçi, memur ve Bağ-Kur emeklileri. 4 milyon insan, bu insanlar büyük çoğunlukla 130 ilâ 180 milyon lira arasında aylık alıyor ve bunların çoğu 5 kişilik aileyi geçindirmekle mükellef. 5 kişilik bir ailenin geçinmesi için, daha dün memur sendikaları hesaplarını orta yere koydular, l milyar 300 milyon lira lazım. Bir tek bekar insanın geçinmesi için de 700 milyon lira lazım. Şimdi, emekli insan 130 milyon lirayla nasıl geçinecek? Feryat etti, yandı tutuştu, öbür hükümete öfkesinden patladı, bunlar Millî Görüşçü-dür, bu kaynağı bulurlar, paralan faize vermez bize verirler diye getirdi oylarını bunlara verdi; ama, bu kredi şartlı açılmıştır, benim karnımı doyuracaksın.
UĞUR DÜNDAR – Vadesi ne kadardır kredinin efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Efendim, kredinin vadesi, tabiî, çok kısadır; çünkü, bütün ihtiyatlar gitmiştir, emeklinin tahammül edecek hali yok.
UĞUR DÜNDAR – Ne kadar kısadır?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Şimdi, bu yılbaşında bu açığa çıkacaktır. Şimdi, bayram var. Bayramın arkasından, bayram 5, 6, 7, 8, dört gün sürüyor, pazar da geliyor arkasına. Onun arkasından 21 gün var yılbaşına. Şimdi, bu yılbaşında memur ve emeklilik katsayıları tayin edilecek. Şimdiden memurlarımız başladılar, dediler ki, efendim, bu katsayının tayin edilmesi yetmez, önce bizim nemalarımızı ödeyin, yıllarca kestiniz. İstedikleri nema memur başına 3 milyardır. 3 milyar lira 2,3 milyon memur için hesaplayacak olursanız, 4,5 milyar dolar yapar. Şimdi, bu hükümet yılbaşından önce 4,5 milyar dolar bunlara ödemeye mecbur. Bunun karşılığı bütçede yok; çünkü, elindeki bütçe 90 milyar dolardır, dolarla konuşuyorum. Bu 90 milyar doların 30 milyarı açık, kaldı 60 milyar. 60 milyar doların 40 milyarı faize verilecek. Ne kaldı; 20 milyar dolar.
UĞUR DÜNDAR – Onu da maaşlara…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – 20 milyar dolarla bütün devletin hizmetini göreceksiniz, maaşlar, yatırımlar, her şeyler, şu programdaki sonsuz vaatleri bununla yapacaksınız. Programda bir sürü vaat var, hiçbir kaynak yok.
UĞUR DÜNDAR – O halde kalem kalem gidelim efendim.
Şimdi, memura ve emekliye, aç kalmamaları için, insanca bir yaşam sağlayabilmek için…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bunu yapmak için en aşağıya bu memurlara, emekliye 500 milyon lira ayda ilave para vermek lazım gelir. Emekli 130 milyon lira alıyor… 130 milyon liraya 500 milyon ura ilave edeceksiniz. Bu, en asgarî miktardır; çünkü, kendiniz diyorsunuz ki, 5 çocukla l milyar 300 milyon… Hiç değilse yansını ver. Efendim, 130 milyon lira alana 500 milyon lira nasıl ilave edilir. Biz bunu 54 üncü Hükümette yaptık. Biz, hayali konuşmuyoruz. İşte Millî Görüş bu. Biz, 100 alan memura 250 verdik, 100 alan SSK emeklisine 300, 100 alan Bağ-Kur emeklisine l 000 verdik.
UĞUR DÜNDAR – Şimdi, efendim, ülke bir ekonomik krizin içine itilmiş.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bizim geldiğimiz zamanda da aynı…
UĞUR DÜNDAR – Sizin o dönemdeki Türkiye`nin dış borçlarıyla, millî geliriyle bu mümkün. İşte 210 milyar dolarlık iç ve dış borç toplamı, ulusal gelir inmiş 150 milyar dolara. Şimdi tahmin ediyorum ki, siz, aşağı yukarı 100 milyar dolarlık bir ihtiyaç tablosu, acil ihtiyaç tablosu çıkaracaksınız, tahminim öyle.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çıkaracağım evet.
UĞUR DÜNDAR – Şimdi, bu parayı millî geliri 150 milyar dolar mertebesine inmiş olan ve borç yükü altında inim inim inleyen bir ülkede abrakadabra olsa, yani, o sihirbaz kutusuna sığdırmak mümkün değil. Biraz abartılı konuşmuyor musunuz efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – İşte biz, o abrakadabrayız. Biz bunları yaptık. Bizim, Mecliste 17 Nisan 1996`da bir konuşmamız var. 1995 seçimlerinde en büyük parti olarak çıkmışız, bizi hükümet yapmamışlar. Bir geçici hükümet kurmuşlar, geçici bütçeyi getirmişler, sonra asıl bütçesini getirmiş. Bütçeyi görüşüyoruz. Görüşürken, orada söylediğim sözler şu: Siz, koskocaman bir Türkiye`yi 47 milyar dolar bütçeye koyamazsınız. Sizin bütçeniz 120 milyar dolar olmak mecburiyetindedir. Ne yapıp yapıp, 70 milyar dolar daha bulacaksınız; çünkü, işçi, köylü, memur yangında, aynen bugünkü
gibi, bunlara en aşağı 32 milyar dolar vermeniz lazım. Devlet yatırımları durmuş, 14 milyar dolar vermeniz lazım. Devletin temel hizmetleri, sağlık, eğitim, savunma ve adalet, bunlara 24 milyar dolar vermeniz lazım. Kalem kalem bir muhalefet örneği gösterdik ve bunları şuradan bulup vereceksiniz diye kaynaklan da gösterdik. Ne zaman; 17 Nisan 1996. 70 gün geçti biz hükümet olduk. O zaman çok doğal olarak, onlar dediler ki, hadi bakalım, bul bakalım. Biz besmeleyi çektik ve bunu bulduk. Biz, 1996 yılının ikinci yansında, altı ayda 13 milyar dolar kaynak paketlerinden, 10 milyar dolar faizden kurtardık, programdaki faizden. 7 milyar dolan KİT`leri kâra geçirerek teinin ettik. Bunları köylüye, işçiye, memura verdik, ekonomi canlandı. Programda 30 milyar dolar vergi toplanacak, 35 milyar dolar geldi. 5 milyar dolar da oradan ilave ettik. Altı ayda 35 milyar dolar… Bir kuruş vergi koymadık, bir kuruş zam yapmadık, bir kuruş iç borç, bir kuruş dış borç almadık.
UĞUR DÜNDAR – Peki, efendim, şimdi bu hükümetin, memura…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Altı ayda 70 milyar dolar…
UĞUR DÜNDAR – Evet, oraya geleceğim.
Şimdi, bu hükümetin memura, emekliye, işçiye, çiftçiye ve yoksula…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hepsine en aşağı 10 milyar vermesi lazım.
UĞUR DÜNDAR – Yani, 50 milyar dolar.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – En aşağıya. 85 milyar dolar da borç ödemesi lazım, borç ve faiz.
UĞUR DÜNDAR – 100 milyar doların üstünde…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – 135 milyar dolan şimdi bulmak mecburiyetindeyiz. Ne var elinde; 20 milyar dolar var bütçesinde. 20 milyarın dışında onu ilave ederseniz, 100 milyar dolar en aşağıya ilave para bulacak bu bütçeye.
UĞUR DÜNDAR – Şimdi, efendim, elinizi vicdanınıza koyun. O günkü başarıyı sağlamış olan hükümetin Başbakanı olarak, diyelim ki, abrakadabra başarısı sağladınız.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Efsane Başbakan diyorlar bize işte bundan dolayı.
UĞUR DÜNDAR – Bugün abrakadabra olsanız, bunu yapabilir misiniz? Elinizi lütfen vicdanınıza koyun efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Evet, tabiî ki. UĞUR DÜNDAR – O halde yolunu gösterin hükümete. Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Göstereyim, alsınlar Saadet Partisinin programını okusunlar.
UĞUR DÜNDAR – Sadece programı okumakla oluyor mu efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Olmaz; çünkü, çok önemli bir konu vardır: Millî Görüş lafla olmaz. Millî Görüş`te önce hidayetiniz olacak. Nereden bulacağınızı bileceksiniz. Sonra, ferasetiniz olacak.
UĞUR DÜNDAR -Efendim, bunlar Arapça sözcükler olduğu için gençler bilmeyebilirler.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hidayeti halkımız bilir. Hidayet, hak ile batılı ayırma kabiliyetiniz olacak; yani, bu, faize mi gidiyor, köylümüze mi gidiyor, ayıracaksınız.
İkincisi, ferasetiniz olacak. Ferasetiniz…
UĞUR DÜNDAR – Öngörü, hissetme…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Yani, ayırma kabiliyetiniz olacak.
Üçüncüsü de, dirayetiniz olacak.
UĞUR DÜNDAR – Becerikli olacaksınız.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayra matuf gördüğünüz şeyin gerçekleşmesi için, bütün gücünüzle çalışıp, onu gerçekleştirebileceksiniz, dirayetiniz olacak. Şimdi, bu arkadaşlarımıza ben gösteriyorum programı. Bu hidayettir, bak, şu on kalemden 100 milyar dolar temin edebilirsiniz. Bunu temin etmek için şimdi onların detayları var. O detaylar için…
UĞUR DÜNDAR – O on kalem nedir efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Saadet Partisinin programını getirtelim, orada satır satır yazıyor.
UĞUR DÜNDAR – Ama efendim, onların programında da zaten ülkenin sorunlarına nasıl çözüm bulanacağına…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, ona benzemez. Onların programında ne yazıyor biliyor musunuz; demin söyledim size, verimliliği artıracağız. Tek söylenen bu.
UĞUR DÜNDAR – Doğru değil mi efendim? Verimliliğin artması gerekmez mi?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Doğru; ama, bu laf para getirir mi, kimin karnını doyurur? Böyle şey mi olur? Saadet Partisinin programında kuruş kuruş gösterilmiş ve de açıklaması yapılmış, nereden nasıl hesaplan verilmiş. Alıp okusunlar lütfen. Verimliliği artıracağız, üretimi artıracağız… Neyle artıracaksın üretimi? Üretimi artırmak için, bak bunların Sayın Demirel kadar bile tecrübeleri yok. Demirel, 24 Ocak kararlarını aldı. Mecliste bir müzakere yaptık. Ben ona dedim ki, bu IMF`ye teslim olmakla hata ettin; çünkü, bunlar bize şart koşuyorlar, şöyle, şöyle, şöyle… 24 Ocak kararlarını biliyorsunuz, 1980`den bahsediyorum- Şubat ayında Mecliste bunu görüşüyoruz. Ne olacak Hocam? Bak, bu memleketin bu kadar ormanları var, madenleri var, şu kadar boş duran kapasitesi var, bu kadar genç nüfusu var… Trafik lambası olmayacaksın arkadaş; kırmızı yandı dur, yeşil yandı geç. Ne demek bunun manası; para lazım vergi koy, döviz lazım borç al. Hayır, bu kafayı bırakacaksınız, terleyeceksiniz, Millî Görüş sahibi olacaksınız ve bunları temin edeceksiniz dedim. Arkamdan çıktı, bunlar hep Meclis zabıtlarında var. Dedi ki, hocam, geldin buraya, bunları söyledin, bunlara hayır diyen var mı? Ben de elbette ormanın işletilmesini isterim, ben de elbette madenlerin işletilmesini isterim, ama, bunları harekete geçirmek için bir ilk hareket benzini lazım bana. Sen motorcusun, ilk hareket benzinin zaruretini herkesten iyi bilirsin. Ben bunun için borç alıyorum, IMF`ye bunun için gidiyorum dedi. Sonra, arkasından ikinci müzakerede ben tekrar çıktım, dedim, bana bak Demirel, sen benim elli senelik arkadaşımsın. Bana motor dersi vermeye kalktın; ama, söylediklerine dikkat et. Şimdi, bak, sen diyorsun ki, ben bunu ilk hareket için istiyorum; doğru, motorda ilk hareket benzinine lüzum var; ama, senin kaçıncı başbakan oluşun bu; beşinci. Biz sana beş kere ilk hareket için bu benzini verdik, hiçbir zaman senin motorun çalışmadı, sen neyin farkında değilsin biliyor musun; senin arabanın motoru yok arkadaş, sen bunu motora koyacağım diye alıp sokağa döküyorsun.
UĞUR DÜNDAR -Şimdi, bugünkü hükümete dönersek…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bununla, ben, bugünkü hükümete hatırlatmak istiyorum ki, bak, böyle boş programlarla hiçbir şey yapamazsınız. Bu programda kaynak olarak hiçbir şey yok. Bu 100 milyar dolan bulacaksın. Aç Saadet Partisinin programını oku. Bunu yapamazsan bu yangını söndüremezsin.
UĞUR DÜNDAR – Diyelim ki, açtılar, okudular; ama, olmuyor; o zaman, Saadet Partisinin programı mı başarısız olacak?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır. Burada demin söylediğim gibi, bunların hidayetten başka feraseti lazım, dirayeti lazım. Şimdi, bunlar, un, su ve tuz bir araya gelirse ekmek olur zannediyor. Halbuki, bununla ekmek olmaz, bu işin mayası lazım, mayası. Maya olmadan ekmek olmaz. Bunların programı mayasız ekmeğe benziyor. İçinde asıl maya yok.
UĞUR DÜNDAR – Peki siz, eski bocalan olarak, maya yapmayı onlara öğretmediniz mi efendim?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bu öğrenilmez, bu Allah vergisidir. Onun için, şimdi Allah`a dua edecekler, Ya Rabbi sen bize bunu ver diyecekler ki, gerçek Millî Görüşçü olsunlar. Bunlar obuadan Millî Görüşçü olunmaz. Şimdi, bak, günü geldi, l Ocak geliyor, memur bekliyor, emekli bekliyor, köylü bekliyor, yoksullar yanıp tutuşmuşlar ve köyünü bekliyor. Bu 100 milyar dolar yıl içinde bulunacak; ama, şimdiden bulunacağı kesinleşecek; çünkü, yılbaşından itibaren bunun ödenmesi lazım. Bu olmadığı takdirde, bu emanet oylar, yarın, Sayın Ecevit`e yapılanın çok daha şiddetlisini bunlara yapar.
UĞUR DÜNDAR – Siz burada uyarıyorsunuz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ve de uyarıyorum ve derler ki, biz IMF`den kaçıyorduk, IMFnin kucağına düşmüşüz meğer farkında olmadan. Ne olacak; millî kaynaklardan kendi insanımıza bu paralar verilecek. Bun yapmaya mecburlar. Yapmadıkları takdirde, Önümüzdeki bayrama kadar, bunlar hakkında millet bir kanaat sahibi oluyor. Şimdi, bu bayramı inşallah ağız tadıyla yapacağız, Allah nasip etsin. Ama, iki ay sonraki bayram…
UĞUR DÜNDAR – Süreyi çok kısalttınız, sorulan zorlaştırdınız, âdeta sıfırcı hoca gibi davranıyorsunuz eski öğrencilerinize karşı Hocam.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çünkü, hayır, ben onlara bunu hatırlatıyorum yardımcı olmak için. Bunu yapamazlarsa, bu yangını söndüremezler ve bütün bu bahar havası değişir. Ben Almanya`ya gittiğim zaman, Vaynahten`de bir de baktım ki, bütün dükkânları, caddeleri süslediler. Bunlar yahu dinlerine ne kadar tutkun dedim, bir de baktım ki, arkadan meğer ticaret erbabı alışveriş olsun 42
diye bunu körüklüyormuş. Şimdi, birtakım basın, bunlara bahar havası gösteriyor malını satmak için, bunları sevdiğinden, bunları…
UĞUR DÜNDAR – Ama, bir yeni hükümete toplumsal olarak kredi açmak gerekmez mi efendim? Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çok gerekir. UĞUR DÜNDAR – Üstelik bu kadar ağır bir ekonomik yükü, hatta bir enkazı devralmış olan hükümetten üç ay içinde halkı ferahlatabilecek bir uygulamaya gitmesini beklemek biraz insafsızlık olmaz mı?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Pehlivan mindere çıkışından belli olur diye bir atasözü vardır. Şimdi, ben onlara ufuktaki kara bulutlan gösteriyorum. Diyorum ki, bak, memur, işçi, köylü;`bunların hepsi aç. Bunların mutlaka karınlarını doyurma şartlarını temin etmeniz lazım. Ben bu bulutları görüyorum. Eğer bunu siz ocak ayında yapmazsanız, önümüzdeki Kurban Bayramı bütün millete zehir olur; çünkü, milletin ihtiyatı kalmamıştır. Demirel döneminde, Özal döneminde köyden bulgur geliyordu şehirdeki memura, o dayanıyordu. Şimdi, köy mahvoldu, köyde bulgur yok. Dolayısıyla, millet zaten fevkalade duyarlı hale gelmiştir. Hemen bu problemlerin çözüldüğüne kanaat getirmezse, Allah muhafaza buyursun, Türkiye çok kısa zamanda tersine döner. UĞUR DÜNDAR – Allah korusun.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Onun için, gözlerini dört açmaları lazım. Saadet Partisinin programını iyice okumaları lazım.
Bunların elinde iki şık vardır; ya bunları yaparsınız ve böylece, aldığınız oyun hiç değilse yarısını muhafaza ederseniz. Bu oyu aynen muhafaza etmeleri mümkün değil, bu kadar tecrübemize istinaden söylüyorum; çünkü, Demirel de edemedi, Özal da edemedi. Bu, bir defalık verilmiş olan bir kredidir. Veyahut da Ecevit gibi yüzde 1`e inersiniz.
UĞUR DÜNDAR – Peki efendim, es kaza -öyle diyelim, yani, Türkiye`nin selameti açısından, her hükümetin başarılı olmasını isteriz diyelim ki, maalesef başarısız oldu. O zaman siz onların eski hocası olarak kendiniz de bir sorumluluk payı yüklenmiş olmayacak mısınız?
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır, işte bu konuşmayı bunun için yapıyorum.
UĞUK DÜNDAR – Uyan…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Uyan yapıyorum ki, bak, başarılı olmazsanız kabahat sizdedir. Ben size söylüyorum, yerini de gösteriyorum, okuyup da anlamayacak olursanız, gelin sorun.
UĞUR DÜNDAR – O zaman, üç ay sonra bir başka program daha iyi olur, bir değerlendirme sunalım topluma.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Şimdi, dolayısıyla, önümüze bir bakış yapacak olursak, önümüzde, size şunu söylüyorum, bir kelime daha konuşulması lazım. Şimdi, bu seçimlerin sonucunda teşekkül etmiş olan Meclis içi muhalefet, görülüyor ki, birtakım faydalı işleri engellemek istiyor. Ondan dolayı, milletin asıl ümidi Meclis dışındaki muhalefettedir. Millet Millî Görüş`ü istediğine göre…
UĞUR DÜNDAR – Meclis içindeki muhalefet de yapıcı katkılarda bulunacaklarını söylüyor.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Efendim, şimdiden, bilhassa insan haklan bakımından, mesela, sakın başörtüsüne yanaşma diyor. ^
UĞUR DÜNDAR – Hayır, Sayın Deniz Baykal, bizim Arena programında Sayın Tayyip Erdoğan`la konuşurken, bu sorunun bir uzlaşma içerisinde çözülmesinden yana olduklarını söylediler efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hayır efendim, kamuda başörtüsü…
UĞUR DÜNDAR – Yani, ülkede gerilim yaratmadan çözelim dedi efendim.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Kardeşim, siz üniversite kapısına gidip okumak isteyen bir kız çocuğunu coplayacaksınız, ondan sonra da gerilim yaratmayacaksınız. Gerilim yaratan kim?
UĞUR DÜNDAR – Efendim, bu, ayrı bir tartışma konuşu. Şu anda süremiz…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Biliyorum tabiî, tartışma… Yalnız, bakınız, bunlara oy veren Millî Görüş tabanı hâlâ üniversite kapısında başını örttüğü için kız çocukları eğer coplanırsa, bir gün o sandalyede oturtmaz, haber veriyorum.
UĞUR DÜNDAR – Kimsenin coplanmasını istemeyiz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Oldu bu iş.
Şimdi, bugünkü Meclis içi muhalefet bu kabil konularda bir yanlış tavrın içerisinde, ben tavırların] görüyorum, seziyorum. Bundan dolayı, asıl milletin beklediği Meclis dışı muhalefettedir. Şu sözü söylemek istiyorum: Bilesiniz ki, bugünden itibaren Türk siyasetinin yıldızı Saadet Partisidir. Neden; çünkü…
UĞUR DÜNDAR – Peki, Sayın Baykal adına konuşmak konumunda değilim; ama, yasaların ve yargı kararlarının uygulanmadığı bir yönetim biçiminden de demokrasi olarak söz etmek mümkün değil ta Aristo`dan beri.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Efendim, milletin şu kadar çoğunluğu, biz…
UĞUR DÜNDAR – Sayın Baykal bunu kastetmiş olabilir.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Biz, demokrasi diye bir şeyi kabul ediyor muyuz?
UĞUR DÜNDAR – Gayet tabiî efendim; ama, yasaları ve yargı kararlarını da kabul ediyoruz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Demokrasi yasalarını meclisler yapar, demokrasinin hükmü budur. Mecliste siz anayasayı değiştirecek çoğunluk aldığınız zaman hiçbir bahane bulamazsınız. Millet sizi seçmiştir…
UĞUR DÜNDAR – Bazen demagojiyle de, bu anlamda söylemiyorum, bu konu için söylemiyorum, bazen demagojiyle de bazı konulan halka kabul ettirmek de mümkün olabilir yine çok eskiden beri.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ettiremezsiniz.
UĞUR DÜNDAR – Onun için, yasalara ve yargı kararlarına saygılı olmak gerekiyor.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Hiç şüphesiz; ama, konuştuğumuz konunun bununla alakası yok. Bu halkın çektiği zulüm ne yasalardan ileri geliyor ne yargı kararından ileri geliyor.
UĞUR DÜNDAR – Efendim, üniversite kapılarında hiçbir gencimizin, bırakın üniversite kapılarını, hiçbir yerde hiçbir insanımızın bigünah yere coplanmasına, hatta bir suç bile işlemiş olsa, yargıya tevdi etmeden zarar görmesini asla ve asla istemeyiz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – İstemeyiz; ama, yapılıyor.
UĞUR DÜNDAR – Geçen gün coplanan üniversiteli çocuklarımızla ilgili, polis yetkilerini de getirdik, üniversite hocalarım da getirdik ve Türkiye`deki insan haklarını savunan bir program yaptık.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Annesi babası da alınıp tevkif ediliyor.
UĞUR DÜNDAR – Bunların olmasını asla istemeyiz.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Onu bırakın, imam-hatip okulları ne olacak? Bunların hepsi ülkenin temel meseleleri. Ben, çocuğuma dinimi öğretmek istiyorum. Herhangi bir inşanın çocuğunu alıp zorla imam-hatip okuluna koyuyor muyum; koymuyorum, bu, benim en doğal insan hakkım. Evladıma dinini öğretmek istiyorum. Niçin bu engelleniyor?
UĞUR DÜNDAR – Temel hak ve Özgürlüklerin önündeki bütün engellerin kalkması zaten Türkiye`nin çağdaşlaşma projesinin temel ereklerinden, temel amaçlarından; dolayısıyla…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Çok güzel buyuruyorsunuz da, bu hükümetin programında niçin beş artı üçe dönülecek demiyor? Ne demek bunun manası; 15 yaşına gelinceye kadar çocuk Kur`an-ı Kerim`i öğrenmeyecek. Bunları kaldırmazsa bu hükümet o sandalyede bir gün oturamaz. Çünkü, onlara oy veren bu Millî Görüş tabanıdır. Bu Millî Görüş bugün yüzde 40`e çıkmıştır ve bunlar da insan hakkıdır.
UĞUR DÜNDAR -Efendim, bizim gördüğümüz kadarıyla, Meclisteki aritmetik, Türkiye`de temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılmasını bir gerginlik yaratmadan, bir uzlaşma, hatta Meclis dışındaki muhalefetin de katkısıyla, sivil toplum örgütlerinin de katkısıyla, çözüme…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Nasıl yapacakları ayrı bir konu.
UĞUR DÜNDAR – Öncelikle ülkenin, az önce konuştuğumuz, ekonomik yangınını söndürmek gerekiyor.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ekonomi yangın da sönecek, bunlar da yapılacak.
UĞUR DÜNDAR – Ekonomik meselelerle uğraşmak bir kenara itilerek, bazı böyle gerginlikleri tekrar Türkiye`nin gündemine sokmak, aslında bu sorunların çözümünü de güçleştirecek. Bu bakımdan…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Ama bu buyurduğunuz zihniyet, bu zulümlerin hâlâ devam edeceğini gösteriyor. Ben de bu kardeşlerimizi uyarıyorum ki, bak, bu zulüm sizden önceki hükümetle devam etti, ne hale geldiler gördüğünüz . Sayın Mesut Yılmaz, bunları yaparken, bu imam-hatip okullarını kapatırken, kendisi açıkça söyledi: “Benim siyasî hayatıma mal olsa dahi ben bunu yapıyorum”
dedi ve siyasî hayatına da mal oldu. Bak, şimdi kendilerine hatırlatıyorum: Aynı şeyi yaparsanız, sizin de siyasî hayatınıza mal olur… Kendisine de aynı şekilde yardımcı olmak için söylüyorum ki, bu insan haklarını engellerse bir insan, sonu böyle olur. Bunlara da örnek olsun diye söylüyorum. Binaenaleyh şimdi toparlayalım lütfen.
UĞUR DÜNDAR -Lütfen…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Bir yere geldik. O gelmiş olduğumuz noktada, bütün temennimiz, bu hükümetin başarılı olmasıdır. Milletimizin bu dertlerden kurtulmasıdır. Bu konuşmaları zaten bunun için yapıyoruz. İşe başlarken, bizim görevimiz, bir kardeş, bir ağabey olarak, nasıl tasvir ederseniz edin, bu inandıklarımızı samimi bir şekilde sırf fikir olarak kendilerine duyurmaktır. Bak, kurtuluş Millî Görüş`tedir. Gerçek Millî Görüşçü olmanız lazım. Taklidiyle iş göremezsiniz. Bunu kendilerine söylemiş oluyorum; bir. Gerçek Millî Görüşçü olmanın da kriterlerini orta yere koy, somut kriterlerini. Önce bu yangını söndür. Bu 100 milyar dolan bulacaksınız. Nasıl bulacağınız için referans veriyorum. Eğer okuyup anlamazsanız, gelin sorun, anlatayım. Biz bunu bulduk.
İkincisi, bu toplamış olduğunuz paraların rantiyeye faize değil, gerçekten bu halka gitmesine gereken tedbirleri almak mecburiyetindesiniz, yani, yangını böylece söndürmek mecburiyetindesiniz.
Dış politika meseleleri fevkalade önemlidir. Kıbrıs`ta en ufak bir taviz veremezsiniz. Bu baz üzerinde oturamazsınız çalışmaya.
UĞUR DÜNDAR – Irak konusu…
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Irak kardeşimizdir, kesinlikle sadece katkıda bulunmak değil, onu engellemek için elimizden gelen her şeyi yapmak mecburiyetindeyiz.
Avrupa Birliğine şahsiyetimizi muhafaza ederek girmek mecburiyetindeyiz. Bizim bütün dünyaya karşı vazifelerimizi yapabilecek şartlarla girmeliyiz. Bu takınılan tavırlar doğru ve isabetli değildir, yanlıştır. Öbür taraftan, D-8leri mutlaka canlandırmak mecburiyetindesiniz. Bu, Türkiye için hayatî önemi haizdir. Bunlara ilaveten de, ülkenin diğer mühim bir meselesi olan bu iç huzursuzlukları ortadan kaldırmanız lazım. Bunun için şu yapılan haksızlıklar devam etmemelidir. Bunları bir bir ortadan kaldırın. Bunları kaldırırsanız ne ala, o takdirde oyunuzun bir kısmını muhafaza edebilirsiniz; ama, kaldırmazsanız, millet bu seçimde göstermiştir ki, fevkalade duyarlı
hale gelmiştir, Ecevit`e yaptığını size yapar maazallah.
Böylece, hatırlatıyorum ki, bir an evvel elinizi çabuk tutun, vaktiniz yoktur, zamanınız yoktur, yapılacak olan işleri mutlaka başarmak mecburiyetindesiniz.
UĞUR DÜNDAR – Bütün iyi niyetinizle söylediğinize inanıyorum.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Mübarek ramazan ayındayız. Ben, sizin, bütün televizyon mensuplarınızın ve ekranları başında bizi dinleyen bütün vatandaşlarımızın hem ramazanlarını hem de önümüzdeki Ramazan Bayramlarını tebrik ediyorum.
UĞUR DÜNDAR – Ben de.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – Mübarek ramazan ayında dua ediyorum ki, Cenabı Hak, milletimize saadet versin, bu dertlerden en kısa zamanda kurtarsın.
UĞUR DÜNDAR – Ve dileriz, Türkiye’miz bu sıkıntıları en kısa zamanda geride bırakır ve hak ettiği güçlü, çağdaş yolda ilerler.
Çok teşekkürler Sayın Erbakan.
Prof. Dr. NECMETTİN ERBAKAN – İnşallah. Sağ olun, ben teşekkür ederim.

Erbakan : DÜNYANIN YENİDEN KURGULANMASI VE GELECEĞİN KURTARILMASI

Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın
Suudi Arabistan Kral Abdülaziz Halk Kütüphanesi Konferans Salonunda
Düzenlenen Uluslararası Konferansta
DÜNYANIN YENİDEN KURGULANMASI VE GELECEĞİN  KURTARILMASI
Başlıklı İlmi ve Tarihi Konuşması:
Bismillahirrahmanirrahim,
Elhamdulillahi Rabbil Alemin,
Vessalatü, Vessalamü Ala Resulina Muhammedin Ve Ala Alihi Ve Ashabihi Ecmain.
Sözlerime başlarken her şeyden önce bütün hazirunu saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.
Ve yine her şeyden önce insanlık tarihinin bu kadar önemli bir dönüm “noktasında;
Bütün insanlığın saadeti gayesiyle “İslam ve Medeniyetler Diyalogu” konulu uluslararası bu ilmi ve kültürel sempozyumu tanzim ve tertip etmesinden dolayı önce Hadimül Haremeyn`i Şerifeyn Suudi Arabistan Kralı Fahd Bin Abdulaziz’e teşekkürlerimi arz ediyorum.
Bunu, takiben Suudi Arabistan Kral Abdülaziz Halk Kütüphanesi Yönetim Kurulunun kıymetli Başkanı Sayın Veliahd Emir Abdullah bin Abdülaziz ve diğer kıymetli yönetim kurulu üyelerine tebriklerimi tekrarlıyorum ve teşekkürlerimi sunuyorum.
Konferansa teşrif etmiş olan muhterem seçkin zevatın hepsine de aynı şekilde en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

Ve bu uluslararası ilmi ve kültürel sempozyumun İslam Alemi ve bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan diliyorum.
Sempozyumun tertip heyeti, bendenizden “İslam ve Medeniyetler Diyalogu”nu konu alan bu sempozyumda “İslam-Batı İlişkisi ve Geleceği” konusunda bir konuşma yapmamı arzu ettiği için sizlere bu husustaki görüşlerimi arz etmek üzere huzurlarınızda bulunuyorum.
“İslam – Batı İlişkileri ve Geleceği” konusundaki görüşlerimi yüksek müsaadelerinizle aşağıdaki ana bölümler halinde sunmaya çalışacağım.
A-         İNSANLIĞIN HALİ HAZIR DURUMU VE İSLAM – BATI DİYALOGUNUN ÖNEMİ.
B-          “TEŞHİS VE GERÇEKLER.”le durum tespiti
C-         TEDAVİ VE ÇÖZÜM ÇARELERİ: İSLAM – BATI DİYALOGUNUN SAĞLANMASI VE ÖZLENEN DÜNYANIN KURULMASI İÇİN ATILAN ADIMLAR VE ASIL BAŞLATILMASI LAZIM GELEN GİRİŞİMLER
A- İNSANLIĞIN HALİ HAZIR DURUMU VE İSLAM – BATI DÜNYASI (Dinler arası değil) DİYALOGUNUN ÖNEMİ:
  • ŞU ANDA İNSANLIĞIN DURUMU NEDİR?
a.      İnsanlık her zaman olduğu gibi bugün de barış, huzur ve bütün insanların mesut olarak yaşayabildiği bir dünyayı arzulamaktadır.
b.      Fakat ne yazık ki insanlığın bugünkü durumu bu özlenen dünyadan çok uzaktadır.
c.      Hicri 1423 yılının, miladi 2002 yılının başındayız. Yeni bin yıla girerken bütün insanlık her zamankinden daha fazla barış, huzur ve saadet özlemi içinde bulunmaktadır.
d.      İnsanlık bu özlemi bütün miladi 20. asır boyunca da duydu. Ancak bu özlemine bütün bir asır geçtiği halde, maalesef kavuşamamıştır.
  • 20. ASRA KISA BİR BAKIŞ, BUGÜNE NASIL GELİNMİŞTİR?
1- 20. Asra girildiği zaman bu asrın başlangıcında imparatorlukların hakim olduğunu görüyoruz.
Yeryüzünde 4 büyük imparatorluk hakim durumdaydı. Bunlar;
- Osmanlı Devleti, Rus Çarlığı, İngiltere Krallığı, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu İdiler.
2- Birinci Cihan harbi bu imparatorluklara son verdi. Bu otoritelerin yerine bazı ülkelerde faşist diktatörlükler geldi.
İkinci Cihan harbine kadar süren çeyrek asırlık bir dönem bu ülkelerde bir “diktatörler dönemi” oldu. Böylece bir STALİN, HİTLER, MUSSOLİNİ, FRANKO dönemi yaşandı. Bunların “faşizm” ve “baskıları” insanlara büyük zulümler yaptı. Bu zulümlerin sonucunda İkinci Cihan harbi çıktı.
İkinci Cihan harbinde insanlar çok büyük acılar çektiler. İkinci Cihan harbi bu diktatörlere karşı yapılmış top yekün bir savaştır. İkinci Cihan harbi bu diktatörlüklere son verdi. Çünkü bu savaş faşizmi ve baskıyı ortadan kaldırmak, hürriyet, insan hakları ve demokrasiyi yeryüzüne hakim kılmak için yapıldı.
6 sene süren ve insanlığın unutulmayacak büyük acı ve kayıplarına sebep olan İkinci Cihan harbinden sonra insanlık top yekün HÜRRİYET, İNSAN HAKLARI VE DEMOKRASİ’nin tesisi için uzun yıllar mücadele verdi. Bu mücadele 50 yıldan beri sürmektedir ve halen de devam etmektedir.
3- 50 yıldan beri arzu edilen sonuca ulaşılamamış olmasının nedeni şunlar olmuştur.
Önce bir defa İkinci Cihan harbinde diktatörlerin hepsi temizlenemedi. Çünkü Stalin arkaya kaldı. O diktatörlüğünü İkinci Cihan harbinden sonra da devam ettirdi.
Bu yüzden yeryüzünde 1945 ten 1990 yılına kadar bir SOĞUK HARP dönemi yaşandı. Bu döneme rağmen bütün insanlık takriben 50 yıl boyunca hürriyet, insan hakları ve demokrasi hususunda büyük gayretler saffetti. Önemli adımlar atıldı. Ancak arzu edilen sonuca ulaşılamadı.
  • Bu adımların nirengi noktaları olarak şunlar sayılabilir.
  • 1945 yılında İnsan Hakları Beyannamesinin neşrolunması ve bunu takiben 1947 yılında (BM) Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın kurulması.
  • 1949 yılında hürriyet ve insan haklarını korumak gayesiyle NATO’nun kurulması.
  • Avrupa İnsan Hakları Beyannamesi’nin neşredilmesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yürürlüğe konması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kurulması.
  • (AİHS) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini temel almak üzere 1957 senesinde Avrupa Ortak Pazarı ile başlamak üzere bugünkü Avrupa Birliği’nin kurulması.
  • Ve bütün bu gelişmeler karşısında daha fazla kapalı kalamayan Sovyetler Birliğinde Perestroika / Glasnost hareketlerinin başlaması ve bunun sonucu olarak komünizmin iflası ve Sovyetler Birliğinin dağılması,
  • Bu gelişmeler üzerine temenni olunuyordu ki, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra (1987-1990) yeryüzünde artık barış, huzur, demokrasi ve insan hakları hakim olsun. Ama ne yazık ki bu amaca ulaşamadı.
Çünkü; Sovyetlerin dağılmasından sonra Batı liderleri barışa dayalı bir dünya kurulması yerine, yine düşmanlığa dayanan bir dünya kurulması yoluna saptılar.
Bunun en açık delili, 1990’lı yılların başında, İngiltere Başbakanı Margaret Teacher’in İskoçya’daki NATO toplantısında yaptığı konuşmadır.
Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra (Şimdi ne yapacağız, Nato’yu fesih mi edeceğiz ?) sorusuna Teacher:
“Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz. Bizim yaşayabilmemiz için mutlaka bir düşmanımızın olması lazımdır. Sovyetler birliği dağıldı ve düşman olmaktan çıktı. Onun yerine yeni bir düşman koymamız gerekiyor. Bu yeni düşman İSLAM olacaktır.” Cevabını vermiştir.
İşte, ne yazık ki yeni oluşuma böyle yanlış yol gösterilmiş olması, yeryüzünde barışın tesis edileceği yerde dünyanın en hassas bölgelerinde Filistin’de yeniden savaşların başlamasına sebep olmuştur. Önce İran-Irak Savaşı, sonra Körfez Savaşı, sonra Bosna katliamı, sonra Azerbaycan ve Çeçenistan katliamları….
  • Bütün bunlar cereyan ederken son olarak bunlara “YENİ BİR TABLO” eklendi. Bugünkü tablonun ortaya çıkmasına AMERİKA’DAKİ 11 EYLÜL 2001 TERÖR OLAYI bahane yapılmıştır.
1-      Bu olayın kimler tarafından ne maksatla yapıldığı, henüz inandırıcı bir şekilde tespit edilip ortaya konulamamıştır. Kullanılan yüksek teknoloji ve planlamaların profesyonellikleri dikkate alındığı zaman insanlar, toplum, kamuoyu bu olayları bir takım Batılı istihbarat örgütlerinin tertip etmiş olabileceği ihtimalini düşünmekten kendilerini alamamaktadır.
2-      Terör olaylarını tasvip etmek mümkün değildir. Elbette 11 Eylül 2001 terör olaylarını kınıyoruz ve masum insanların maruz kaldıkları olaydan dolayı insani olarak acı duyuyoruz.
3-      Ancak böyle bir terör olayının yapılması ne kadar yanlış ise, bu terör olayı bahane edilerek İslam ile terörizm arasında ilişki kurmaya çalışmak ve böyle yanlış bir kabulden hareket ederek, Müslüman ülkelere savaş açmak ve Müslüman ülkelerin masum halklarını bombalamak da, kim tarafından ne maksatla yapıldığı belli olmayan bir olayı bahane ederek çeşitli Müslüman ülkelere savaş açmaya çalışmak ta o derece hatalı bir davranıştır.
Son Afganistan olayları esnasında birçok masum Afgan halkının uğradığı zülüm ve katliamlar da asla tasvip edilemeyecek olaylardır.
4-      Soğuk harbin sona ermesinden sonra 12 yıldan beri cereyan eden bütün bu olayların hep Müslüman topluluklara karşı yapılmış olması ve uzun süreden beri Filistin ve Keşmir’de Müslümanlara karşı uygulanan terör ve katliam olayları ve birçok Müslüman ülkeye uygulanan ambargolar, Batının çifte standart kullanması ve duyarsızlığı, bütün bu olup bitenlerden sonra hep Müslüman toplulukların hedef alınıyor olması ve Teacher’in yukarıda bahsedilen sözü ile beraber değerlendirilecek olursa, Batıdaki oluşumların neden başarıya ulaşamadığı kolaylıkla anlaşılır.
  • İSLAM – BATI DİYALOGU NİÇİN ÖNEMLİDİR?
  • Şimdi bütün bu yaşanan olaylardan sonra, insanlığın hâlihazır durumunda başta ABD olmak üzere, bazı Batılı ülkelerin çeşitli bahaneler ileri sürerek bir takım Müslüman ülkelere savaş açmak için bahane arar durumları insanlığın nasıl yanlış bir yola girdiğini ve hala barışı bırakıp savaşa yöneldiğini gösteren ibret alınacak bir manzaradır.
  • Bu tablo karşısında şimdi yeryüzünde huzur, barış ve saadetin tesisi için artık bu yanlışların tekrarlanmayacağı, yeni bir yola girilmesi, doğrulara dönülmesi zorunluluğu ortadadır.
  • İşte yeni asra girerken, hatta yeni bir bin yıla, yeni bir milada girerken, bu konuda yeni hedefler belirlenirken;
- Gerçeklerin bilinmesi ve dikkate alınması,
- Teşhislerin doğru ve isabetli yapılması,
- Geçmişte yapılan yanlışların tekrar edilmemesi ve artık bunlardan gereken derslerin alınmış olması, zarureti vardır.
Bütün bunlar İSLAM – BATI DİYALOGU’nun şimdi artık her zamankinden çok daha da fazla önem kazandığını göstermektedir.
B- TEŞHİS VE GERÇEKLER:
İslam ve Batı medeniyetleri arasında; “Savaş yerine barışın”, “çatışma yerine diyalog, işbirliği ve uzlaşmanın” esas alınması için her şeyden önce bu medeniyetlerin ana özelliklerinin doğru bir teşhisinin yapılması ve gerçeklerin ortaya konulmasında büyük fayda vardır. Biz bu konuları açıklayabilmek için çok kısaca 4 konuya temas etmekle yetineceğiz.
I-     İSLAM VE BATI MEDENİYETLERİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ.
II-   DOĞRU VE YANLIŞ HAK ANLAYIŞLARININ FARKI VE BUNUN MEDENİYETLER TARİHİNE ETKİLERİ.
III-  İSLAMIN İNSANLIĞIN SAADETİNE, KÜLTÜRÜNE VE MEDENİYETİNE YAPMIŞ OLDUĞU BÜYÜK HİZMETLERİ.
IV- 21. ASRIN BAŞINDA, 20 ASIRDAN ALINACAK DERSLER.
I- İSLAM VE BATI MEDENİYETLERİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ.
a- İNSANA VERİLEN MEZİYETLER:
a.      Bizler Elhamdülillah Müslüman’ız. Bu lütfundan ve nimetinden dolayı Cenab-ı Hakk’a sonsuz şükürler ederiz.
b.      Çok iyi biliyoruz ve görüyoruz ki, bu kâinatı ve bizleri yaratan Rabbimiz sonsuz kemal sahibidir.
c.      Onun azameti kibriyası ve sonsuz kemal sıfatı böyle bir kâinatın yaratılmasını gerektirmiş, bundan dolayı bu kâinatı var etmiştir.
d.      Kemal sıfatından dolayı eşrefi mahlûkat olan insan yaratılmıştır. İnsan eşrefi mahlûkattır. Bütün yaratılanların içerisinde en üstünü ve mükemmelidir.
e.      İnsanı, hayvanlardan ve diğer mahlûkatlardan ayıran özellikler; Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği 4 mühim meziyettir.
f.    Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği 4 önemli meziyet:
1- Cenab-ı Hakk insana; “Düşünce ve muhakeme” meziyeti vermiş, bunun sonucu olarak insan toplumlarında “ilim” varolmuş, bu meziyet insanoğluna doğru ve yanlışı ayırabilme kabiliyetini sağlamıştır.
2- Cenab-ı Hakk insanoğluna “his ve sevgi” meziyeti vermiş, bu vasıf insan toplumlarının din ve ahlâk sahibi olmalarına imkân vermiştir. Bu meziyet insanların iyi ile güzeli, kötü ile çirkini ayırt edebilmelerine imkan tanımıştır.
3- Cenab-ı Hakk insanlara “irade ve istek” meziyetini vermiştir. Bu meziyet insan toplumlarında ekonominin varolmasına yol açmıştır.  Bu meziyet insanın faydalı ile zararlıyı ayırmasını sağlamıştır.
4- Cenab-ı Hakk insanoğluna “ünsiyet” meziyeti vermiştir. Bu meziyet insan toplumlarında siyaset, idare ve adaletin varolmasına imkân hazırlamıştır. Ve bu meziyet insanın “adaletle zulmü ayırma” kabiliyetini sağlamaktadır.
b- SAADETİN ŞARTLARI:
İnsanların mesut olabilmeleri için, yani saadete ulaşmak için 5 şartın gerçekleşmesi gereklidir.
1-         Şefkat, sevgi, barış, huzur, kardeşlik ve hoşgörü düşüncesi
2-         Hürriyet ve İnsan Hakları’nın en geniş anlamda var olması ve kullanılabilmesi.
3-         Herkesin hürriyetlerini kullanırken hürriyetler arasında çatışma olduğu takdirde, bu çatışmanın çözümü, halletmesi için hürriyetler arasındaki sınırın adaletle çizilmesi.
4-         Huzur, hürriyet ve adalet olduktan sonra insanların ihtiyaçlarını bol ve ucuz olarak sağlayabilmeleri, yani REFAH, düzeninin tesisi.
5-         Bütün bunlar yetmez, bir diğer şart ise her insana ve topluma İZZET ve İTİBAR verilmesi.
  • İSLAM MEDENİYETİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ:
a- İslam İnanışının Temel Özellikleri:
Müslümanlık inanışının temeli şefkat ve sevgidir. Gayesi ise bütün insanların dünya ve ahirette saadetleridir.
Bu açıkça bilinen gerçeklerin ispatı için ayrıca gayret göstermeye lüzum yoktur. Çünkü bizim kitabımız Kur’an-ı Kerim “Bismillahirrahmanirrahim” ile başlamaktadır. Ve Peygamberimiz (S.A.V) Rahmetellilalemin olarak gönderilmiştir. Sadece bu gerçekler dahi her şeyi ispata yeterlidir.
Bunun için İslam, masum insanlara zarar verilmesine ve terörizme temelden ve kesinlikle karşı tek Hak Dindir.
Ve yine bunun için İslam asırlar boyu bütün insanlığın saadeti için insanlığa en büyük hizmetleri yaptığı ve insanlık medeniyetine en büyük katkıları sağladığı tarihi bir gerçektir.
Müslümanlığın gayesi bütün insanların dünya ve ahiret saadetidir. İyi bir insan olabilmek ve dünya imtihanını kazanabilmek için her Müslüman bütün insanların saadeti için, Cenab-ı Hakkın verdiği meziyetlerle;
DOĞRU VE YANLIŞI AYIRDIKTAN SONRA, DOĞRUNUN HAKİM OLMASI İÇİN,
- İYİ VE GÜZEL İLE ÇİRKİNİ AYIRT ETTİKTEN SONRA, İYİ VE GÜZELİN HAKİM OLMASI İÇİN,
- FAYDALI VE ZARARLIYI AYIRT ETTİKTEN SONRA, FAYDALININ HAKİM OLMASI İÇİN,
- ADALET VE ZULMÜ AYIRT ETTİKTEN SONRA, ADALETİN HAKİM OLMASI İÇİN,
Bütün gücüyle çalışmayı vazife bilir, en büyük ibadet sayıp yerine getirir.
Çünkü, saadet ancak; doğrunun, iyi ve güzelin, faydalının ve adaletin hakim olması ile gerçekleşir.
Ve iyi insan olmak için herkesin iyiliğini istemek ve bu yolda gayretle çalışmak gereklidir.
b- İslam Medeniyetinin Saadetle İlgili Temel Özellikleri:
1-         Huzur ve Barış için : “Şefkat, sevgi, hoşgörü” sahibi olmak
2-         Hürriyet için : “İnsana saygı duymak ve temel insan haklarına bağlı kalmak.
3-         Adalet İçin : “Gerçek hak anlayışına kavuşmak ve Hakkı üstün tutmak”
4-         Refah için : “Kendi için istediklerini kardeşi içinde istemek” “Herkese Refahı, Adil İşbirliği ve paylaşımı amaçlamak.
5-         İzzet ve itibar için : “Önce ahlak ve maneviyat”’ın anlamını ve amacını kavramak, “Maneviyatçı olmak”, “Nefis terbiyesini esas almak”
  • BATI MEDENİYETİNİN SAADETLE İLGİLİ ÖZELLİKLERİ:
Buna mukabil batı medeniyetinin özellikleri şunlardır:
1-  Huzur ve barış ile ilgili olarak “Müslümanlara Karşı Kin Nefret” duyguları
2- Hürriyetle ilgili olarak Baskı, tahakküm ve “Müslümanlar İçin İnsan Hakkı Olmasın” yaklaşımı
3- Adaletle ilgili olarak, “Yanlış Hak Anlayışı”, “Kuvveti Üstün Tutmak”, “Çifte Standart” tavrı
4- Refahla ilgili olarak, “Menfaat”, “Doymak Bilmeyen Hırs”, “Sömürü”, (Kapitalizmin insan Tarifi): “İnsan insanın kurdudur”. mantığı
5- İzzet ve itibar ile ilgili olarak, “Materyalizm’in “Nefse Esareti ve Şahsi Menfaati Esas Alınan bakış açısı”
  • BATI MEDENİYETİ NE KENDİLERİNİ, NE DE İSLAM MEDENİYETİNİ TAM OLARAK TANIMIYOR:
a-      Batı medeniyeti içinde yetişmiş olan insanlar, maalesef kendi medeniyetlerinin temelinde yukarıda açıkladığımız temel özelliklerin yer aldığının farkında değildirler.
b-      Bu durum yetişme şartları ve yaşadıkları ortamın meydana getirdiği doğal bir neticedir. Tıpkı balığın bütün kainatı sudan ibaret zannettiği gibi, onlar aldıkları telkinlerle asırlardan beri aslında bu özellikler içinde yaşamış ve gelişmişler ve kendilerine bu özelliklerin insanlara saadet getirecek en güzel en doğru olduğu telkini ile bu hale gelmişlerdir.
c-             Kendilerinin şefkatle, ilişki kurularak, dostane diyaloglarla gerçeklerden haberdar edilmelerin, bütün insanlık için büyük yararlara vesiledir. Ve bu konu insanlık problemlerini çözülmesinde en önemli noktalarından birini teşkil etmektedir.
  • İSLAM MEDENİYETİ VE BATI MEDENİYETİNİN ANA ÖZELLİKLERİ:
1-         İslam medeniyetinin temel özellikleri ile Batı medeniyetinin temel özelliklerini kolayca mukayese edebilmek için, bu özellikleri en müessir temel birer özellikle tarif etmek gerekirse:
İslam medeniyetinin temel özelliği: “Hakk’ı üstün tutmak” Batı medeniyetinin temel özelliği: “Kuvveti üstün tutmak” olarak belirtilebilir.
2-         İnsanlık tarihi boyunca, “insanların mesut olup olmamaları açısından” yaşanan dönemler incelendiğinde görülür ki, insanlar, ne zaman “Hakk’ı üstün tutan” bir zihniyet ve medeniyet döneminde yaşamışlarsa huzur ve mutluluğa erişmişlerdir.
Ne zaman ki, “kuvveti üstün tutan” bir zihniyet ve medeniyet döneminde yaşamışlarsa, o zaman da, zulüm görerek ve ızdırap çekerek, mutsuzluğa itilmişlerdir.
Bu sebepten dolayıdır ki: Hz. Ebubekr Sıddık (R.A) efendimiz halife olduktan sonra ilk hutbelerinde;
“Ey İnsanlar Sizin içinizde en iyiniz olmadığım halde sizin Başkanınız olarak seçilmiş bulunuyorum. Bu durumda şayet ben iyi hareket edecek olursam bana yardım ediniz. Şayet, kötü davranışta bulunacak olursam beni doğrultunuz. Gerçekte doğruluk, itimat ve emniyettir. Yalan ise, emniyet ve itimada karşı bir su-i istimaldir. Şimdi sizin içinizde zayıf olan (zulme uğramış, mazlum) kimse, onun namına hakkını alıncaya kadar o, benim nazarımda kuvvetlidir ve sizin içinizde (zulüm yapan, zalim) olan kimse, hakkı ondan koparıp alıncaya kadar benim nazarımda zayıftır İnşaallah.” buyurmaları çok büyük önem ve anlam taşımaktadır.
  • DOĞRU VE YANLIŞ HAK ANLAYIŞLARININ FARKI VE BUNUN MEDENİYETLER TARİHİNE ETKİSİ.
a.         “Gerçek Hak anlayışı” ile yani “Hakkı üstün tutmak” zihniyeti ile, “Yanlış Hakk anlayışı” yani “Kuvveti üstün tutmak” zihniyeti arasındaki farkı sizlere özet olarak gösterilmiştir.
Hemen belirtelim ki, tarih boyunca firavunlar insanlara zulüm yaparken, “biz size zulüm yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz”, dememişler, “bu yaptıklarımız yerindedir ve gereklidir” demişlerdir, öyle zannetmişlerdir.
Hâlbuki zulüm ve ızdırap temelde “yanlış hak anlayışı”ndan neşet etmiştir.
b. Doğru hak anlayışına göre hak 4 şeyden doğar;
1- Doğuştan insanlara verilen haklar:
Temel insan hakları:
1) Yaşama hakkı (Canını ve sağlığını koruma)
2) Mülkiyet hakkı (Helal ve meşru yollarla kazanma ve hayırda harcama)
3) İnanç Hürriyeti
(4 unsuru ile: ifade hürriyeti, öğrenim hürriyeti, örgütlenme hürriyeti, inandığı gibi yaşayabilme ve ibadet hürriyeti)
4) Neslin muhafazası, (Namus ve aile kutsallığını sağlama)
5) Aklın muhafazası (Beyni ve hür düşünceyi körleten baskılardan kurtarılması)
6) Ve diğer bilinen temel insan hakları hürriyetleri (seyahat, iş tutabilme, meslek seçebilme v.s.)
2- Emek karşılığı kazanımları
3- Rıza ile yapılan anlaşmalardan doğan haklar.
4- Adalet gereği doğan haklar.
İşte gerçek Hakk anlayışına göre hak sadece bu 4 sebepten doğar, başka sebeplerden hak doğmaz.
Buna mukabil;
  • “Yanlış Hak Anlayışı”na yani Batının Batıl yaklaşımına göre ise hak 4 sebepten doğar:
1- Kuvvet (“Güçlü zayıfı ezebilir” anlayışı)
2- Çokluk (“Çoğunluklar azınlıkların haklarını yok sayabilir” yaklaşımı)
3- İmtiyaz (Beyazlar siyahları, Batılılar Doğuluları, Hıristiyan ve Yahudiler Müslümanları sömürebilir mantığı)
4- Menfaat (Bizim petrol ve doğalgaz bölgelerindeki ucuz emek ve hammadde ülkelerindeki çıkarlarımız bir işgal sebebidir” dayatması)
İşte bu sebeplerden dolayı yanlış hak anlayışının insanlara saadet getiremez. İnsanların saadeti için gerçek hak anlayışını benimsemek ve uygulamak şarttır.
  • MEDENİYETLER TARİHİNE BAKIŞ:
  • “Hakkı Üstün Tutma”nın adalet ve saadet, “Kuvveti Üstün Tutma”nın ise zulüm ve felaket getirdiği gerçeğini bütün insanlık tarihi açık bir şekilde göstermektedir.
Nitekim; İnsanlık tarihine çok kısa bir bakış yaptığımız zaman şu gerçekleri karşımıza çıkmaktadır:
İnsanların saadete ulaşmalarının yolunu peygamberler gösterip açmıştır. Onların açtıkları çığırla hakkı üstün tutan medeniyetler dönemi yaşanmış ve insanlar mutluluğa ulaşmıştır.
Fakat İnsanların yanlış yollara sapmaları ile, Hakk’ı üstün tutan medeniyetlerin ardından, takiben, kuvveti üstün tutan medeniyetler ortaya çıkmıştır. Takdiri ilahi bu dönemler belli bir müddet sonra maddi gücünü ve yeryüzündeki hâkimiyetini yavaş yavaş kaybetmeye başlamış, hatta bu dönemlerin en güçlü, en parlak olduğu zamanlarda mukabil zihniyete dayalı gelişmeler yaşanmış, bir müddet sonra bu mukabil zihniyet yeryüzünde hakimiyet kurmaya başlamıştır.
Bu güne gelirken adeta insanlık geceyi takiben gündüz, gündüzü takiben gece gibi bir “saadet dönemi” bir de “zulüm dönemi” yaşamıştır.
İnsanlık tarihindeki hakkı ve kuvveti üstün tutan medeniyetlerin birbiri arkasına nasıl geldikleri ve bu gece ve gündüz dönemleri özet olarak sizlere aktarılacaktır.
  • Nitekim: Tarihin yazı ile başladığı, ilk yazının da Mezapotomya’da kullanıldığı genellikle kabul edilen bir varsayımdır.
İnsanlık tarihinin 5000 yıllık tarihi dönemine göz attığımız zaman, 5000 yıl önce Mezapotomya’da Nemrutların etkinliği altında “kuvveti üstün tutan” bir medeniyet varken, bir müddet sonra İbrahim Aheyhisselam gelmiş ve onun öncülüğü ile “Hakk’ı Üstün Tutan” medeniyet dönemi yaşanmıştır.
Bu dönem sürerken Mısır’da Firavunların etkinliğinde “Kuvveti üstün tutan” bir medeniyet gelmiş ve bu iki medeniyet tarihteki meşhur Kadeş muharebesi ile birbiriyle çatışmış, ve bu savaşı teknolojik üstünlüğe sahip olan Mısırlılar kazanmıştır. Bu muharebede Mısırlılar savaş arabalarının tahta tekerlerine demir çember geçirdiklerinden ve bir atın çektiği bu hafif arabalara iki süvari binebildiğinden; ancak buna mukabil Mezapotomya harp arabalarının taş tekerlekli ve ağır olması ve bu sebepten dolayı da ancak bir tek süvarinin kullanabilmesinden işte bu teknik üstünlüğü sayesinde muharebeyi kazanmışlar ve yeryüzünde Firavunların etkinliğinde olan ve kuvveti üstün tutan bir medeniyet kurmuşlardır.
  • Bu medeniyet en güçlü noktasına geldiğinde, bu sefer Musa Aleyhisselam öncülüğünde “Hakk’ı üstün tutan” yeni bir medeniyetin temellerini atmıştır.
  • Bunu takiben, bu medeniyet zayıflayınca Davut Aleyhisselam öncülüğünde “Hakk’ı üstün tutan” yeni bir medeniyet dönemi yaşanmıştır. Bu medeniyetlerin zayıflamasından sonra, arkasında Yunanistan’da gelişen “kuvveti üstün tutan” bir medeniyet gelişerek dünyaya hakim olmuşlardır.
Yunan hâkimiyetinin en güçlü olduğu bir dönemde İsa Aleyhisselam gelmiş yeniden “Hakk’ı üstün tutan” bir medeniyet döneminin kapılarını açmıştır.
Bunu takip eden dönemde Roma’da “kuvveti üstün tutan” bir medeniyet gelişmiş, dünyaya hakimiyetini ele almıştır.
  • Romalıların en güçlü olduğu dönemde ise Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) efendimiz gelmiş yeniden “Hakkı üstün tutan” bir İslam medeniyeti dönemi başlamıştır.
Bu dönem en az bin yıl insanlığa saadet getirmiş, ilimleri kurmuş, hakkı ve adaleti en ileri derecede tesis etmiş ve uygulamış bir dönemdir.
İslam medeniyetinin en etkin, yaygın ve güçlü olduğu bir dönemde yavaş yavaş Batıda kuvveti üstün tutan bir zihniyet gelişmiş ve bu Batı medeniyeti Osmanlıların Viyana kuşatmalarından itibaren yavaş yavaş maddi güç üstünlüğünü elde etmiştir.
İki – üç asırdan beri yeryüzünde kuvveti üstün tutan medeniyet hakim olduğu için insanlık her türlü huzur, barış ve saadetten mahrum edilmektedir.
İşte bu güne böyle gelinmiştir.
20. Asır boyunca ve halihazırda yaşanan facialar ve ızdıraplar bir bakıma yeni bir dönemin doğum sancılarıdır, bu manayı ve mesajı taşımaktadır.
İşte İslam – Batı diyalogu bu bakımdan oldukça önemli ve anlamlıdır.
Ancak bu diyalog sayesinde, “savaş değil, barışın” sağlanması ve insanlığın beklediği, özlediği “Yeni Bir Dünya”nın kurulması mümkün olacaktır.
  • MEDENİYETLER TARİHİNDE PEYGAMBERLERİN AÇTIĞI YENİ ÇIĞIRLAR:
Kendilerine kitap gönderilen Ul’ul’azim peygamberlerden;
1- Hz. İbrahim (A.S) insanlık tarihinde “ilim çağının” önemini ve özelliğini vurgulamış, “İnanılacak şeylerin akla uygun olması gerektiği” dönemini başlatmıştır.
2- Kendisine Tevrat’ın gönderilen Musa (A.S) ise, “herkesin uyacağı temel hukuk kurallarını, yani “Evamiri Aşere”yi getirerek insanlık tarihinde hukuk döneminin örnek alınmasını sağlamıştır.
3- Kendisine Zebur gönderilen Davut (A.S) zamanında, “ülkeler arası ticaret gelişmiş ve ekonomik denge düzeninin temel esasları atılmıştır”
4- Kendisine İncil gönderilen İsa (A.S) zamanında ise “ahlâki olgunlaşma ve insan haklarına uyma” dönemi yaşanmıştır,
5- Kendisine Kur’anı Kerim gönderilen Hz. Muhammed (A.S) ile de insanlık tarihinde “Her şeyin ilim ve içtihatla tanzim edildiği medeniyet dönemi ve Adil Düzen” çığırı açılmıştır.
Nitekim bugün elde bulunan Matta İncil’inde şu açıklama yer almaktadır:
“Havariler, İsa (A.S)’ın aralarından ayrılacağını duyunca üzüntüye kapıldılar.
İsa (A.S) teselli için onlara dedi ki, “ben ayrılıyorum diye üzülmeyin, ben ayrılacağım ki “Her şeyi tanzim edici”nin (Hz. Muhammedin)  gelmesine zemin hazırlansın.”
  • İSLAMIN İNSANLIĞIN SAADETİNE, KÜLTÜRÜNE VE İLMİN GELİŞMESİNE YAPMIŞ OLDUĞU BÜYÜK KATKILAR VE ETKİLERİ
ÖNEMLİ GERÇEKLER:
a)      Yukarıdaki bölümde yaptığımız açıklamalar bugüne gelinceye kadar asırlar boyu insanlığın saadetine; Müslümanlığın ve İslam medeniyetinin yaptığı büyük katkıyı gösterdiği gibi önümüzdeki dönemde de insanlığın saadeti için Müslümanlığın temel özelliklerinden yararlanılmasına ihtiyaç olduğunu da göstermektedir.
b)      Batı medeniyetinin temel özelliklerine dayanarak insanlığın saadete ulaşması maalesef mümkün değildir.
En az üç asırdan beri yaşadığımız olaylar ve bilhassa 20. asır denemesi bu gerçeği açık bir şekilde isbat etmiştir.
c)      Batıda Müslümanlığı tarafsız objektif ve önyargısız inceleyen birçok ilim ve fikir adamları Müslümanlığa hayran kalmışlar. Ve pek çoğu Müslümanlığı seçmiştir.
d)      Hatta Frankfurt ilimler tarihi proföserlerinden PROF. HARTNELL bir ilimler tarihi profesörü olduğu için ve Müslümanlığın ilimlere yaptığı paha biçilmez büyük hizmeti yakınen tanıdığı için kendisiyle uzun süre birlikte çalışan aynı kürsüde Profesörlük yapan Fuat SEZGİN Bey arkadaşımız “PROF. HARTNELL Müslümanlığı her anışında önünü ilikler, büyük bir saygı ile Müslümanlıktan bahseder”, demektedir.
e)      Bu gerçeklere rağmen Batıda bir takım ön yargılı müsteşriklerin propagandaları ile birçok kimse Müslümanlık hakkında gerçek dışı telkinlere kapılmış vaziyettedir.
Ve asırlardan beri Müslümanlığı yanlış tanıtmak için ve hatta şimdi son dönemde olduğu gibi terörizmle bağdaştırmak için yoğun ve yaygın bir çalışma yürütülmektedir.
Fakat “güneş balçıkla sıvanmaz” ne kadar gayret edilirse edilsin gerçekleri değiştirmek mümkün değildir.
f)    Gerçekte bu günkü ilimlerin gerçek sahibi ve kurucuları Müslüman alimlerdir.
Her ne kadar bazı art maksatlı Batılı müsteşrikler, İslamın ilme yaptığı paha biçilmez büyük hizmeti gölgeleyebilmek için bu propagandayı yapmaya çalışsalar da gerçekler karşısında bunlar sönüp gidecektir.
Nitekim; Müsteşrikler derler ki:
“İslamın ilimlere yapmış olduğu hizmet normal bir olaydır. Bugünkü ilimler insanlık tarihinin her devrinde yapılmış olan katkılarla oluşmaktadır. İlimlere Müslümanlardan önce eski Hint, Mısır ve Yunanlılar nasıl önemli katkılarda bulunmuşlarsa, bunları takiben Müslümanlık da miladi 7. asırdan 16. asra kadar ilimlere birçok katkılarda bulunmuşlardır. Ancak bu devirden sonra ilimlerin öncülüğü Batılılar ele almıştır. Ve bugünkü hale Batılılar tarafından ulaştırılmıştır. Bu sebepten dolayı tarihi normal bir seyir yaşanmıştır. Müslümanlığın ilimlere katkısı bakımından bir fevkaladelik söz konusu olamayacaktır. Oysa bu propaganda gerçekle çelişmektedir.
g)      Tam tersine gerçek şudur:
1-         Bugünkü ilimleri ilim haline getiren Müslümanlardır.
2-         Müslümanların ilme yaptığı katkı bundan önceki dönemlerle ve son asırlardaki gelişmelerle mukayese edildiği zaman dahi çok büyük fevkaladelik ortaya çıkmaktadır.
3-         İlimler sahasında bundan sonrada yeni çığırların açılması için yine Müslümanlığın kaynaklarından yararlanılmasına büyük ihtiyaç vardır.
  • MÜSLÜMANLIĞIN İLİMLERE KATKISINA ÇOK KISA BİR BAKIŞ.
  • Müslümanlığın ilimlere katkısını böyle bir sempozyumda özetleyebilmek mümkün değildir. Sadece bu konu başlıbaşına ele alınsa ve aylarca, yıllarca konuşulsa ancak izah ve istifade edilebilir.
Biz sempozyumun temel konusuyla ilgisi olduğundan dolayı bu sonsuz ummanın sadece bir damlasını belirtmekle yetineceğiz.
Müslümanların ilme katkısı, ilimleri eski Hint, Mısır ve Yunan’dan alıp Batıya intikal ettirmekten ibaret değildir. Tam tersine ilimleri gerçek ilim haline getirmek, Müslümanların hizmetleri ile mümkün olabilmiştir. İşte sadece birkaç misal;
  • ASTRONOMİ:
Asrımız ve önümüzdeki gelecek çağlar; uzay ilimlerinin önemini apaçık bir şekilde göstermektedir. ASTRONOMİ ilmini ilim haline getirenler ise Müslüman bilginlerdir.
Eski Mısırlı astronom Batlamyüs kitaplarında, “güneşin fezada bulunduğu bir noktaya, aynı yere tekrar gelebilmesi için, yani bir senelik bir zamanın geçmesi için, bizim bugünkü tabirimizle arzın kendi etrafında 260 defa dönmesi lazımdır” demiştir. Yani bir seneyi 260 gün zannetmiştir. Astronomi ilminin kurucusu büyük İslam alimi El-Battani ise; Batlamyus’un yanıldığını ve bir senenin 260 gün değil; 365 gün, 5 saat, 46 dakika, 22 saniye olduğunu belirtmiştir.
Bugün en hassas ölçü aletleri ve bilgisayarlarla yapılan tespit ve hesaplamalar sonucunda elde edilen sonuçlarla El-Battani’nin tespit ettiği sonuç arasında sadece 2 dakika, 24 saniye kadar bir fark görülmektedir.
Kaldı ki, hatta El-Battani’den bugüne kadar geçen 1000 yıllık esnada 1 senenin süresinde bu kadarlık bir değişiklik vaki olmuş olabilir. Şimdi bu gerçek karşısında Müslümanlık ilimleri eski Mısır’dan aldı denebilir mi?
  • TRİGONOMETRİ:
  • Eski Mısırlılar Akdeniz’in genişliğini bugünkü mesafenin yirmide biri kadar zannetmişlerdi. Halife Me’mun zamanında İslam alimleri Akdeniz’in genişliğini Mersin’den İskenderiye’ye kadar olan mesafeyi ölçmüşler ve bugünkü bildiğimiz genişliği daha o zaman tespit etmişlerdir.
  • Bu genişliği ölçebilmek için trigonometri ilmini kurmuş ve geliştirmişlerdir.
Bugün trigonometrideki sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjant mefhumlarını icat etmişlerdir.
Batılılar ise bunun ne olduğuna asırlar boyu anlayamamışlar, Arapçada kullanılan ceyp ve taceyp tabirlerini lugata bakarak sinüs ve cosinis olarak tercüme etmişlerdir.
  • Yine halife Me’mun zamanında arz daireleri arasındaki mesafenin 111.000 Km. olduğu tespit edilmiştir.
  • Büyük Müslüman alim Horasanlı Giyaseddin Cemşid Risaletül Muhittiyye adlı kitabında 1º  sinüsünü ilk defa hesaplamış ve bunun sinüs 1º = 0.017 452 404 437 238 571
Olduğunu, yani virgülden sonra 18 hane hassasiyetle tespit etmiştir.
Bugün elektronik makinalarla yapılan hesaplamalar aynı rakamları vermektedir.
  • Gıyaseddin Cemşid bununla da kalmamış, trigonometri cetvellerini aynı hassasiyetle tespit etmiştir.
  • Yine Gıyaseddin Cemşid Matematiğin önemli sayılarından olan Pi sayısı için şu rakamları vermektedir:
p = 3.141 592 635 589 743 olmak üzere virgülden sonra 18 haneyi hassasiyetiyle belirtmiştir.
  • MATEMATİK:
Müslümanlar bugün gördüğümüz ve bildiğimiz matematiğin temel esaslarını bulmuşlardır.
  • Müslümanlıktan önce Hint ve Mısır’da alfabe harfinden başka sayı işareti bilmiyorlardı.
Sayı dünyaları alfabenin harfleri kadardı ve 60’da son bulmaktaydı.
  • Müslümanlar sayı dünyasını sonsuza çıkarmayı başardı. Çünkü “Aşari” (ondalık)  sistemini kurarak, 10 işaret ile sonsuz sayıyı ifade etmek imkânını insanlığa kazandırmışlardı.
  • Toplama, çıkartma, bölme, çarpmayı insanlığa öğreten Müslümanlardı. Eski Yunanlılar bu işlemleri rakamlarla değil, çubukları yontarak ucuca eklemek suretiyle yapıyorlardı.
  • El Cabir baştan sona kadar cebir ilmini kuran insandı. 1, 2 ve 3. dereceden denklemlerin çözümlerini gösterdi. Karekök ve küpkök almayı gösterdi.
  • “Sıfır” mefhumunu Müslümanlar insanlığa tanıttılar.
  • Cebirin en yüksek kısımlarını gösteren limit hesaplarını insanlığa tanıttılar.
  • El Harezmi insanlığa Logaritmayı tanıttı.
Müslümanlar sadece matematik ilmini kurmakla kalmamışlar. FİZİK, KİMYA, TARİH, COĞRAFYA ilimlerini de kurmuşlardır.
  • FİZİK:
Batılılar fizikteki kırılma kanununu, eski yunanlı Oklit’in bulduğunu propaganda ederler.
  • Hâlbuki büyük İslam alimi İbn Heysem ilk defa maddenin atom ve moleküllerden yapıldığını,
  • Bu atom ve moleküllere istinaden kırılma kanunlarını bulup getiren insandır.
  • Oklit’e göre;
“Işık prizmanın bir tarafından öbür tarafına geçerken hızı kesilir ve bu kesilmiş olan hız ışığın sapma açıları ile orantılıdır” demiştir. Hâlbuki İbn Heysem Oklit’in yanlış düşündüğünü, “hızların oranının açılarla değil, sapma açılarının sinüsleri ile orantılı olduğunu belirtmiş” ve bu kanunları molekül nazeriyesi ile hesaplayarak ortaya koymuştur.
  • KİMYA:
Kimya ilminin kurucuları Müslüman alimlerdir.
  • Cabir b. Hayyan 2.Hicri asırda yaşamıştır. Atom nazariyesini ortaya koymuştur.
  • Lavoisier prensibini, Geylüsak prensibini ve Newton prensibini Batılılardan on asır evvel Hicri 2., miladi 8. asırda kitaplarında belirtmiştir.
  • Cabir B. Hayyan bütün ilim tarihinde ilk defa laboratuar kuran ilim adamıdır.
  • İlk defa müşahede ve deney metodunu ilme getiren insandır.
  • TARİH:
Tarih ilmini eskilere ait hikâye olmaktan çıkarıp insanların ve milletlerin yaşayışlarını sebepleriyle ve neticeleriyle inceleyen, bunların tahlilini yapan bir ilim haline İbn Haldun getirmiştir.
  • COĞRAFYA:
  • Coğrafya’nın kurucuları da İslam alimleridir. İl defa dünya coğrafya haritasını çizen,
  • Hatta Amerika’yı ilk keşfeden İslam alimleridir.
  • GENEL OLARAK:
  • Avrupa ilimlerin pek çoğunu Endülüs İslam medeniyetinden aldılar.
Bugün Avrupa’nın kullandığı rakam işaretleri; Endülüslü Müslümanların, yani mağribi Müslümanların işaretidir.
  • Avrupalılar Haçlı seferini yaptıklarında ilimleri Müslümanlardan öğrendiler ve kendi lisanlarına tercüme etmeye başladılar.
  • Fransızlar muhtelif seferler yapıp, İspanya’da bir takım İslam şehirlerini zaptettikleri vakit bu şehirlerdeki İslam alimlerinin çalışmalarının ne olduğuna akıllarının ermesi şöyle dursun, bu kitapları toplattılar ve yaktılar.
  • Yalnız Kurtuba şehrinin meydanlarında 30 bin adet kitap yaktılar.
  • Batılılar, İslam alimlerinin kurdukları rasathanelerin ne olduklarını uzun süre anlayamamışlardır. Bunları anladıkları vakit Müslümanlara büyük hayranlık duymuşlardır.
  • Daha 2 asır önce Paris’teki Sorbon üniversitesindeki ders veren profesörler kürsüye Müslüman hocaların kıyafetiyle, sırtlarında cübbe, başlarında sarıkla çıkmışlardır.
  • Hülagu Bağdat’ı fethettiği zaman Bağdat kütüphanesindeki kitaplar Dicle ve Fırat üzerine atıldığında, zaman kitapların akışının bir hafta sürdüğü anlatılır.
  • Batılılar sadece ilimleri değil temizliği de Müslümanlardan öğrenip almıştır.
  • Nitekim, Almanya Düsseldorf’daki iktisat müzesinde, banyonun tarihçesi anlatılan bir odada kısaca temsil edilmiştir. Bu odanın duvarında asılı olan levhada: “GOETHE bir gün banyo yaparken gözü takvime ilişti ve baktı ki daha önceki enson yıkanışı tam bir sene önceymiş” yazılıdır.
  • Fransa’daki Versay sarayında bile tuvalet yoktu. Bugünkü tuvaletler sonradan yapılmıştır ve bahçeye atılan pislik kokularının geçmesi için yabancı ülke elçileri ancak öğleden sonra kabul edilmek mecburiyetinde kalınırdı.
  • 1951 yılında Almanya’da birlikte çalıştığımız profesörlerle bu konuları sohbet ederken şunu söylemiştim:
“Eğer Müslümanlar sizden patent hakkı isteseler, her rakam kullanışta ve her toplama, çıkartma, yapmakta bir para ödeseniz dahi, her yıl 10 tane Berlin’i, Londra’yı, Newyork’u verseniz Müslümanların hakkını ödeyemezsiniz. Böbürlenmeniz boşunadır”
“EĞER MÜSLÜMANLAR SİZDEN HAKLARINI İSTESE ÜZERİNİZDE ELBİSENİZ DAHİ KALMAYACAKTIR”
  • İLİMLERDE YENİ ÇIĞIRLARIN AÇILMASI İÇİN MÜSLÜMAN-LIĞIN KAYNAKLARINDAN MUTLAKA YARARLANMAK KAÇINILMAZDIR
Bir Batılı alim şu tespiti yapmaktadır.
“İlimler panosunun ana çizgilerini Müslümanlar çizmişlerdir. Batılıların yaptıkları, sadece onların çizgilerinin arasını boyamaktan ibaret kalmıştır”
SONUÇ:
Bu açıkladığımız gerçekler bugün bazı Batılı çevrelerde, bilgisizlikten dolayı, Müslümanlık hakkında ileri sürülen iddia ve saplantıların, ne kadar yanlış olduğunu, insanlık adına içler acısı bir mana taşıdığını açıkça ortaya koymaktadır. Ve özellikle Müslümanlığı terörizmle ilişkili imiş gibi göstermek en büyük cehalet ve iftiradır.
İnsanlığın saadeti, medeniyetin ve ilimlerin gelişmesi, İslam medeniyetinden yararlanmayı gerekli ve mecburi kılmaktadır.
Bu gerçeği 20. asır açık bir şekilde ispatlamıştır.
  • 21. ASRIN BAŞINDA, 20. ASIRDAN ALINACAK DERSLER
16. asırdan sonra maddi gücün Batı eline geçmesini takiben, Batı medeniyetinin temel özelliklerinin etkisinden dolayı, insanlık bir türlü saadet bulamadı. Ve 20. asırda olmaması gereken menfi aksiyonlarla insanlık çok ızdırap çekti, büyük felaketler yaşadı.
Bu aksiyonlar özet olarak şunlardır. Ve bunlardan alınması lazım gelen dersler ise şunlardır:
1-         SAADET İÇİN”MATERYALİZM DEĞİL MANEVİYATÇILIK” ESAS ALINMALIDIR
20. Asırda diktatörler dönemi yaşandı. Bu dönemin insanlığa ne büyük harpler ve facialar getirdiği açıkça görüldü.
Buradan alınacak ders şudur.
Diktatörlerin yaptıkları baskıların temelinde materyalizm ve Darwinizm felsefesi yatmaktadır. Darwinizme göre, “Kuvvetli olanın zayıf olanı yok etmesi doğanın bir gereğidir. Tekamül için ortada bir düşmanın olması ve bu düşmanla devamlı savaşılması hayatın kanunudur”
Bu düşüncelerin nasıl bir felaket getirdiği biliniyor. Bugün Rusya’da bile insanlar artık akın akın kiliselere gidiyor.
Bundan dolayı 20. Asırdan alınacak en önemli ders: “MATERYALİZM ZULÜM, MANEVİYATÇILIK HUZUR DOĞURUYOR”
Diğer ifade ile;
“SAVAŞ DEĞİL BARIŞ” gerekiyor.
2-         SAADET İÇİN “ÇATIŞMA DEĞİL, DİYALOG” ESAS ALINMALIDIR.
Birinci dünya harbinin hedefi Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak, parçalamak, Müslümanları silip atmaktı. Batılılar İslam ülkelerini işgal etmiş, ama halkını yok etmeyi başaramamıştı.
Dünya harbinden sonra Müslüman ülkeler tekrar bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı. Bu defa başka yöntemlerle bu ülkeleri sömürmek için planlar hazırlanmıştı.
Asrın geride kalan son on yılından bugüne kadar, bu defa İslam düşman olarak gösterilmeye çalışılmış, bu gaye ile savaşlar ve katliamlar yapılmıştı.
Ama görüldü ki bu saldırılar, katliamları yapanlara dahi saadet ve huzur sağlamamıştı.
20. Asrın bu olaylarından alınması lazım gelen diğer önemli bir ders: “ÇATIŞMA DEĞİL, DİYALOG” lazımdı.
Saadet ve barış için “düşmanlık değil, diyalog; samimi işbirliği ve dayanışma, barış içinde bir arada yaşayan çok kültürlü bir dünyanın esas alınması gerektiği” bir kez daha ortaya çıkmıştı.
3-         TOPLULUKLARIN SAADETİ İÇİN, “ÇİFTE STANDART DEĞİL, ADALET” ESAS ALINMALIDIR.
Batı 20. Asrın 2. yarısında “baskı yerine, özgürlük ve insan haklarını” esas alacağını açıklamıştı. Ancak bu asrın sonunda “insan hakları ve özgürlükler olsun ama, sadece bizim için olsun, Müslümanlar için olmasın demeye başladı”
Özellikle Müslüman ülkelere karşı halkı Müslüman olduğundan dolayı tavırlar alındı.
Müslümanlığın temeli barış ve şefkat olduğu halde, Müslümanlık hatta terörizmle eş değer tutulmaya çalışıldı.
Öyle ki “organize suç mefhumu” bu yüzden ortaya atılarak Müslümanlar potansiyel teh olarak görülmeye başlandı Batı: “Onlara insan hakları verilmesin” diyecek kadar şaşkınlaştı.
Bir takım Müslüman ülkelere çifte standart uygulamaya başladılar. Ambargolar koydular. Müslüman ülkelerdeki masum halk zulümlere uğradı.
Bu, çifte standarta ne yazık ki Birleşmiş Milletler’de alet olarak kullanıldı.
Bu tutum toplumlar arasında mutluluk yerine gerginlik, çatışma ve düşmanlık duygularının doğmasına yol açtı. Fayda değil zarar getirdi.
Bu gerçekten alınacak ders:
“İNSAN HAKLARI YALNIZ BİZE DEĞİL HERKESE LAZIMDIR”
Yani; “ÇİFTE STANDART DEĞİL, ADALET OLMALIDIR”
4-         İNSANLARIN MUTLULUĞU İÇİN ÜSTÜNLÜK “TEKEBBÜR DEĞİL EŞİTLİK” ESAS ALINMALIDIR.
20. asır boyunca bazı gelişmiş ülkeler sahip oldukları maddi güce güvenerek, diğer ülkelere hep yukarıdan bakmıştır.
Hâlbuki 20. Asrın mesela son 20 yılında Uzakdoğu ülkelerindeki büyük kalkınma, maddi gücün ne kadar kolay değiştirilebileceğinin açık kanıtıdır.
Yapılan incelemeler 21. Asırda dünyanın ekonomik faaliyetlerinin ağırlık merkezinin artık Avrupa ve Amerika’dan Uzakdoğu’ya ve Asya’ya doğru kayacağını göstermektedir.
Bütün bu gelişmeler, saadet için, ülkeler arasındaki münasebetlerde artık
“TEKEBBÜR VE ÜSTÜNLÜK İDDİALARININ DEĞİL EŞİTLİĞİN”, Esas alınması gerektiğini göstermiştir.
5-         İNSANLARIN SAADETİ İÇİN “SÖMÜRÜ DEĞİL İŞBİRLİĞİ” ESAS ALINMALIDIR.
20. Asır boyunca bazı batılı zengin ülkeler gelişmekte olan ülkelere ağır faizlerle borç vermeyi, onların zenginliklerini “Elimde fırsat varken niçin ezmeyeceğim?” düşüncesi ile sömürmeyi esas almışlardır.
2. Dünya harbinin sebeplerinden birinin de, Hitlerin “Almanya’ya ya sömürgelerin verilmesi gerektiği” iddiası ve ihtirasıdır.
Bu davranışların hepsi de yanlıştır. Çünkü:
“Saadet hep beraber olur. Komşusu açken kendisi tok yatan mutlu olamaz”
Yapılan araştırmalar bu yanlış politikalar değiştirilmediği takdirde, 21. Asırda nüfus patlamasının yaşanabileceğini; fakir Afrika halkından meydana gelecek milyonlarca insanın, eski tarihi devirlerde olduğu gibi yığınlar halinde gelerek Avrupa’yı işgal edeceği şartlarını doğabileceğini söylemektedir.
Bütün bu sebepler 20. asırdan alınacak diğer bir dersin: “SÖMÜRÜ DEĞİL, İŞBİRLİĞİ” dersi olması gerektiğini göstermektedir.
6-         TOPLUMLARIN SAADETİ İÇİN “BASKI VE FAŞİZMİN DEĞİL, “İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜKLER”İNİN ESAS ALINMASI GEREKMEKTEDİR.
20. Asırdan alınması lazım gelen en önemli bir ders te budur.
C- TEDAVİ VE ÇÖZÜM ÇARELERİ: İSLAM – BATI DİYALOGUNUN SAĞLANMASI VE ÖZLENEN DÜNYANIN KURULMASI İÇİN ATILAN ADIMLAR VE ASIL BAŞLATILMASI LAZIM GELEN GİRİŞİMLER
a-          ATILAN ADIMLAR: D-8 HAMLESİ:
D-8’lerin bayrağını üzerinde sembol olarak 6 tane yıldız yer almaktadır.
D-8 ler bayrağındaki 6 tane yıldızın manası:
* Savaş değil, barış
* Çatışma değil, diyalog
* Çifte standart değil, Adalet
* Tekebbür değil Eşitlik
* Sömürü değil işbirliği
* Baskı ve faşizm değil, İnsan Hakları ve Özgürlük’tür.
  • Yukarıdaki açıklamalardan görüldüğü gibi D-8 hamlesi 20. asırda yaşanan zulüm ve acılardan sonra alınması lazım gelen, dersler dikkate alınarak 21. Asra intikal eden çok önemli bir olaydır.
  • Batı zihniyeti bu kuvvete ve sömürüye dayanan sistemini  G-7 vasıtasıyla yürütmeye çalışmaktadır.
G-7’ler batı zihniyetine dayanılarak kurulmuş batıl ve zalim anlayışlı bir yapıdır. Gelişmiş ülkeler bu zihniyeti yürütmek için G-7’ler vasıtasıyla aralarında dayanışmaktadır. Ve geri kalmış ülkelere birçok haksızlıklar yapılmaktadır.
Geri kalmış ülkelerin “Gelin üzerinde birlikte yaşadığımız bu dünya için elbirliği ile yeni bir dünya düzeni kuralım” tekliflerini, onları kuvvetsiz gördükleri için, hesaba katmamaktadır.
  • İşte bu sebepten dolayı insanlığın saadeti için yeni bir dünyanın kurulabilmesinin adımının atılması bakımından gelişmekte olan ülkelerin bir etkinlik kazanabilmeleri gayesi ile D-8 kurulmuş bulunmaktadır.
  • G-7 yeryüzündeki 180 ülke içerisinde 30 tanesinin kapsadığı, yeryüzündeki 6 milyar nüfusun takriben 1 milyarlık bölümünü temsil eden bir yapıdır. D-8 ler ise buna mukabil bütün kalkınmakta olan ülkeleri bir işbirliği çatısı altında toplamak üzere, en az 150 ülkeyi ve 5 milyar nüfusu temsil etmek üzere yapılmış bir hamledir.
  • Bunun her biri nüfusu 60 milyondan daha fazla olan 8 Müslüman ülke tarafından kurulmuş olmasının önemi ve anlamı büyüktür.
İŞBİRLİĞİ YOLUNDA DAHA DİNAMİK HAREKET EDEBİLMEK İÇİN, BAŞLANGIÇ BÖYLE YAPILMIŞTIR VE KURULUŞ STATÜSÜNDE BÜTÜN MÜSLÜMAN ÜLKELERİN D-8 LERİN TABİİ ÜYESİ OLDUKLARI VE HER ÇALIŞMASINA KATILABİLECEKLERİ ESAS ALINMIŞTIR.
Bu tercih, daha başlangıçta 150 ülke ile birlikte çalışmanın doğurabileceği zorluklardan dolayı böyle yapılmıştır.
  • D-8’ler görülen nüfusu 60 milyondan yüksek ve toplam nüfusu 800 milyonu aşan 8 Müslüman ülke ile kurulmuştur.
  • Kuruluş anlaşması 15 Haziran 1997’de bizim Türkiye’deki 54. Hükümetimiz zamanında İstanbul Çırağan sarayında 8 Devlet Başkanının imzalama töreni ile yürürlüğe konulmuştur.
  • D-8’ler daha henüz kurulurken 1 yıl hazırlık döneminde dahi çok önemli işbirliği projeleri oluşturulmuştur. Bu konuda fikir sahibi olmak isteyenlerin Türkçe ve İngilizcesi mevcut D-8 kitabından yararlanabilme imkanı mevcuttur.
  • “İKİNCİ YALTA KONFERANSI” : D-8 VE G-7’LER YUVARLAK MASA TOPLANTISI:
  • Şayet 54. Hükümetimiz bir yıl daha devam etseydi Haziran 1998’de D-8 ve G-7’lerle yuvarlak masa toplantısı yapılacaktı. Bu hususta batılı ülkelerin hükümet başkanları ile yapılan hazırlık çalışmaları ile gerekli mutabakatlar sağlanmıştı.
  • Biz, D-8 ve G-7 yuvarlak masa toplantısını, “2. YALTA KONFERANSI” tabiri ile tarif etmeye çalışmışız. Çünkü 2. cihan harbinin arkasından yapılan 1. Yalta toplantısı yeni bir dünya düzeni kurmak için “Harbin galipleri arasında” yapılmıştır. Yeni dünya düzeni  “Hakkı değil, kuvveti üstün tutan” bir temele dayandırılmıştır. Mesela Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Daimi Üyeleri galip devletlerden teşekkül ettirilmiştir.
Bu Siyonist ve emperyalist zihniyet yüzündendir ki istenen barış ve mutluluğa erişilememiştir.
Şimdi dünya yeni bir dönem noktasındadır. 2. Yalta konferansı, artık D-8’lerin bayrağındaki 6 temel prensibi esas alarak toplanmak zorundadır.
Çünkü insanlığın mutluluğu ve kalıcı barış içinde yeni bir dünyanın kuruluşu bu prensiplere bağlıdır.
Bütün bu açıklamalarımız insanlığın bugünkü bulunduğu noktada ÖZLENEN BİR DÜNYA İÇİN, İSLAM VE BATI DİYALOGUNUN ÖNEMİNİ VE ZORUN-LULUĞUNU ORTAYA KOYMAKTADIR.
Görülüyor ki beklenen ve özlenen yeni bir dünyanın kurulması artık son derece kaçınılmaz bir zorunluluk ve sorumluluk halini almıştır.
Şu anda batı medeniyetinin takındığı tavır ve gidişatla bu ihtiyacın karşılanması imkânsızdır. Çünkü batı medeniyeti temsilcileri hala “SAVAŞ, ÇATIŞMA, ÇİFTE STANDART, TEKEBBÜR, SÖMÜRÜ VE BASKI” zihniyetlerini de yürümek amacındadır. Bunların yerine D-8 bayrağındaki 6 prensibin esas alınması şarttır.
TARİHİ TEKLİF: ATILMASI LAZIM GELEN ÇOK ÖNEMLİ ADIMLAR
Görüldüğü gibi yeni bir dünyanın kurulması için çok köklü ve gayretli çalışmalar yapılmış ve yapılmaktadır. Şimdi önemli olan diyalog yoluyla medeniyetler arası uzlaşma ve işbirliğinin sağlanmasıdır.
Bugünkü şartlar altında ve bu anda bunu gerçekleştirmek için ne yapılmalıdır?
Bu konferansın tertip heyeti üyeleri bendenizden bu sempozyumda “İSLAM BATI İLİŞKİSİ VE GELECEĞİ” konusunda bir konuşma yapmamı istediler.
Şimdi bu talebi karşılamak üzere görüşümü ve teklifimi arz ediyorum.
1-      İnsanlığın bugün bulunduğu noktada beklenen ve özlenen yeni bir dünyanın kurulabilmesi için hiç şüphesiz ki her iyi niyetli insan ve ülke, elinden gelen gayreti harcamaktadır.
2-      Bir yandan siyasi sahada bu hususta elden gelen gayretler gösterilirken, diğer yandan fikri ve ilmi sahada çalışma yapılmasına çok büyük ihtiyaç vardır.
3- Çünkü siyasi sahadaki çalışmalar çeşitli güçlükler ortaya koymaktadır. Mesela İslam medeniyetini hangi ülkeler veya kuruluş temsil edecektir.?
Bunun herkes tarafından kabul edilebilir şekilde tespit ve tayini, özünde büyük güçlükler taşımaktadır.
4-      Bunun yerine fikir ve aksiyon adamlarından müteşekkil ilmi ve fikri bir teşebbüsün inisiyatif kullanması lazımdır.
Bu yolda faydalı olabilmek için, İslam alemi içinde manevi bakımdan özel bir yeri olan Suudi Arabistan’da bu teşebbüsleri takip etmek üzere bir “diyalog organizasyonu” kurulması oldukça yararlıdır.
5-       Bu organizasyon Müslüman ülkelerin seçilmiş fikir ve aksiyon adamlarını içinde toplar, İslam ülkeleri adına diğer ülkelerle temas edecek temsili bir heyet kurar ve bir yandan ilim ve fikir adamları vasıtasıyla “yeni bir dünya düzeni”nin temel esaslarının neler olması gerektiğinin araştırmaları yürütülür, -ki bu hususta Papalık tarafından Rabıtaya yapılan işbirliği teklifini, ilmi ve insani ölçüler ve hedefler doğrultusunda, Siyonist emperyalist tuzaklara kapılmadan değerlendirmek imkânı vardır- diğer yandan çeşitli ülkelerle yapılacak olan temasların; program, plan ve ön hazırlıkları yapılır ve takibe alınır. Böylece ülkeler arası diyalogun başlaması, zemini ve gelişmesinin sağlanmasına çalışılır.
Diyalog Enstitüsü’nün Genel Kurulu:
1.5 milyarlık İslam Alemi’nin, tanınmış ilim, fikir ve aksiyon adamlarından teşekkül eden, bir kurul olup, bu kurul manen 1,5 milyarlık İslam Alemi’nin halk topluluklarını temsil eden, onurlu ve şuurlu diyalogun önemini kavramış ve benimsemiş olan kimselerden teşekkül eden bir kuruldur. Yılda en az bir defa toplanır. Belli bir görev süresi için seçtiği yürütme kurulunun yıllık raporlarını müzakere eder ve tavsiyelerde bulunur.
Bu kurulda görev yapacak kimselerin çok iyi bir şekilde seçilmiş olmasının bütün çalışmaların başarışı açısından önemi açıktır.
YÜRÜTME KURULU:
Genel Kurul tarafından seçilmiş sınırlı sayıda üyeye sahip bir kuruldur. Takriben 3 ayda bir toplanır, Enstitünün çalışmalarını yönlendirir ve takip eder.
YÜKSEK İSTİŞARE KURULU:
İslam Alemi’nin fikir ve tavsiyelerinden istifade edilecek seçkin kimselerinden teşekkül eden bir kuruldur.
Bu da takriben 3 ayda bir toplanır. Ve ayrıca gerektiği zaman toplanır. Enstitünün çalışmaları hakkında yönlendirici tavsiyelerde bulunurlar.
Çalışmaları takip ederler. Bunların verimli olması için gereken kararları ve tedbirleri alırlar.
GENEL MÜDÜR VEYA GENEL SEKRETER:
Enstitünün başında devamlı mesai yürütür. Yürütme Kurulu veya Yüksek İstişare Kurulu kararları doğrultusunda çalışmaları fiilen yürütür.
MÜDÜRLER KURULU:
Genel Müdürle beraber 5 ana bölümün başkanlarından teşekkül eder. Bölümler arasındaki işbirliği ve bütün çalışmaların yürütülmesi bu kurul vasıtasıyla takip edilir.
Bu kurul, takriben haftada bir toplanarak çalışmaları koordine eder ve yürütür.
Enstitünün ana faaliyetleri şu 5 bölüm tarafından yürütülür.
Her bir bölümün başkanı, özel istişare kurulu, sekreteri ve ihtiyaca yetecek kadarda personeli vardır.
Bu bölümler İslam aleminin mevcut kuruluş ve imkânlarıyla işbirliği içinde çalışırlar.
1- Stratejik Araştırma ve Planlama Bölümü:
Bu bölüm, Enstitünün bütün faaliyet alanlarında nasıl çalışılması gerektiğini araştıran ve planlayan bölüm olmaktadır. İslam Alemi’nin tanınmış uzmanlarından yararlanır. Çalışmaların verimli olması için her türlü araştırma ve planlamayı yapacaktır.
2- Yeni Dünya Düzeni Temel Esasları ve İnsan Hakları Bölümü:
Bütün bu çalışmalardan ana gaye, yeni bir dünyanın; barış ve huzur içersinde yaşanılan ve bütün insanlara saadet sunan bir dünya olmasını temin etmektir.
Bunun için “Kaba kuvveti değil, Hakkı üstün tutan” yeni bir dünyanın temel esasları hangileridir? Bu dünyada insan hakları nelerdir. Ve insan haklarına aykırı davranışlar nasıl önlenecektir? konuları, ana gaye bakımından büyük önem taşımaktadır. Bu konuların seçkin uzmanlar tarafından sürekli araştırılması, çeşitli etkinliklerle devamlı olgunlaştırılması gerekmektedir.
Böylece diğer medeniyet temsilcileri ve batı ile diyaloga oturulduğu zaman Hakka dayalı dünya düzeni olarak, elbirliği ve işbirliği ile nasıl bir düzen gerçekleştirileceği konusu aydınlığa kavuşturulmuş olacaktır.
3- Diyalog Heyetleri ve Diyalog Toplantıları Düzenleme Bölümü:
Bu bölümde çeşitli konularda İslam Alemi’ni temsil edecek yetkin ve etkin şahsiyetlerden oluşan “diyalog heyetlerinin” görev yapmaları düzenlenmiştir. Bunlar özel ve gizli değil, samimi ve seviyeli girişimlerdir.
İslam Alemi ile bilhassa ezilen ve sömürülen diğer dünya merkezleri arasında yapılacak olan diyalog toplantıları bu bölümde planlanacak, düzenlenecek, hazırlıkları tamamlandıktan sonra gerçekleştirilecektir.
4- Batıyı İzleme Ve İslam Aleyhine Maksatlı Propagandaların Önlenmesi Bölümü:
Bu bölüm İslam Aleminde mevcut çeşitli kuruluşlarla işbirliği yaparacak Batı ve diğer Dünya bölgelerinde; Müslümanlık aleyhine yapılan propaganda ve faaliyetleri izleyecek ve bunların düzeltilmesi için ilgili ülkeler nezdinde girişimlerde bulunacaktır.
Köln Üniversitesi İslami Araştırmalar Enstitüsü Direktörü rahmetli Prof. Falaturi birçok Batılı ilim adamları ile beraber Almanya’da, bilhassa okul kitaplarında ve resmi devlet yayınlarında İslam dini ve toplulukları aleyhine yapılan gerçekdışı faaliyetleri kitaplar halinde ortaya koymuşlardır.
Bu gibi çalışmaların genişletilmesi bir vecibedir öncelik ve önem taşımaktadır. Çünkü birçok Batılı yönetici kendi ülkelerinde yapılan ve masonik mahfillerce tezgâhlanan maksatlı İslam aleyhtarlığı faaliyetlerinden maalesef habersiz bulunmaktadır.
5- Lobi Faaliyetleri Bölümü:
Birçok Batı ülkesi maksatlı menfi propagandalar yüzünden medya, üniversite ve siyaset sahasında İslam alemi ile diyalogu lüzumsuz gören fikir cereyanlarının etkisi altındadır.
Yukarıda belirtildiği gibi Batı kendini de tanımıyor, İslam Alemini de tanımıyor. Dünya barışı için İslam-Batı Diyalogunun önemine müdrik bulunmuyor. Bu mevcut yapının düzeltilebilmesi için bütün bu ülkelerde, medya, üniversite ve siyaset mensuplarından mümkün olduğu kadar geniş bir kütleyi müspet bir lobi faaliyetine sevk etmek çok büyük önem taşımaktadır.
Halen çeşitli Müslüman ülkeler veya bu ülkelerdeki kuruluşlar tarafından yürütülen münferit ve mevzii lobi çalışmaları son derece yetersiz kalmaktadır.
Diyalog Enstitüsü’nün bu bölümü tarafından Müslüman ülkeler ve o ülkedeki kuruluşlar tarafından yani bu lobi faaliyetlerinin takibi, koordinasyonu ve geliştirilmesi çok büyük önem taşımaktadır.
İşte lobi faaliyetleri bölümü bu hizmetleri yürütecek şekilde çalışması için tasarlanmıştır.
Bu ana yapıya sahip olmak üzere kurulacak olan Diyalog Enstitüsü bütün bu faaliyetleri yürütmek sureti ile, netice olarak belirtilen merkezlerle barış ve işbirliği diyalogları sağlayacak, bütün bunların sonucu olarak gelişmiş ülkelerle, gelişmekte olan ülkelerin bir yuvarlak masa etrafında toplanarak yani diğer bir ifade ile D-8’lerle G-7’lerin “ikinci Yalta Konferansı”nı yaparak yeni bir dünyanın;
1- Savaş değil, barış ve emniyet
2- Çatışma değil, diyalog ve hürmet
3- Çifte standart değil, adalet ve insaniyet
4- Üstünlük değil, eşitlik ve haysiyet
5- Sömürü değil, işbirliği ve bereket
6- Baskı ve tahakküm değil, insan hakları, demokrasi ve hürriyet
Prensiplerini esas almak üzere “Kuvveti Değil, Hakkı Üstün Tutan” mutlu bir medeniyetin olması için çalışılacak ve hayırda yarış başlayacaktır.
Bu konuda Müslüman ülkeler temsilcileri ile mesela Rusya, Çin, Japonya, Hindistan ve Brezilya gibi ülkeler arasında diyalog ve işbirliği çalışmaları hızlandırılacağı gibi, elbette büyük bir özen ve ihtimamla ABD ve Avrupa Birliği ile yapılacak olan diyalog çalışmalarıyla, onların da siyonizmin ve emperyalizmin kıskacından, ruhi ve ahlaki bunalımdan kurtulmaları hedefimiz olmalıdır.
“Tevfik Allah’tandır.”
Konuşmamın sonunda bir kere daha bu sempozyumu tertip eden Kral Abdülaziz Halk Kütüphanesi Üst Yönetim Kurulu Başkanı Veliaht Abdullah bin Abdülaziz Beyi, Yönetim Kurulu üyelerini ve bu toplantıya teşrif edip kıymetli fikirleri ile bizleri aydınlatanları ve sempozyuma iştirak edenleri en içten samimi duygularımla tebrik ediyorum, kendilerine teşekkür ediyorum ve sempozyumun İslam Alemi ve bütün insanlık için saadete vesile olmasını ve beklenen özlenen yeni bir dünyanın kuruluşuna önemli bir katkıda bulunmasını dileyerek hepinizi Allah’a emanet ediyorum.
Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekatühu.
Nail KIZILKAN

Erbakan : Milli Görüş Ekonomik Kalkınma ve Herkeze Refahı Nasıl Sağlayacak


Esselamu aleykum
Hepinizi hürmetle muhabbetle selamlıyorum.
Sevgiyle kucaklayarak bağrıma basıyorum.
Burası Ankara. Türkiye’mizin başkenti. Aynı zamanda bütün mazlumların başkenti. Ankara’nın en büyük üniversitelerinden birisi olan Bilkent Üniversitesinin en büyük konferans salonundayız. Koştunuz, hınca hınç Ankaralı kardeşlerimiz olarak bu salonu doldurdunuz. Bu gösterdiğiniz ilgiden dolayı elbette sözlerime başlarken hepinize kalpten teşekkürlerimi arz ediyorum. Salonumuzun büyük bir kısmını hanım kardeşlerimiz teşrif etmiş bulunmaktadırlar. Onlara da ayrıca saygılarımı hürmetlerimi sunuyorum ve salonumuzda oturacak yer olmadığı için ayakta takip etmek zorunda kalan pek çok genç evladımızı görüyorum. Gençlerimize de hususi olarak sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Kendilerini gözlerinden öpüp bağrıma basıyorum.
Görüyorsunuz salonumuza birçok televizyon kanallarının kıymetli mensupları teşrif etmişlerdir. Onlara hassaten teşekkürlerimi sunuyorum. Ve bazı kanallar bu tarihi konferansımızı milletimize canlı olarak yayınlamaktadırlar. Bu münasebetle televizyonları başında bizleri dinleyen bütün memleket evlatlarının hepsini aynı şekilde alınlarından öpüp bağrıma basıyorum. Hepsine selam ve saygılarımı sunuyorum. Allah hepinizden razı olsun.
Sizleri selamlama vazifesini yaptıktan sonra elbette her zaman olduğu gibi sözlerimize Cenabı Allaha niyaz ederek, dua ederek başlayacağız. Türkiye konferansı adı altında vermekte olduğumuz bu konferanslarda 4 tane dua ile söze başlıyorum. Birincisi, 22 Temmuz seçimlerinin Türkiye’miz ve bütün insanlık için kurtuluş olması duasıdır. İkincisi bu büyük milletin aziz evlatları olarak bu salonda bulunan, televizyonları karşısında bizi dinleyen ve dinleme imkanı bulamamış olan 75 milyon memleket evladının hepsine yaşadığımız bu tarihi dönüm noktasında Türkiye’nin ve insanlığın kurtuluşu için üzerlerine düşen görevi yapmak üzere şu üç hafta içerisinde en hayırlı çalışmaları yapmalarını ve böylece üzerlerindeki mesuliyet karşısında yüz akıyla bu görevi yerine getirmiş kullardan olmamızı nasip kılmasını cenabı Hak’tan niyaz ediyorum. Üçüncü duam, 22 Temmuz’un Türkiye’miz için insanlık için kurtuluş günü olması bakımından Saadet Partimizin Milli Görüş’ün en büyük zaferle sonuçlanmasını cenabı Allah’tan niyaz ediyorum. Ve dördüncü duam, 75 milyon memleket evladı olarak hatta 6 milyarlık insanlık olarak cenabı Allah’tan bizlere hakkı hak olarak göstermesini, batılı batıl olarak göstermesini, hakkı tutmamızı ve batıldan kaçınmamızı nasip buyurmasını diliyorum. Allah hepinizden razı olsun.
Şimdi bu insani görevimizi ifa ettikten sonra mevzuumuza girebiliriz. Ne yapıyoruz? Bu salonda niçin toplandık? Yaptığımız iş nedir? ESAM tarafından tertiplenmiş olan Türkiye adlı konferanslar serisinin ikincisini yapıyoruz. Bu münasebetle elbette Türkiye’mize bugüne kadar 1969’dan beri takriben 40 yıla yakın bir zamandır Türkiye’ye en büyük hizmetleri yapmış olan, Türkiye’mizin en eski en kıymetli fikir kuruluşu olan ESAM’a onun kıymetli başkanına, bütün yöneticilerine huzurlarınızda teşekkür ediyorum. Vatan ve millet için tüm bu hayırlı hizmetleri yapmaları münasebetiyle ve bu konferansları tertip ettikleri için hassaten teşekkür ediyorum. Allah kendilerinden razı olsun.
 
Bu konferansları niçin veriyoruz?
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim, bu konferanslarımızı niçin veriyoruz? Bir; çünkü 3 hafta bile kalmadı 22 temmuz’da var, olmak yok olmak seçimini yaşayacağız. Bu seçimler bu kadar mühimdir. Elbette bu önem dolayısıyla vazifemizi yapmak mecburiyetindeyiz. İkincisi; bu seçimler bu kadar mühim olduğu içindir ki ırkçı emperyalizm, bizi İsrail’e vilayet yapmak isteyen dış güçler illa ne yapıp ne edip bu seçimde bir kere daha AKP’yi iş başına getirmek istiyorlar. Planlarını tamamına erdirebilmek için. “Manevi işgali yaptık ilk beş yılda. Şimdi bir kere daha getirelim ikinci beş yılda da maddi işgali tamamlayalım” diye çırpınıp duruyorlar. Ondan dolayıdır ki 75 milyon insanımızı narkozluyorlar. Nasıl bu seçimler Çanakkale savaşı kadar mühimse onlar da bu seçimde “illa Çanakkale’yi geçeceğiz” diye, Çanakkale’ye 400 tane gemi ile geldiler, şimdi 400 tane medya ile çalışıyorlar. Çanakkale’ye 600 bin askerle geldiler şimdi 600 bin konuşma yapıyorlar. Milleti aldatmak için, bu milleti, tarihin en şerefli milletini İsrail’e vilayet yapmak için. Milletimizi narkozlamaya çalışıyorlar. İşte seçim çok mühim olduğu için, onlar canhıraş bir şekilde çalıştıkları için, vatanını milletini seven insanlara da milletimizi uyandırmak, milletimizi kendi tarihi ve inancı ile mütenasip bir şekilde bu seçimde Saadet Partisi’ni iktidara getirmesi lazım geldiğini anlatmak ve vazifemizi ifa etmek için bu konferansları yapıyoruz. Nihayet bu konferansları yapmamızın çok önemli bir sebebi de bilhassa bütün bu işbirlikçiler AKP’nin 5 yıldır yapmış olduğu ekonomik yıkım, manevi tahribat ve dış politika faciasını ambalajlayıp millete yutturabilmek için her gün bin bir tane yalan uyduruyorlar. Çeşitli medyanın çeşitli makaleleriyle, çeşitli konuşmalarla, çuval dolusu samanla illa milleti aldatmaya çalışıyorlar. Bunlar karşısında milletimiz narkozlanmış, narkozlanmış olan bu milleti silkelemek, başını duvara vurmak, kendine gel demek vatan sevgisinin en doğal sonucudur. Bu vazifeyi yapmak için bu konferansları tertip ediyoruz.
İşte bu sebepten dolayı bu konferanslar tarihi önem taşımaktadır. Ve her inanan insanın şu önümüzdeki günlerde bütün gücüyle vatanımıza milletimize gerçekleri duyurması önemli bir vazifesi olduğu için bu memleketin bir evladı olarak aynı vazifeyi yapmak için bu konferansları yapıyoruz. Milli bir görev ifa ediyoruz. Bu konferansların manası budur.
Bunun için dört tane konferans tertip edilmiştir. Neden? Çünkü AKP ekonomik yıkım yaptı. Milletimize bu yıkım bir marifetmiş gibi yutturulmak isteniyor. Öyle yağma yok. Kimi aldatıyorsun bire ırkçı emperyalist. Her şeyi yıktın, yaktın bitirdin mahvettin, çökerttin hala ne yüzle karşımıza gelip konuşuyorsun. Bu gerçekleri millete göstermek elbette vatanını milletini seven herkesin vazifesidir. Onun için birinci konferansımızı ‘siz ekonomik bakımdan nasıl yıkım yaptınız? Nasıl bunu gerçekleştirdiniz? Memleketi ne hale getirdiniz?’ bunu anlatmak için yaptık.
Şimdi ikinci konferansımızda üzerimize düşen başka bir vazifeyi yapmak için bugün buradayız. Nedir o? “Efendim bunları tenkit ediyorsun ama ne yapalım 75 milyonluk bir ülke. Kazançlarımız yetmiyor, borç alacağız işte bunlarda gidip borç almışlar iyi kötü idare etmeye çalışıyorlar” Böyle idare olmaz. Bu idare etmek değil. Bu planlı bir şekildeHayim Nahum doktrinini uygulamak. Tarihin en şerefli milletini aç bırakıp, işsiz bırakıp, borca esir edip dininden uzaklaştırıp, İsrail’e vilayet yapmak için oynanan bir oyun. Bu beceriksizlik değil, planlı bir hareket. Elbette bu gerçeği milletimize göstermemiz vazifemiz. Birinci konferansımızda bunu gösterdik. Peki, “siz 23 Temmuz da Allahın izniyle geleceksiniz siz ne yapacaksınız, nasıl düzelteceksiniz? Bunları tenkit etmek kolay, bunlar yaktı yıktı bitirdi diyorsunuz ama siz bunu nasıl yapıp düzelteceksiniz?” diye sormak 75 milyon memleket evladının en doğal hakkıdır. Buna cevap vermekte bizim en önemli görevimizdir. Bu ikinci konferansta bu görevi ifa etmek istiyoruz.
Biz ne yapacağız da bu enkazı ortadan kaldıracağız, Yeniden Büyük Türkiye’yi kuracağız? Nasıl olacak da bu memleketin bütün evlatlarının duasını alacağız, nasıl olacak da ecdadımızın kurduğu yeni dünyayı kuracağız. Bugün bunu konuşmak için buradayız elhamdülillah.
Üçüncü konferansımızın mevzusu nedir? İnşallah İstanbul da, bir hafta sonra tekrar bir konferansımız var. Bu tarihi konferanslar serisinden o da AKP’nin geçmiş olduğumuz 5 sene içinde yaptığı manevi tahribat. Ne yaptı? Nasıl ülkeyi mahvetti. Ve şimdi 23 Temmuz da Saadet Partisi geldiği zaman Milli Görüş ne yapacakta manevi kalkınmayı, tam tersine yeniden bu millete milli ve manevi değerlerine bağlı çelikleşme hareketini gerçekleştirecek
Üçüncü konferansımızda bunu anlatacağız inşallah. Dördüncü konferansımızda ise AKP’nin 5 sene esnasında yapmış olduğu dış politikası faciasını anlatacağız. Kıbrıs’ı verdi, Irak’ı verdi oraya yalvardı, buraya yalvardı aman yarabbi Hatırlamak bile istemiyorum. Bu dış politika faciası, neler yaptı neler neler neler… Peki, siz geldiğiniz zaman 23 Temmuz’da ne yapacaksınız?
Bunları da anlatmak vazifemiz olduğu için dördüncü konferansta anlatacağız.
İşte bu dört konferans bir araya toplandığı zaman 75 milyon insan bilerek, inanarak, tek çare olan Saadet Partisi’ne, Milli Görüşe oyumuzu vermek suretiyle inşallah 22 Temmuz’u en mühim bayram günü yapacağız.
İşte Türkiye konferansları serisi altında 22 Temmuz 2007 seçimleri münasebetiyle vermekte olduğumuz konferanslarımızın esası budur, manası budur, mahiyeti budur. Bu konferanslar hakkında birkaç kelime ile şu açıklamayı da yapmak istiyorum. Bu konferanslar ilmi bir konferanstır bir. İkincisi bu konferanslar bir iddia konferansları değil ispat konferanslarıdır. Bizim metodumuz iddia değil. Bir takım lafları söyle söyle git. Ne güzel vakit geçirdik. Sonra fakir fukara ağlasın. Nasıl çözeceksin arkadaş? Senin işin nasıl çözüleceğine aklın eriyor mu ki bir defa konuşuyorsun. Ne konuşuyorsun? Şu konuşanlara söylememiz lazım gelen en mühim söz bu. Bana bak sen bir şey bilirmişsin gibi konuşuyorsun ama sen daha dişi çıkmamış çocuksun be, farkında değilsin.
Biz ne yapacağız? Biz yaptıklarımızı konuşacağız, yaptıklarımızı sadece yapacaklarımızı değil. Nasıl onları yaptıysak aynı şekilde şimdi yeniden büyük Türkiye’yi kuracağız, yeniden yapacağız. Bizim onlardan farkımız bu. Onlar yıktılar biz kaç kere yaptık, şimdi yeniden nasıl yapacağız, onu konuşacağız. Bu esasları belirttikten sonra bir kere daha hepinizi hürmetle muhabbetle selamlayarak şimdi asıl konumuzun içine geliyorum.
23 Temmuz sabahı Saadet Partisi inşallah en büyük parti olarak seçimden çıkacak. Ülkenin yönetimini devralacak. Önce neyi devralacağımızı biz çok iyi biliyoruz. Bunu bir kere daha tespit etmek istiyorum. Ne devralacağız? 1996–1997 yıllarında hükümette idik. Milli Görüş olarak. Dünya Siyonizm’i büyük İsrail’i kurmak için, kendi planlarını yürütmek için uğraşıyor. Baktı ki, Türkiye’de Refah Partisi olduğu için, bunu yapamayacağını anladı ve, her türlü entrikaya başvurdu, ortağımızı zayıf buldu, 50 kişiyi ayarttı, çevirdiği entrikalarla bu taklitçileri, bu işbirlikçileri iş başına getirtti. Bu işbirlikçileri önce ikişer üçer iş başına getirdi, olmadı olmadı olmadı. Alt alta koydu olmadı, üst üste koydu olmadı, yan yana koydu olmadı. Sonra AKP’yi bütün gücüyle destekleyerek en kuvvetli bir şekilde iş başına getirdi. 5 sene onu taşeron olarak kullandı. Ve böylece 10 senelik bir işbirlikçiler dönemi yaşadık. 10 sene içinde işbirlikçiler döneminde Türkiye ne hale getirildi. Bilhassa AKP, 5 sene de nasıl bir tahribat yaptı?
 
AKP neden getirildi?
Bunu ben bundan önceki konferansımızda size ifade ettim. Ve şu gerçeği ifa ettim. Bu yapılanlar beceriksizlik değil. Ne yaptıklarını zaten bilmiyorlar, kendileri de yapmıyorlar. IMF yapıyor. Başkalarına havale etmiş. O sadece at yarışı spikeri. Atın üzerinde değil, borsa düştü, borsa arttı, para değerlendi sadece bunları at yarışı spikeri gibi konuşuyor. Atın üzerinde kim var? Atın üzerinde IMF var. Bir defa ata binmek istedi yere düştü bir daha ata binmeye tövbe etti.
IMF ne yapıyor? IMF 5765 yıllık mikrop. Uuuu… Ne yapacağını öyle biliyor ki. Hin oğlu hin. Kaç ülkede tecrübe etmiş. O büyük İsrail’i kurmanın sevdasında. Öyleyse Hayim Nahum doktriniuygulayacak. Yani 75 milyon insanımızı aç bırakmak, işsiz bırakmak, borca esir etmek IMF’nin vazifesi. AB uyum komisyonun vazifesi de bu milleti dininden uzaklaştırmak. Herkes vazife taksimi yapmış, vazifesini yapıyor AKP de at yarışı spikerliği yapmak suretiyle 5 seneyi böylece doldurdu, Ülkeyi yaktı, yıktı, bitirdi. Ne yaptı AKP? Bunu geçen konferansta anlattık. Ben şimdi konferansı tekrar edecek değilim. Ama neyi teslim aldığımızı belirtmek için birkaç cümle ile AKP’nin Türkiye’yi ne hale getirdiğini anlatacağım.
Lütfen bir numaralı slayta bakınız. Şurada halkı görüyorsunuz. Kim bunlar? Esnaf, işçi, sanayici, varoştakiler, memurlar, köylüler, özürlüler, işsizler… Bu bizim halkımızı temsil ediyor. AKP iş başına getiril getirilmez kendisine emir verildi. Ekonomiyi IMF’ye teslim edeceksin. IMF ekonomiyi devraldı. Devraldığı zaman bu halkı 4 okla gösterilen istikamette 4 koldan soydu. İşsiz bırakmak, aç bırakmak, borca esir etmek için.
Birinci kol önce mevzuat hazırladı, bir eskalasyon kurdu Ondan sonrada bu AKP’yi muslukçu başı olarak getirdi, musluğu açtırdı milletin canını kanını emdi. Şu ok milletin emilişini gösteriyor A oku. Ondan sonra B oku bir takım borçlanma ve faiz hortumlarını koydu, böylece milleti soydu, sonra özelleştirme peşkeş ve aktarma adı altında milletin nesi var hepsini dış güçlere intikal ettirdi. Sonra da D ile gösterilmiş olan faiz ve vergilerle milleti aç işsiz ve borca esir hale getirdi. 4 koldan.
Öbür tabloya geçelim lütfen. Böyle yapmış olduğu soygundan bir yılda elde etmiş olduğu 200 milyar dolar, rasgele rakam söylemiyorum. Türkiye’nin milli geliri 400 milyar dolardır. Sadece bir yılda 200 milyar dolar dışarıya aktarılıyor. 40 milyar dolar değil ödediğimiz faiz, sıcak dövize gidiyor, ithalat ihracat farkı ile gidiyor, Merkez Bankasından gidiyor, özel firmalardan gidiyor, gidiyor gidiyor gidiyor… 200 milyar dolar. 4 koldan topluyor, bizim nasıl Milli Görüş havuzumuz varsa onların da rantiye havuzu var. Rantiye havuzunda topluyor. Bu havuzdan sonra kimler pay alıyor? Irkçı emperyalizm. Ne yapacak. Bizim paramızı alacak yarın gelecek bizi öldürecek, işgal edecek. Düşmanımıza para veriyoruz. Ne diyorum duyuyor musunuz? Uyan ey millet. Köy kahvesinde kasketli Ahmet Hala başka çare yok gideceğim ben dış güçlere oy vereceğim diyorsan ver banane. Ben sana anlatıyorum bak nereye oy veriyorsun. Verdiğin oyun mahiyeti ne? AKP’ye oy vermek Siyonizm’e oy vermek demektir, ben köle olmak istiyorum demektir, yok olmak istiyorum demektir. Sana bu gerçeği anlatıyorum. AKP’ye yanaşanlar pay alıyor, işbirlikçiler pay alıyor. AKP’nin yapmış olduğu tahribattan dolayı şu şehir varoşlarındaki 2 milyon köylünün, ektiği halde geçinemeyip göçeden insanların ızdıraplarını televizyonlarda görüyor musunuz?
Televizyon bunları gösteriyor mu hayır saklıyor. Çünkü bütün gücüyle AKP’yi tekrar iş başına getirecek onun davası var. Manevi işgal maddi işgalle tamamlanacak. O kötülükleri göstermeyecek ki bu zavallı millet hiç değilse bir defa daha aldansın. Ama bak ben sizin önünüze koyuyorum. İşte millet, işte soygun düzeni, işte rantiye havuzları, işte senin kanını emenler. Sen kanını emdirmek istiyorsan buyur. Ama ne olduğunu bil. Bilerek hareket et.
Öbür slayta geçelim lütfen. Bu iş nasıl yapıldı? IMF vasıtasıyla. Bak şimdi IMF geldiği zaman devlet içinde devlet kurdu. Üst kurullar kurdu. Bu kurmuş olduğu üst kurullar hükümete bağlı değil. Bunlar nereye bağlı? Bunlar IMF’ye bağlı. Hükümet bunlara karışmıyor. Kim bu üst kurullar; bak okuyorum. Radyo Televizyon Üst Kurulu, Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurulu, Hazine var ama Hazine işe karışmaz ha… BDDK her şeyi yürütür. Sermaye Piyasası Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Tütün Mamulleri Alkollü İçkileri Piyasasını Düzenleme Kurulu… Tarım Bakanı ne yapar? Seyreder at yarışı spikeri. Şeker Pancarı Üst Kurulu hay daaa… Tarım Bakanlığı ne yapar ya?… O uzaktan seyredermiş izlermiş. Bunların görevi izlemekmiş at yarışı spikerliği. Rekabet Kurumu, Telekomünikasyon Üst Kurulu, Kamu İhale Kurumu… Bak size 9 tane üst kurul saydım. Bu üst kurullara kimse dokunamaz ha. Bunları hükümet değiştiremez. Hukuken suç işlese dahi o suçu sabit oluncaya kadar dokunamazsın. Bunların dokunulmazlığı var. Neden kuruldu bunlar? Milli iradeyi devletin idaresinden ayırmak için. İkincisi bu milletin tabii çözümü, kalıcı çözümü Milli Görüş’tür. Bunu en iyi Siyonizm biliyor. Ne olacak Saadet Partisi iktidara gelecek bunu bildiği için hazır AKP’yi bulmuşken ben bu teşkilatı kurayım onlar geldiği zaman bir iş yapamasınlar. Onlar bana kurdurmazlar, şimdi kurayım onlara da bir şey yaptırmayayım diye bu kurulları kurdular.. İşte böyle, üst kurullar dediğimiz bu.
Faiz dışı fazla yapacaksın. Niçin Siyonizm’e faiz ödemek ve ona hizmet etmek için. Merkez Bankası özerkmiş. Özerk diyoruz ama aylık raporlar vasıtasıyla bütün talimatlar IMF’den geliyor. Hükümetten özerk, IMF’den özerk değil. Mali yönetim bütçe reformu yaptılar, devlet bütçeyi kontrol edemiyor. Kamu hizmeti tarif edildi kanun çıkardılar kamunun bütün hizmetlerini özel sektör yapacak diye, sembolik yardım aldatmacası yapıyor, kömür dağıtıyor şuna bak karikatür be. Adamın 5 litrelik kanının 4.5 litresini emmiş üç damlasını ağzına damlatıyor. Neymiş yardım yapıyormuş fakir fukaraya. Onu da AKP diye yapıyor, hükümetin parasıyla.
Milleti bankalara, bankaları da dışarıya borçlandırdı. Öbür taraftan DPT’yi tasfiye etti. Denetim teftiş kurullarını ortadan kaldırdı. Kalkınma ajansları diye Türkiye’yi 20 bölgeye ayırdı. Türkiye yi bölmek için her şeyi planlıyor, yarın parçalansın diye. Niye Hayim Nahum doktrine göre İsrail’e peşkeş çekmek için, Anadolu’da bağımsız bir devlet olmayacak. Siyonizm’in ana planı bu. Bu plandan dolayı Türkiye’nin parçalanması lazım. Şimdiden parçalayacağım diye bu ajansları kurmuş, bölgesel planlama yapıyor. Kendine göre eyaletlere ayırıyor Türkiye’yi.
Reel sektörü dışarıya borçlandırdı. Batsın buradaki bütün fabrikalar diye. Bunların borcunu ödemesi mümkün değil. Bizzat IMF’nin kendisi makale yazıyor Türkiye cehennemde diye. Neden? Reel sektör dışarıya borçlanmış. Kendisinin yaptığı ihracat bu borcu ödemeye yetmiyor sermayesi de borca yetmiyor, Bunların yarın hepsi iflas edecek. Siyonizm de bunu istiyor. AKP de zaten bunun için iş başına getirilmiş. Öbür taraftan yüksek reel faiz olacak, soyulacaksın. Düşük döviz kuru olacak her şey ithal edilecek, hiçbir şey Türkiye’de üretilmeyecek. Bu politikalarla neymiş enflasyon hedefliyormuş, çocuk aldatıyor. Hadi ordan hadi ordan
Sen nerden geldiğini belki unuttun amma 23 Temmuz’da nerden geldiğini sana göstereceğiz Allahın izniyle. Geldiğin yere seni iade etmek suretiyle. 
Şimdi geçen konferansta anlattığım için madde madde okumayacağım. Bu IMF, bu eskalasyonu kurdu. AKP’yi muslukçu başı olarak getirdi, emretti aç muslukları dedi açtı muslukları. Kanımız dışarıya aktı gitti. Meşhur sözümüzü unutmayın: Bakü-İskenderun-Hayfa boru hattı ile bütün varlıklarımız İsrail’e gidiyor Olmert-aracılar ve Tayyib Bey hattıyla da talimatlar dışardan geliyor. Böyle yönetiliyoruz. Onun için bu hale geldik. Bunun uygulaması olarak ne yapıldı?
Öbür şekle geçelim lütfen. Geçen sefer anlattım. Şuradaki, alttaki insan AKP’yi temsil ediyor. Tayyib beye benzetmişler. Ne diyor şimdi? Diyor ki; binamıza girişler arttı. Bir bakıyoruz neymiş giren… Sıcak döviz, ithalatmış. Yav bunlar bizi soymak için geliyorlar. Bunlardan bize ne Peki giriyor da ne oluyor? AKP asansörü bekliyor. İçine yükleniyor doğru rantiyecilere çıkıyor. Rantiyeciler de helikopterle bunları Siyonizm’e gönderiyor. Halbuki 23 Temmuz’da ne olacak? Her şey değişecek. Allah’ın verdiği nimetler servete dönüşecek Saadet Partisi asansöründe binecek. Bak Saadet Partisi asansörü özürlüye kapısı var buna veriyor. Dul yetime kapısı var AKP’nin kapısı yok. İşsize kapısı var, emekliye, çiftçi, işçi, memur, esnaf, sanayici bunlara verecek rantiyeye de bir lira verecek. Onun hakkını yemeyecek.
Öbür şekle geçelim lütfen. Bu iş nasıl oldu? 3 Kasım günü ey köy kahvesinde oturan kasketli Ahmet tekrar sana söylüyorum. Sen 3 Kasım günü ne yaptın biliyor musun? Herhalde bu AKP’ye oy vermem lazım diye Yahudi propagandalarına uydun gittin oyunu verdin. Yaptığın ne bak görüyor musun? Aşağıdaki kutunun içindesin sen, sırtına hortum bağlandı. 3 Kasım hortum bağlandı. Bu hortumu verdin IMF’nin eline, götürdü ırkçı emperyalistlerin cebine bastı. 5 sene yapılan iş bu. 4 tane dolar milyarderi 26’ya çıktı. Bu 26 kişinin serveti 75 milyonun bankadaki parasından daha çok. Hani bu AKP varoşların partisiydi, fakirlerin partisiydi? Bu ne uygulama ya. Sadece fakir fukarayı ezdi bağladı. Ama ben AKP’ye kabahat bulmuyorum haa. Neden? Sandalye hevesi var çocuğun. Hani 23 Nisan çocuk efendiler vardır ya, başbakan koltuğuna bir çocuk oturturlar. Meclis başkanlığına bir çocuk oturturlar. İşte ırkçı emperyalizmde fırsat bulmuş bu oyunu oynuyor. Bunları oturtmuş kabahat bunlarda değil. O çocuklarda bir kabahat olur mu ya. Nihayet çocuktur nereye oturtursan oturur. Kabahat kimde? Ey köy kahvesindeki kasketli kabahat sende. Sende. Sende. Benim işim seninle. Sen hangi milletin evladısın, hangi tarihin evladısın, hangi inancın evladısın? Sen oy vermek ne demek hala haberin yok mu? Futbol takımı tutar gibi sen Galatasaraylı ben Fenerbahçeliyim mi zannediyorsun bunu. Hayır iyi kötü idare meselesi de değil, var olma yok olma meselesi bu. Bu konferansları sana bunun için veriyorum. Seni bak duvara çarpıyorum ki kendine gelesin. Millet bir defa aldanır. Geçen sefer aldandın şimdi ağlıyorsun bir daha aldanırsan ki aldanmayacaksın, ben ona inanıyorum Allah vermesin gelecek seferde dövülecek dizin de kalmayacak. Tekrar ifade ediyorum. Haber veriyorum kendine gel. Bak ne yaptığını gör, bunu sen yaptın ey kasketli adam. Sen bağladın bu hortumları, o da düğmeye bastı rantiyenin cebine akıttı. İşte hadise budur.
 
AKP iflasını kokteylle örtmek istiyor
Şimdi muhterem arkadaşlarım. Böylece gördüğünüz gibi 5 yıl esnasında soyulduk. Aç bırakıldık, işsiz bırakıldık, borca esir edildik. IMF vasıtasıyla vermiş olduğu talimatlarla tamamen Türkiye köle haline getirildi. İnsanımız inim inim inliyor. Bu kadar mı? Hayır. IMF aynı zamanda tarımı yok etti, hayvancılığı yok etti, sanayiyi yok etti. Bundan başka üretim ihracat ve istihdamı tamamen engelledi. Türkiye’yi borç batağının içine soktu. Ödemeler dengesini içinden çıkılmaz hale getirdi. Türkiye’yi iflas ettirdi. Şu anda Türkiye iflas etmiş durumdadır. Şimdi bu seçimde AKP’yi seçmemek buna yapılacak en büyük iyiliktir. Çünkü bunu temizlemesi mümkün değil. Geçen konferansta söyledim. Şu anda 200 milyar dolar faiz ödeniyor. 5 sene sonra bunların politikası ile 425 milyar dolar ödenecek. Yani milli gelir bile buna yetmeyecek. Döndüremeyecek bu çarkı. Satacak bir şeyde kalmadı. Ciğerimize varıncaya kadar sattı. Dağımızı taşımızı sattı. Satacak bir şeyde yok. Deniz bitti. E peki AKP çıkmış meydanlara bayraklarla hala halkı aldatmaya çalışıyor. Geçen konferansta söyledim bunun manası bir tüccar iflas etmiş, iflas ettiğini gizlemek için kokteyl veriyor. AKP’nin şu anda yapmış olduğu seçim manzarası budur.
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim
AKP, bütün bunlar vasıtasıyla sadece insanlarımızı ezmekle kalmadı. Aynı zamanda AKP alet edilmek suretiyle, soygun düzenleri kurulduğu gibi, borç dayanılmaz hale getirildi. Dış ticaret açığı, dayanılmaz hale getirildi. Ve bir takım kısır döngüler içinden çıkılmaz hale getirildi.
Bunları geçen konferansta anlattığım için tekrar anlatmıyorum. Elimizde hiçbir milli müessesemiz kalmadı. Milli Görüş ne yaptıysa fabrika olarak Anadolu’da, işbirlikçiler ve AKP bunların hepsini sattı. Yabancı sermaye geliyor diye adam aldatıyor, yabancı sermaye seni soymaya geliyor. En büyük faiz Türkiye’de, en büyük avantaj burada, seni bulmuşlar, seni soymaya geliyorlar. Bunun övünülecek nesi var? Bizim eve çok hırsız giriyor diye sevinilir mi? Bundan başka geçtiğimiz konferansta IMF politikaları ile Türkiye’nin nasıl işsiz, aç bırakıldığını ve borca esir edildiğini gösterdik. İşsizlik hat safhada, tarım yok edilmiş. Çiftçinin gelir kaybı yüzde 40, çalışanlar emeğinin karşılığını alamıyor. Suni ekonomik büyümeden memur ve emekli pay alamıyor. Asgari ücret olması gereken değerinin çok altında. Yoksul ve açlar süratle artıyor. Gelir dağılımı adaletsizliği dayanılmaz boyutlara ulaşmış. 4 yılda 75 milyon insan ezilmiş, sadece 16 bin tane rantiyeci servetini yüzde 300 artırmış ve 4 tane dolar milyarderi 26’ya çıkmış. Böylece ekonomi perişan edilmiştir. 13 Haziran 2003’te işe başlarken bunlar güven oyu aldılar, kolları sıvadılar. O esnada kendisine yapmış olduğumuz tavsiyelerin hiç birisini tutmadı. Hepsinin tersine gitti ve Türkiye’yi 5 sene içerisinde batırdı. Şimdi sonuç nedir, biz ne teslim alıyoruz? Onların resmi rakamları ile söylüyorum. 6 milyon işsiz, 15 milyon aç, 50milyon fakir, buna mukabil 26 tane dolar milyarderi. İşte teslim aldığımız budur. Ne zaman 23 temmuz da inşallah.
“Peki Hocam bunları alacaksınız da nasıl bu işi kurtaracaksınız?” Şu söylediğiniz tablodan bu millet nasıl kurtulup da güçlenecek. Keşke bu suali her gün sen bana sorsan. Bana bak arkadaş Cenabı Allaha sığınarak söylüyorum her kesin bir ihtisası vardır, bizim de ihtisasımız budur haberin olsun.
Öbürleri batırır biz yaparız Allahın izniyle. Bakın nasıl düzelteceğiz? Size bir şey söyleyeceğim. Ben 1952 yılında Almanya’da doktoramı yaptım. Harpten sonra Almanya’ya gidip ilk doktorasını yapanlardan birisiyim. Achen Üniversitesi’nde doktoramı yaptığım zaman üniversitede büyük bir olay oldu. Çünkü doktora gerçekten çok parlak bir çalışma mahsulüydü. Bütün üniversite çalkalandı. Burada adet, doktoranın şifahi imtihanı yapıldıktan sonra bir kutlama akşamı yapılıyor. Bu kutlama akşamına bütün profesörler geliyorlar. Geldiler profesörler bizi meth ede ede bitiremiyorlar. “Efendim teziniz hakkında bilgi sahibi olduk, tebrik ederiz hepimiz bundan istifade edeceğiz” Bir tane profesör çıktı dedi ki “ben neden Türkçe öğrenmediğime, neden Türk üniversitelerinin yayınlarını takip etmediğime bu tez hakkında duyduklarımdan sonra çok üzüldüm. Çünkü Türkiye’de bu kadar kıymetli çalışmalar yapıldığına göre biz bunlardan istifade etmeliyiz.
Ne zaman oluyor bu iş? 1952’de. O akşam ben ona ne dedim biliyor musunuz. Kendisine dedim ki fazla üzülmeyin, ne yazık ki Türkiye’de sizin takip edeceğiniz fazla ilmi kitaplarımız yok. Amma sakın ha ben böyle söyledim diye, biz Almanlar akıllıyız, siz akılsızsınız, sizin kitabınız onun için yok, bizim kitabınız var zannetmeyin ha. Neden sizde bu kitaplar var biz de yok biliyor musunuz? O akşam yaptığım konuşmayı söylüyorum, 50 sene evvel yaptım ben bu konuşmayı. Ne dedim onlara biliyor musunuz Türkiye’nin şerefini korumak için. Dedim ki bak siz de 70 milyonsunuz biz de 70 milyonuz. Her ülkede başarılı insanlar vardır, başarısız insanlar vardır. Sizde var, bizde yok, neden? Bunun sebebini söyleyeyim mi, sadece sıra değişikliği. Ne demek bu, sizde de iş yapan insanlar var, bozan insanlar var. Takdiri ilahi, sizde önce biri geliyor bozuyor sonra biri geliyor yapıyor. Bakıyorsunuz ki yapılmış. Bizde ise takdiri ilahi tersine. Biri geliyor bir işi yapıyor, sonra geliyor biri bozuyor, bir de bakıyoruz ki bozulmuş. Şimdi ben bunu 50 sene evvel söyledim ya 50 seneden beri ben bunu yaşıyorum. Gelip gelip yapıyorum, bakıyorum arkamdan biri gelmiş bozmuş.
Bak kaç kere biz bu işi yaptık. Neden biz bu işin ustası olduk. Birinci yapışımız Kıbrıs Barış Harekatı’nın arkasındandır. Şu grafiğe bakın. 1973’te 2,83 olan petrol fiyatı 10,41’e çıkmış. Bir de bize üstelik ambargo uygulamışlar. Biz de hükümetteyiz. Kıbrıs Barış Harekatı’nı yapmışız, bütün dünya karşımızda, ambargo koymuşlar ve petrolün fiyatı da gördüğünüz üzere 4 misli artmış. Bende Ekonomik Kurul Başkanı’yım, hiçbir sarsıntı hissettiniz mi? Nasıl oldu da biz, petrol fiyatları dört katına çıktığı halde, ambargo kararlarına rağmen biz milletimize hissettirmeden bunu gerçekleştirdik. İşte bu ustalıktır.
 İkinci defa 1977 yılında yaptık. Biz Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından petroldeki artışları ekonomiyi hissettirmemekle kalmadık, dedik ki; Kıbrıs Zaferini şimdi iktisadi zaferlerle devam ettireceğiz. Şimdi ağır sanayi hamlesini başlattık, milli imkanlarımızla ülkede büyük sanayi hamlesini yürüttük. 1975, 76 ve 77 yıllarında. Bu kalkınma hamlesi için her türlü projemizi hazırladığımız zaman ABD CIA Başkanı Clifford Türkiye’ye geldi. Şubat 77’de sabah kahvaltısını Sayın Ecevit, öğlen yemeğini Demirel’le yedi. Biz Demirel’le hükümetteyiz. O gün ben radyodan duyuyorum ki seçimler erkene alınmış. Sayın Demirel’e dedim ki, ‘yahu bunu Clifford’la mı tayin ediyorsunuz, yoksa bizimle mi? Clifford mu sizin ortağınız?’ “Efendim seçimlerin öne alınması iyi olur” dedi. Ben de olur dedim.
 Hımmmmmm…Niye öne alınıyor. Ağır sanayi hamlesi dursun ve MSP’siz hükümet kurulsun. Clifford’un arzusu bu. Onun için Amerika’dan gelmiş, bunlarla konuşmuş, seçimler öne alınmış. Seçimler Ekim ayında olacağına 5 Haziran’da yapılmış. Olabilir. Açın bakın, 77 Şubat’ından Haziran’ına kadar bütün işbirlikçi gazeteler, yamyam dansı gibi, hepsinin manşeti “MSP’siz hükümet, MSP’siz Hükümet” olmuştur. Ama buna rağmen 5 Haziran seçimlerinde bu millet MSP’nin oylarını arttırdı yeniden hükümet yaptı. Yeniden geldik. Şimdi gelince ben yine Ekonomik Kurul Başkanı’yım. Sayın Demirel dedi ki; “Sayın Erbakan siz ekonomik kurul başkanısınız”
Eeee. Geldik ama ortada para kalmamış. Niye kalmamış? biz Ağır Sanayi’nin paralarını ayırmıştık.
Çünkü seçim esnasında seçim ekonomisi uygulayarak kimseye haber vermeden Maliye Bakanı’nın yetkisini kullanarak bunlar paraları ona, buna dağıtmışlar. Bütün biriktirdiğimiz paralar harcanmış, tamtakır, sıfır Hazine ile işe başladık. Ne zaman? 5 Haziran seçimlerinin arkasından. Ne olacakmış “Sen Ekonomik Kurul Başkanı’sınya parayı bulursan bulursun, yoksa biz IMF’ye teslim olacağız.”
Biz tam 22 gün 22 gece 44 tane umum müdürle yüksek planlama toplantısı yaptık. Acil, orta ve uzun vade planlarımızı yaptık. Gece gündüz çalıştık. Biz Allah’ın izniyle İstiklal Harbi’ni yapan ecdadın evlatlarıyız. Çanakkale Harbi’ni yapan ecdadın evladıyız. Öyle düşmana teslim olmayız. Milli Görüş tekeden bile süt çıkartır. IMF’ye teslim olmayız. 7 Eylül günü Milli Ekonomi kararnamesini neşrettik, IMF’ye teslim olmayacağız diye. 2 ay içerisinde parayı yeniden topladık. 29 Ekim Cumhuriyet bayramında Afyon Şeker Fabrikasını ve makine fabrikasını hizmete açarak ağır sanayi hamlemizi yeniden başlattık. 
Eee.. her şey bitmişti ,hiçbir dövizimiz kalmamıştı üstelik ağır sanayi hamlesi yapıyorlar diye bize ambargo koymuşlardı. Nasıl oldu? İşte biz bu işlerin ustasıyız Allah’ın lüftuyla. 
İki ayın içerisinde 29 Ekim’den yılbaşına kadar 70 tane fabrikayı bitirdik, hizmete açtık. Ağır Sanayi Hamlesi 200 fabrikalık bir tesisti. 70 tanesini 2 ayda bitirdik. Borçla vergiyle zamla değil, kendi paramızla. Yaptıkda ne oldu. Tabi ırkçı emparyalizm durmaz. Güneş Motel oyununu oynadı. Ortağımız çürük çıktı. 12 kişiyi öbür partiye geçirdiler. Bakan yaptılar. Böylece Meclis’de çoğunluğumuz kalmadı.
Bu oyunlara çok alışkınız. Onlar nasıl ustalaşıyorsa Allah’ın lütfuyla bizde ustalaşıyoruz. Haber veriyorum şimdiden, bu sefer geldiğimiz zaman aynı oyunları yapamayacaksınız. Yapamayacaksınız aynı oyunları. Siz ustalaştığınız kadar bizde ustalaşıyoruz Allah’ın yardımıyla. Çünkü Allah bizimle beraber.
Ne söyledim ben şimdi size? Kıbrıs zaferinin ardından biz yıkılmış bir ekonomiyi ayağa kaldırdık Allah’ın lütfuyla. Clifford’un gelip seçimleri 5 ay öne almasıyla birlikte Hazine’deki her şeyin oraya buraya dağıtılmasına rağmen, üzerimizde ambargo olmasına rağmen yeniden iki ayda Türkiye’yi toparladık Allah’ın izniyle, 1977’de. Etti iki.
Sonra 1996’da iktidara geldiğimiz zaman Türkiye’nin hali bugünkünden farklı değildi. 54’üncü hükümet zamanında da Türkiye’yi üçüncü bir kez daha kurtardık. Ve efsane bir hükümet dönemi yaşandı.
Şimdi inşallah 23 Temmuz’dan itibaren dördüncü ustalığımız başlayacak. Tıpkı Mimar Sinan gibi. Mimar Sinan Üsküdar’daki camiyi çıraklığında yaptı. Kalfalığında Süleymaniye’yi yaptı. Selimiye’yi ustalığında yaptı. Şimdi 23 Temmuz’da ustalığa geliyoruz Allah’ın izniyle.
Şimdi kendi kendime soruyorum, “Bana bak.. Yaptık ettik deyip duruyorsun nedir şu yaptıkların Allah aşkına?” Uzun uzun anlatacak değilim. Size sadece ağır sanayi hamlemizde yaptıklarımızı birkaç cümleyle özetleyeceğim.
Biz Yeniden Büyük Türkiye’yi kurmak için ağır sanayi hamlesini başlattık. Türkiye’yi lider ülke yapmak için. Neymiş bu ağır sanayi hamlesi? Hiç yoktan, borç alarak değil, kendi paramızla, milli imkanlarımızla bu büyük tarihi hamleyi başardık.
Bakın Ağır Sanayi Hamlesi nedir? size levhalarla söyleyeyim:
Ağır Sanayi Hamlesi’nin 5 bölümü. Yani ağır sanayi hamlesi 5 bölümden teşekkül ediyor.
Birinci; Zaruri İhtiyaç maddelerini karşılayan büyük sanayi tesisleri.
13 Tane şeker fabrikası. Bir tane değil 13 tane.
18 çimento fabrikası. Kim konuşuyor Milli Görüş konuşuyor. Milli Görüş konuştu mu böyle konuşur.
12 tane gübre fabrikası.
6 tane kağıt fabrikası.
28 tane Sümerbank fabrikası. Bunlar 28 taneyi sattılar. Biz 28 taneyi yaptık.
2 tane nebati yağ fabrikası.
Et kombinası 27 tane. Ve filtresiz sigara 7 tane.
Ne yaptı bu ihtiyaç maddelerini karşılayacak fabrikalar; 113 tane yaptı.
Ağır sanayi deyince bunu gözden düşürmek için ağır kelimesini hantal diye tercüme etmeye kalkıyor ırkçı emperyalist.
Bana bak çocuk mu aldatıyorsun. Ne hantalı be. Hantal sensin be. Ağır sanayi demek fabrikalar yapan fabrika demek. Senin canına okumak demek. Sende makine almaya mecbur olmamak demek. Bağımsız olmak demek. Lider ülke olmak demek.
Nasıl lider ülke olacak mışız? Bak fabrika kuran fabrika olarak 7 tane demir çelik, 32 tane makine kimya’nın ağır makine fabrikası. Ne konuşuyorum ben? Ben merihten gelmişim. Tümosan motor ve makine sanayi 13 tane. Taksan 4 tane. Temsan 12 tane, Tüsaş 1 tane. Tersane 2 tane. Ziraat Makineleri sanayi 3 tane. Kaç tane yaptı bu makine fabrikası? 74 tane.
113 tane ihtiyaç karşılayan fabrika, 74 tanede makine fabrikası.
4 Tane de ağır harp sanayi fabrikası;
Tank fabrikası
Top fabrikası
Roket Fabrikası,
Harp gemisi fabrikası.
Neden bahsediyorum ben size; 74-78’de yürüttüğümüz ağır sanayi hamlesinden bahsediyorum.
Elektronik sanayi Testaş 2 tane. Telesan’ı kurduk.
Yaygın sanayi kuruluşları DESİAB’ı kurduk. Avrupa’daki işçilerimizin parası heba olmasın, devlet bankası olarak bunlar nemalandırılsın dedik. Fikri görüyor musun sen. O yolda yürümedikleri için insanlarımızın nasıl canı yandı gördünüz. Biz DESİAB’ı kurduk. İşçilerimizin paralarını devlet kontrolünde nemalandıralım diye.
Organize sanayi bölgesi 63 tane. Küçük sanayi sitesi 250 tane.
Büyük enerji tesisleri iki tane Atom Santrali. Neden? Atom santrali iki tane olursa ikincisi yüzde 50 daha ucuza mal oluyor da ondan. Hidroelektrik santralleri 17 tane. Termik santraller 7 tane. Rafineriler 3 tane toplam 29 tane.
Büyük madencilik tesisleri; 26 tane cevher çıkartma tesisi, 2 tane cevher zenginleştirme, bir tane izabe tesisi.
Büyük sulama tesisleri: 46 tane baraj. Bir grup sayıyoruz hepsini, her yıl 100 tane gölet. 1000 tane derin kuyu pompası.
Büyük ulaştırma tesisleri; Otoyol projeleri. Bölünmüş yol projeleri, hızlı tren, hava meydanı ve liman projeleri.
Ağır sanayi hamlesi aslında 629 tane büyük tesisi ihtiva ediyor. Bunların içerisinde fabrika kuran fabrika olarak adlandırdığımız bölüm, enerji ve madencilik tesisleri 200 tanedir. Onun için biz konuşurken sembolik olarak 200 büyük ağır sanayi tesisi diye kullanıyoruz.
Bunlar nedir biliyor musunuz? Şu ağır sanayi haritası Türkiye’yi görüyor musun? İşte bu Milli Görüş’ün Türkiye’sidir. Dikkatlerinizi çekerim. Türkiye’nin geri kalmış bölgeleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya bakın. Her tarafını nasıl fabrikalarda doldurmuşuz. Biz bu fabrikaları kurduk. 200 tane tesis budur. Bunların hepsini kurduk, şimdi bunlar geldiler, sattılar. Diyarbakır’ın üzerinden helikopterle geçiyorum. Kale’nin arkamsıda binlerce insan boş dolaşıyor. Şöyle bir düşünüyorum, yahu burası 1.5 milyon nüfuslu bir şehir oldu. Ne ile yaşayacak
 Bu insanlar? Kurduğumuz bütün fabrikaların hepsi yok edildi. Tarımda ekerse daha çok zarar ediyor. Siz çıkartıyorsunuz bunları dağa siz siz..Bir tane tesisimizi bırakmadınız.
Bu ne biliyor musun? O fabrikaların mallarını taşımak içinde böyle bir otoyol şebekesi lazım Türkiye’ye. Şu tabloda 8 bin kilometre otoyol var. Bu otoyollar için biz İtalyanlarla anlaşma yaptık. Ağrı sanayi içinde ayrıca 1 milyar dolarlık anlaşma yaptık. Bu otoyollar 15 senede yapılacak, maliyeti 15 senede bunun üzerindeki otellerin, lokantaların normal dünya fiyatından işletmesini yapmak suretiyle ödenecek. Bir kuruş ödemeyeceğiz biz. Böyle bir anlaşma yaptık. Ne zaman 1977’de. Bu 15 sene 1992’de bitti. 1992 yılına geldiğimiz zaman bütün bu otoyolların sahibi olmuş olacaktık. Paraları da ödenmiş olacaktı. Maalesef o zamanki ortaklarımız çeşitli bahaneler buldular, efendim bu Selamet Partisi’nin işine yarar, bunlar bunları yaparlarsa seçimlerde bunların önünde duramayız. Seçimden sonra bunları konuşalım gibi bir takım bahanelerle karşılaştık ve maalesef bu büyük kalkınma hamlesinden mahrum kaldık. Bu otoyollar çoktan yapılmış olacaktı. İşte bu tesisleri biz bir kuruş borç almadan bir kuruş vergi koymadan ve bir kuruş zam yapmadan bu tesisleri yaptık.
Nasıl yaptık? 1977 yılının bütçesine bakın, 244 milyar dolar tutar ağır sanayi hamlesi. 15 milyar dolardır bu 200 tesis. Bunu bir defa vereceksiniz, her sene 100 milyar dolarlık milli gelirinize 5 milyar dolar ilave edilecek. 15 milyar doları üç senede geri alıyorsunuz dikkat edin. Muazzam bir kalkınma hamlesi.
Geçen gün ismi lazım değil kıymetli bir gazeteci arkadaşımız Çin’e gitmiş. Çin deki bu büyük kalkınma hamlesini görmüş döner dönmez yana yakıla benden randevu istiyor. Buyur gel bakalım dedik. Dedi ki 20 gün Çin’i dolaştım, hep sizinle beraberdim.
Hayırdır inşallah. “Çünkü Çin de yapılan büyük kalkınmayı gördüm. Sizin ağır sanayide ne yapmak istediğinizi orda gözümle görerek anladım. Sizinle dolaşmamın sebebi buydu. Sizin söylediklerinizi Çin şimdi yaptı. Ve böylece dünyanın devi oluyor. Eğer siz 7 sene iktidarda kalıp bu ağır sanayi hamlesini tamamlamış olsaydınız, kim bilir biz bugün nasıl bir dev olacaktık. Bunu gazeteci arkadaşımız söylüyor. Kaldı ki 1977 yılından bugüne kadar 30 sene geçti. 7’şer seneden 30 seneni içerisinde 4’den fazla ağır sanayi hamlesi yapılırdı. 4 tane 200 tane tesisi düşünün 800 tesis yapar. 80 tane il olduğuna göre her ilinize 10 tane muazzam tesis kurmuşsunuz. Türkiye’yi bir düşünün. Bugün böyle bir Türkiye olacaktık. Demin söylediğim gibi yapanlar geliyor, takdiri ilahi arkadan bozanlar geliyor. Bir de bakıyorsun ki bozulmuş. Diyarbakır’daki bütün fabrikalar kapanmış şu anda.
Çok aziz ve Muhterem Kardeşlerim…
Şimdi birkaç cümleyle de 54’üncü hükümet döneminde ne yaptık? Önce, bir defa dört şey yaptık. İlk yaptığımız iş çökmüş olan ekonomiyi atılım haline getirdik. İkincisi yeni bir saadet dünyası kurmak üzere D-8’leri kurduk. Üçüncüsü manevi kalkınma hamlesi yaptık. Dördüncüsü Yeniden Büyük Türkiye projelerini hazırladık, tatbikata geçirecek noktaya getirdik.
Atılımı nasıl yaptık? Çökmüş bir Türkiye’yi teslim aldık ve hemen besmeleyi çektik. Herkese refah, milli ekonomi, rant ekonomisinden reel ekonomiye geçiş. Milli, güçlü, süratli, yaygın kalkınma. Üretim istihdam ve ihracat seferberliği programlarını uygulamaya koyduk. Böylece 50 milyar dolarlık bütçeye 6 ayda 35 milyar dolar ilave ettik. Bir kuruş zam yapmadan, borç almadan vergi koymadan. Neyle yaptınız bunu? Bak neyle yaptığımızı gösteriyorum, işaret ediyorum. Kalple yaptık. İnançla yaptık.
Nasıl oldu bu iş yahu? Önce bir defa havuz sistemini kurduk. Havuz sistemi neymiş? Devlet bütçesini üçer aylık dilimler halinde 10 bin devlet dairesine dağıtıyor. 1996 yılından bahsediyorum. Yılbaşında bütçeyi yapmış dağıtmış. 10 bin tane devlet kuruluşu devletin bütçesinden aldığı parayı götürmüş özel bankalara o günkü rakamla söylüyorum yüzde 40 faizle vermiş. Sonra o özel bankalar devletin kendi parasını devlete yüzde 150 faizle borç veriyor. Devlet yüzde 150 faizle borçlanıyor. Böyle teslim aldık biz devleti. Bugün nasıl her şey faize gidiyorsa o günde her şey faize gidiyordu. Biz bunları çok tecrübe ettik.
Ne yaptık, bir düdük çaldık, dedik ki Milli Görüş gelmiştir. Ne olacak? Milletin parası millete verilecek. Nasıl verilecek? 10 bin tane dairenin paraları özel bankada durmayacak devlet bankasında duracak. Getirin bakalım paralarınızı devlet bankasına. Niye ben kendi paramı yüzde 150 faizle alayım. Paraları getirdiler. Bir ay sürdü elektronik hazırlığımız. 10 bin devlet dairesinin her an parasını bir merkezden takip etmek büyük bir olaydır. Biz bir ay uzman arkadaşlarımız gece gündüz çalışarak bunu gerçekleştirdik. O günü hatırlıyorum; devlet bakanımız Fehim Adak beydi. Rakamlar geldi önümüze bir de baktık ki; uuuuu yahu Fehim biz ne kadar zenginmişiz yahu? Bu kadar parayı nasıl harcayacağız? İzmir’de TEDAŞ elektrik parası toplamış götürmüş özel bankaya koymuş düşük faizle. Elazığ’da karayolları bana para lazım diyor. Burada TEDAŞ’ın parası duruyor özel bankada, devlet gidiyor yüzde 40’la vermiş olduğu parayı yüzde 150 ile alıp Elazığ’a gönderiyor. Bu nasıl soygun yahu?
Ne olacak? Derhal havuz sisteminde toplanacak. Ve özel bankalara bunlar verilmeyecek.
Bunları konuşması kolay..Bak biz Trona tesislerini Beypazarı’nda açtık. Bor madenlerini değerlendirmek için. Arkadaşlarıma çok defa anlattım. Bu Trona tesislerini açarken, karşıdaki dağa çeşitli barutlar yerleştirilmiş, burada da elimizde manyeto var. Bu manyetoya basıyorum şu tepeden mavi dumanlar çıkıyor. Merasim yapıyoruz, açılış merasimi. Bu manyetoya basıyorum buradaki tepeden sarı dumanlar çıkıyor. Buna basıyorum kırmızı duman çıkıyor. Muhteşem bir manzara. 10 binlerce insan kendi Trona madenlerimizi kendimiz işleyerek 10 misli yüz misli daha yüksek fiyattan satacağız. Bak ben Havuz sistemini kurdum ya. Havuz sistemi bir takım rantiyecilerin işine gelmedi. Niye? Adam yüzde 40’la alıp yüzde 150 faizle verirken bu yağlı kazancı kaybetti. Bunun manası demin anlattığım olayla alakası ne? Ben manyeto’ya basıyordum ya, karşıdan duman çıkıyordu ya, işte ben başbakanken havuz sistemini kurduğum zaman manyetoya bastım, o manyetonun kablosu dolaşıyor ırkçı emperyalizmin üzerinden benim oturduğum sandalyenin altındaki bombayı patlatıyor onu anlatıyorum size. Bunları yapmak kolay iş değil. Bu inanç ister, inanç inanç… Ve tabii tecrübe ister. Böylece havuz sistemini kurunca ne oldu şimdi? Biz borç almadık, almayınca yıllık planda 24 milyar faiz ödenecekti, bizden önce 14 milyar ödenmiş, biz faiz ödemedik. 10 milyar dolar faizden kurtardık. 10 milyar dolar… Yaptığımızı konuşuyorum yapacağımızı değil. Sonra arkasından 10 milyar dolar kaynak paketleri. Neymiş bu kaynak paketi? Ziraat bankası umum müdürünü çağırdık, gel bakayım buraya. Sen 40 milyon köylüye hizmet eden bir kuruluşsun. Ne kadar rezervin var; 27 milyar dolar. Nerede duruyor bu paran? Efendim bize emir verdiler, Avrupalılar bizi zengin zannetsin diye Avrupa’da durmak üzere talimat var. Onun için dış ülkelere gönderdik. Yahu köylünün parasının dışarıda ne işi var, deli misiniz siz. Emir böyleydi efendim, gönderdik. Onlar ne yaptılar, İngiltere’de şubemiz vardı oraya gönderdik. Avrupa bankaları bu büyük meblağlara faiz vermiyor, üstelik koruma parası istiyor. Bir Türk bankası vardı o yüzde 5 vereyim dedi ona verdik. Sonra o Türk bankası ne yaptı? Yüzde 5 ile aldığı parayı getirdi yüzde 150 ile verdi. Devlet kendi parasını yüzde 5 ile veriyor yüzde 150 ile alıyor. Getirin derhal bu rezervlerin hepsini Türkiye’ye dedik. Bir sene muharebe ettik bürokrasiyle. Niye efendim her ne kadar biz 27 milyar dolar var demiştik ama şu kadarı şu sebepten dolayı bloke edilmiş. Şöyle deyin derhal kurtarın. Bunu kendileri yapmaları lazım gelirken, bürokrasisinin özelliği bu, siz kovalayacaksınız. Bir senede bu paraları getittirdik. Ve sonra tabi bu köylünün hizmetine kondu. Biz bu kaynak paketlerinden 13 milyar dolar para elde ettik. Halka hizmet etmek için.
KİT’ler hep zarar ediyor. Mahsus zarar ettiriliyor, yabancılara ucuza satılsın diye. Kar ettiren müdür oldu mu değiştiriliyor. Bunlar hep delilleriyle sabit olaylar. Biz ne yaptık? Her sene 5 milyar dolar zarar eden KİT’leri 2 milyar dolar kara geçirdik. 7 milyar dolarda oradan elde ettik. 10 milyar faizden 13 milyar kaynak paketlerinden, 7 milyar KİT’lerden…Onların zamanında zarar eden KİT’ler, bizim zamanımızda kara geçti. Neden? At sahibine göre kişniyor da onun için. Biz geldiğimiz zaman değişiyor. Şimdi bu 30 milyar doları aldık ne yaptık? Biz 28 Haziran günü işe başladık 1 temmuz günü memur katsayısının tayin günüdür. 2 günlük hükümetken besmeleyi çektik ne yaptık biliyorsunuz, Ya Allah dedik yüzde 50 zam ile başladık. Sonra bu kaynak paketlerinin paralarını toplayınca zaten çok zengin olduk, yılbaşında bir yüzde 30 daha verdik. Sonra yüzde 25 daha verdik. Böylece 100 alan memur 250 almaya başladı.
Sadece memura mı verdik biz? Bakın 182 dolar olan asgari ücreti 210 dolara çıkarttık bu yüzde 100 artış demektir, Türk lirası olarak. 53 milyon lira olan giydirilmiş ortalama aylık ücreti, 108 milyona çıkarttık. Yüzde 100 zam hep veriyoruz. Bundan başka işçi emeklilerinin maaşları yüzde 100 arttı. Bağkur emeklisi yüzde 300 arttırıldı. Memur emeklisi yüzde 216 arttırıldı. Fakir fukara fonunu faize veriyorlardı, fakir fukaraya verdik hepsinin duasını aldık. Tarım bakanlığı bütçesini yüzde 89 arttırdık. Tarımsal desteklemeye 38 trilyon ayrılmıştı, biz 65, sene sonunda da 95 trilyon verdik. Toprak mahsulleri ofisi köylüden 43 trilyonluk mal alıyordu 136 trilyona çıkarttık. Yüzde 312 arttırdık. Ne diyorum duyuyor musunuz? Üç mislini verdik. Üç mislini…
145 milyon dolarlık hububat alınırken, 330 milyon dolarlık hububat aldık. Şu tabloya bir bakar mısınız? Pancar yüzde 189 arttırılmış, buğday yüzde 282 arttırılmış, tütün yüzde 207 arttırılmış, kabuklu fındık yüzde 468 arttırılmış. Ne diyorum ben? Şimdi bunlara yüzde 5-10 arttır dediğin zaman ödleri patlıyor. IMF ağabeyleri müsaade etmiyor. Biz ne yapmışız, şurda yüzde 100’den aşağı bir artış var mı. Şu bereketi görmüyor musunuz?
Yaptıklarımızı anlatıyorum yaptıklarımızı…Yüzde 100’den aşağı zam yok ortada?
Tarıma KOBİ’lere, esnafa verdiklerimizin yanı sıra bak şimdi 1996’da işe başladık, yılbaşında 500 milyon dolar verilecekti KOBİ’lere biz yılsonunda 1 milyar dolarla bitirdik. Yüzde 100 arttırmışız esnafa verilen paraları.
Şimdi size 54’üncü Erbakan hükümeti’nin başarılarından bazılarını okuyorum. Bunları biz söylemiyoruz başkaları söylüyor.
Bir; rant ekonomisinden reel ekonomiye geçiş sağlandı.
Acı reçetelerle değil tatlı reçetelerle çözüm getirildi.
Vergi, zam, düşük ücret, iç ve dış borç kalmadı.
Özkaynaklarımıza dayalı olarak ülkenin ekonomik imkânları seferber edildi.
İsraflar ve yolsuzluklar önlendi ve meseleler böylece çözüldü.
Üç büyük başarı elde edildi. Ülke ekonomisi onarıldı. Halkın bütün katmanlarının refah seviyesi yükseltildi. Türkiye’nin yeniden büyük Türkiye hamlesi yapması sağlandı.
Şimdi size ben 25 Ocak 1997 tarihinde Akşam Gazetesi’nin manşetini okuyorum; “Yeniden Büyük Türkiye’ye doğru koşar adım”
25 Ocak 1997 Zaman gazetesi manşeti; “ekonomi de düze çıkıyoruz”
19 Ocak 1997 Türkiye gazetesinin manşeti, “Ekonomi de kara delikler kapanıyor”
24 Ocak 1997 milliyet; “Batı şimdi Hoca’ya daha farklı bakıyor”
Hımmmm…
26 Ocak 1997 sabah gazetesi; “Yeniden Büyük Türkiye Vizyonu”
4 Şubat 1997 Yeni Yüzyıl Gazetesi; “Refahyol Doğruyolda”
28 tarihli Milliyet gazetesi; “Erbakan Sessiz ve Derinden. Erbakan’ın ekonomide sağlayacağı kalıcılık bir bakıma Refah’ın kalıcılığı demektir”
Sabah Gazetesi; “Sayın Erbakan inandığı ve yapmak istediği projeleri büyük bir heyecanla ortaya koyuyor”
Dış Basın Ne Diyor:
Die Welt gazetesi; “Türkiye’ye duyulan güvensizlik giderek kayboluyor”
Frankfurter Allgemeine; “Türk ekonomisi Erbakan’ın politikasına güven duymaya başladı”
 De Presse; “Türkiye ekonomiyi güçlendiriyor”
 Türkiye’yi bugünkü halde devraldık, Allah bu bereketi verdi. Bunları yaptık, yaptıklarımızı konuşuyoruz. Sonucu size iki cümleyle özetleyeyim. Şu anda Türkiye’nin neresine gitsem bir yaşlı nine görüyorum. 80 yaşında, ‘Bana bak’ diyor..”Erbakan sen misin?” “Evet Benim”
“İlle elini öpeceğim”
“Hayırdır İnşallah Nineciğim?”
“Ben senin zamanında Bağkur emeklisi maaşı alırken, 80 lira zam aldım. Ondan sonra zam diye bir şey görmedim. Bugün ekmek yiyorsam o gün aldığım zamla yiyorum. Onun için ille elini öpeceğim”
Israr ediyor.
Bir Amca görüyorum; “Erbakan sen misin?”
“Evet Benim”
“Elini öpeceğim”
“Neden?”
“Çünkü senin zamanında ben muhasebeciyle kavga ettim. Dedim ki evladım benim maaşım bu kadar çok olamaz. Bir hata yapıyorsun. Sonra sana ödettirirler. Tekrar tekrar bak. Dedi ki amcacığım, Erbakan geldi bereket geldi. Biz tekrar tekrar baktık. Senin maaşın budur.”
Şimdi ben bunları konuşuyorum ya şu anda bir memurumuz 500 lira alıyor. 400 lira da kira ödüyor. Çoluğuna çocuğuna ekmek alamıyor. Memurun hali bu. Buradan sesleniyorum:
“Bak memur kardeşim. 23 Temmuz ne demek biliyor musun? Şimdi 500 lira alıyorsun ya, 23 Temmuz’da bin 500 lira alacaksın haberin olsun.
Nereden alacaksın? Allah bu bereketi verecek. Allah’a şükürler olsun bizde para çok. Nerden alacağımızı göstereceğim şimdi sana.
Şimdi bakın biz sadece halka bu paraları vermekle kalmadık, devleti tamir ettik. Devleti faizden kurtardık, bütçe açıklarını kurtardık. Dış ödemeler dengesini kurtardık.
Şimdi size bu konferansın bir nüktesi olarak şu şekli gösteriyorum. AKP ile Saadet Partisi arasındaki fark nedir?
Bunu anlatmak için size iki tane şekil gösteriyorum.
Bu şekil AKP’yi gösteriyor. Şu yukarıda bir üçgen var. En üstte ne diyor? Devir daim makinesini keşfedenler derneğinin rozeti. Geçen asırda devir daim makinesi keşfetmek modaydı. Herkes, ben devir daim makinesi buldum diye ortaya çıkıyordu. Bunlar o kadar çoğaldılar ki, dernek kurdular. Paris’te bir devir daim makinesi sergisi açıldı.
Hâlbuki termo dinamiğin ikinci kanuna göre, devir daim makinesi olmaz. Enerjiyi mutlaka bir kaynaktan alacaksınız. Enerjiyi siz yoktan var edemezsiniz. Onu, ancak Cenab-ı Allah yoktan var eder. Varı da yok edemezsiniz. Dolayısıyla mutlaka, bir kaynaktan enerji alacaksınız. Herhangi bir enerjiyi kullanabilmek için.
Hayır efendim, biz kaynaksız şekilde enerji üretiyoruz diyenler çoğaldı, çoğaldı, çoğaldı ve dernek kurdular. Ve derneklerine bir rozet yaptılar. O rozet, ne biliyor musunuz? Şu üçgen. Bu üçgenin üzerine, bir zincir konmuş. Şu aşağıda bir zincir var ya, o zinciri üçgenin üzerinden devam ettiriyorsunuz.
Şimdi bak, ey köy kahvesindeki kasketli beni iyi dinle.
Nasıl aldatılıyorsun bak. O zaman bu derneğin mensupları bunu yakalarında rozet olarak taşıyorlardı. Bir üçgen ve bir zincir. Devir daim makinesinin rozetidir bu. Niye? Bununla halkı aldatıyor.
Diyor ki, bak arkadaş; şu üçgenin şu kenarı uzun mu? Uzun.
Uzun kenarın üzerinde bir zincir yok mu? Öbür tarafta kısa zincir var. O uzun zincir, bu kısa zinciri çekecek. Çünkü uzun zincirin ağırlığı daha fazla. Bir kere sen bunu itersen, bu devamlı olarak döner diye adam aldatıyor. Bunun aldatmacası nerde? Bana bak, bu kenar uzun ama, buradaki zincirin ağırlığı olan G1’in zinciri çekme kuvveti olan F1, öbürünün ağırlığı olan daha küçük G2’nin o zinciri itme kuvveti olan F2’ye eşittir. Onun için buradan F1’le çekersen oradan F2’yle geri doğru çeker, zincir hareket etmez. Adam mı aldatıyorsun?
Şimdi ne yazıyor burada? 3 Kasım 2002. Irkçı emperyalizm, AKP’nin ipini şöyle bir itiverdi. AKP zannetti ki, bu hep böyle dönecek. Dönmez arkadaş, bu böyle gitmez.
Şimdi, bu AKP’nin rozeti. Adam aldatıyor, bu böyle gider diyor, gitmez. Devir daim makinesi olmaz. Senin, kaynağın yok. Senin, mayan yok. Sen, bunu üretemezsin. Senin rozetin bu. AKP, John Ahmet’in devir daim makinesi demek. Adam aldatıyor. Gitmez bu böyle. İşte gitmiyor, deniz bitti. Satacak bir şeyin kalmadı. Faiz, milli gelirden fazla oldu. İnsanlar aç. 2 milyon köylü köyünü terk etti.
Sen milleti mahvettin ya, mahvettin. O köyünden göçen insan, o küçücük yavrular, onlar bizim yavrularımız, bizim. Senin bu zulmüne tabi müsaade etmeyiz. Ben bu konferansı niye veriyorum? O köyden göçen yavrunun ızdırabını biliyorum da onun için. Senin elinden onları kurtaracağız, sen tecrübesizsin, bilgisizsin, sandalye hırsından oraya getirildin, oturdun, at yarışı spikerisin, hiçbir şeyden haberin yok, IMF ise kendi planını yürütüp, milleti mahvediyor.
Peki efendim sizin rozetiniz nedir? Bu da bizim rozetimiz. Vaad değil, bilmem KDV’yi şuraya indireceğim, petrolü buraya indireceğim değil, biz yaptıklarımızı konuşuyoruz. Bak bu neyi gösteriyor biliyor musun, alttaki seneleri görüyor musun. Ne olmuş da 97 senesinde bütçeye nazaran faiz bu kadar düşmüş. Çünkü oraya Milli Görüş gelmiş. Bak ondan önce faiz gittikçe artıyor, bir yerde faiz aşağıya doğru eğilmiş, çökmüş. Niye, Milli Görüş gelmiş de onun için. Bu neden bizim rozetimiz biliyor musunuz? Çünkü, şu çizgiyi görüyor musunuz, ben bu çizgiyi gördüğüm zaman 1976 yılında Muhammed Ali’yi İstanbul’a davetimizi hep hatırlıyorum. Kendisini davet ettik İstanbul’a. Hocasıyla birlikte beraber çıktı geldi. Sultanahmet Camii’nde Cuma namazı kıldık. Muazzam bir cemaat, içinizde onu hatırlayanlar vardır. Dışarıda otobüs bekliyor, halka hitap edeceğiz. Avluyu mavluyu herkes doldurmuş. Biz otobüsten hitap ederken, önde bulunup da bizi görmek ve dinlemek isteyen insanlar Cuma namazından sonra selam verir vermez hemen otobüsün önüne hücum ettiler, bir insan kalabalığı..
 Sultanahmet Meydanı o zaman bugünkü gibi değil, düz park gibi bir yer, otlar var- onların üzerinden otobüsün bulunduğu yere koştular. Koşarken otların bulunduğu yer çiğnenmesin diye eskiden konulmuş olan demirleri ezmişler. Şimdi işbirlikçi gazetelerden birisi -ismini vermeyi istemiyorum- ertesi gün Muhammed Ali ismini yazacak, yazamaz işine gelmez, çünkü Muhammed Ali dünya şampiyonu İslam boksörü, onun propagandasını niye yapsın. Bizim konuşmamızı yazacak, yazamaz. Çünkü bizimle kan uyuşmazlığı var. Ne yapacak. En büyük olay da olmuş, bir şey yazması lazım. Gitmiş ezilen o parkın demirini çekmiş, aynen bunun gibi, demirin resmini çekmiş, otobüsü göstermiyor, konuşmayı göstermiyor, Muhammed Ali’yi göstermiyor, bizleri göstermiyor, demiri gösteriyor, altına manşet atmış, ‘Dün buradan bir dünya şampiyonu geçti’ diyor. Konumuzla ilgisi ne? Soruyorum şimdi bu demir niye böyle ezilmiş? Çünkü 97’de bir dünya şampiyonu gelmiş ezmiş, ondan dolayı ezilmiş.
AKP’nin rozetini unutmayın Con Ahmet’in devir daim makinesi. Saadet Partisi, Milli Görüş’ün rozetini de unutmayın, faizin yok edilmesi. İşte rozetler bunlardır, işte farklar bunlardır, işte 23 Temmuz’da yeniden dünya şampiyonu geliyor, hadise budur.
Geliyor da ne olacak efendim? Haaa, şimdi yemeğin kaymağına geldik. Bak baştan haber veriyorum, 23 Temmuz’dan itibaren üç şey değişecek:
Bir, önce hedef değişecek. Bizim hedefimiz Avrupa kapısına bağlanan birisi olmak istemiyoruz. Ne olacak, yeni dünyanın öncüsü olacağız. Kölelikten, sefaletten, esirlikten, zilletten kurtulacağız. Niye, gerçekten saadet geldi de onun için.
İki, biz bu düzeni değiştireceğiz. Bak anayasanın ikinci maddesinde yedi tane şart koşulmuştur, devletin özelliği olarak, dört değil. Çünkü o madde iki paragraftır. Birinci paragrafta diyor ki, her şey adil olacak, sonra insan haklarına uygun olacak, sonra huzur ve barışın teminine yardım edecek. İkinci paragrafta ne diyor, demokratik, laik hukuk devleti olacak, sosyal bir devlet olacak. Yedi tane şart koşmuş. Birinci şart ne, her şey adil olacak. Nerede bu adalet ya? Şimdi ben bugün gidiyorum süpermarketten bir mal alıyorum, aldığım mala 300 lira ödüyorum, bunun 100 lirası faiz. Bankalar eliyle dolaşıp, ırkçı emperyalizme gidiyor, sen bunla kurşun al, yarın gel beni öldür diye. 100 lirası da haksız vergi. Bunu da devlet alıyor, yarısını götürüp ırkçı emperyalistlere veriyor. Ben buradan Suudi Arabistan’a uçakla gidemiyorum. Neden, çünkü havalalanından serbest bölgeye uçmak için IATA üyesi olmam lazım. IATA ırkçı emperyalizmin kuruluşu, paranın yüzde 9’unu ona vermem lazım. Gemiyle gitsem, Loyd üyesi olmaya mecburum, yüzde 9’unu ona vereceğim.
Amerikan’ın dışında 5 trilyon dolar var. Gelmiş kağıdı vermiş, petrolü elinden almış, 5 trilyon sömürmüş. Sonra bir daha gelmiş, sana yeşil dolar verdim ya, onu bana ver, sana bu sefer sarı kağıt vereceğim demiş. Ne bu, Amerikan tahvili, dolara endeksli tahvil. Sarı kağıt vermiş, 5 trilyon da o tahvil var, bir daha kullanmış, oldu 10 trilyon. Bu 5 trilyon şimdi gitmiş merkez bankasında toplanmış, merkez bankalarının rezervlerini almış 5 trilyon, onlara da bir beyaz kağıt vermiş. Şimdi Türkiye’nin 60 milyar dolar sözde rezervi var, bu merkez bankasının kasasında durmuyor. Rockfeller’in kasasında duruyor. Merkez bankası başkanının masasında ne var, senin şu kadar paran yatıyor diye beyaz bir kağıt var. Biz buna üç kağıt oyunu diyoruz. Yeşil kağıtla 5 trilyon, sarı kağıtla 5 trilyon, beyaz kağıtla 5 trilyon, 15 trilyon sömürülmüşsün. Dünyada 6 milyar insan 45 trilyon dolarlık mal alıyor. Bunun yarısı dünya siyonizmine gidiyor, 22,5 trilyon, demin söylediğim sebepten dolayı. Nerde ne alırsan al, oraya gidiyor. Bu nasıl dünya ya Hacca gideceksin, yüzde 9 ödeyeceksin. Şimdi bak üç kağıt oyununu bırak. Alışverişlerle ödenen 22,5 trilyonu da bırak, sadece 10 tane uluslar arası kuruluşla 7 trilyon sömürü yapıyor. Şu 7 trilyonun manası nedir biliyor musun? 6 milyar insanın her birisi her sene 1200 dolar ödüyor dünya siyonizmine. Bunun manası şu, şu anda dünyanın bir köyünde bir çocuk dünyaya geldi, bu çocuğa diyorlar ki, hoş geldin, yeni evini beğendin mi, beğendim, burada kalmak istiyor musun, istiyorum. İyi ama bu evin bir sahibi var, kim o, ırkçı emperyalizm. Bunun da kirası var. Senede 1200 dolar ödemezsen burada kalamazsın. Allah Allah Bu nasıl dünya yahu, bu nasıl dünya Şimdi bu işbirlikçilere sesleniyorum, sözde 16 tane parti seçime giriyor, hadi ordan be, hadi ordan, çocuk mu aldatıyorsunuz. Niye, çünkü Saadet Partisi’nin dışındaki hepiniz, 15’inizde işbirlikçisiniz, IMF’cisiniz, Amerikancısınız, İsrail’den yanasınız. Hiçbirinizin birbirinizden farkı yok. Siz bir tek partisiniz. Sizin içinizde biz bu faizci düzeni değiştireceğiz diyen var mı? Efendim KDV’yi yüzde 3’e indirecekmiş, IMF abin sana müsaade etmeyecek ki. Farzet ki indirdin, ağacın yaprağının tozunu temizledin, bu ağacın kökü çürük yahu, kökü, kökü… Saadet Partisi’nden başka kurtuluş yok.
Ne diyorum ben size önce hedef değişecek. Sonra anayasaya uyacak şekilde düzen değişecek. Nasıl düzen değişecek? Bu faizci düzen değişecek. Ben illa bu angaryaları ödemeye mecbur değilim. Herhangi bir üretim yaptığım zaman bu üretimin içine faiz karışmayacak. Şimdi ekmek alıyorum ya, bu ekmeğin traktörü faizle alınıyor, masrafa yazılıyor. Un fabrikası faizle kuruluyor masrafa yazılıyor, taşıdığı kamyon faizle alınıyor masrafa yazılıyor, fırın masrafı, hepsi masrafa yazılıyor. Sonra ekmeği alırken bunu ben ödüyorum. Üç misli pahalılaşıyor. Bunlar kalkacak arkadaş, bunlar haksız oyunlar. Irkçı emperyalizmin oyunları. Öbür taraftan devlet yanlış yerde vergi alıyor. Ben şirketi kuruyorum, benden vergi alıyor. Dur yahu bir şey üreteyim, kar edeyim de karımdan vereyim. Hayır üretme, az adamla çalış, IMF’nin emri böyle. Biz IMF’e çay içirip göndermeye geliyoruz.
Kimin için, köy kahvesindeki kasketli Ahmet için. Köy kahvesindeki kasketli Ahmet’in işçisi biziz. Onun hakkını alıp ona vermek için savaşan biziz. Onu gelmiş narkozlamış. Hani bu AKP varoşların partisiydi. Ne oldu bu varoştakiler öldü bitti. Sadece 4 tane dolar milyarderi 24’e çıktı. Bu sadece dolar milyarderlerine çalıştı. Adam mı aldatıyorsunuz, çocuk mu aldatıyorsunuz, hadi ordan. Hepiniz rantiyecisiniz, hepiniz rant ekonomicisiniz, hepiniz haksız kazançtan yanasınız, hepiniz fakir fukarayı ezen insanlarsınız. Sizden hayır gelmez. Bu ezen ezilen düzeninin değişmesi lazım. Mutlaka adil bir düzenin kurulması lazım. Yani bütün maliyetlerin içinden bu haksız faizler, bu haksız vergilerin çıkartılması lazım. Bunlar çıkartıldığı zaman ürettiğinin maliyeti üçte bire düşecek. Üçte bire düştüğü zaman ürettiğin malın maliyeti, sen aynı işletme sermayesi ile üç misli üretim yapacaksın, üç misli insan çalıştıracaksın ve senden ucuz hiç kimse mal yapamayacak. Ne söylüyorum duyuyor musun? Kimse seninle rekabet edemez. Bugünkü maliyetin üçte biriyle üretirsen kim senle rekabet edecek? Ne Çin’miş, ne Hint’miş, onların hepsinde faiz var. Hiçbirisi bu düzenle rekabet edemez. Ne diyorum ben, hedef değişecek, düzen değişecek ve bunun yanında aynı zamanda da ekonomide zihniyet değişecek. Ne zihniyeti değişecek? Rant ekonomisinin yerine reel ekonomi gelecek, havadan kazanç yerine, sömürme yerine, alın teri gelecek.
Bu sebepten dolayıdır ki işte şimdi 23 Temmuz tarihi büyük bir insanlık devrimi tarihidir. Çünkü Saadet Partisi iktidara geliyor. Bakınız size şurada hedef nasıl değişecek gösteriyorum. Biz biliyorsunuz geçen sefer geldiğimiz zaman D-8’leri kurduk. Şimdi D-60’ları, D-160’ları ertesinde kuracağız, yeni bir dünya düzeni kuracağız, Yeni Birleşmiş Milletler. Yeni siyasi irade, teknolojik işbirliği teşkilatı, yeni para birimi, ekonomik işbirliği, yeni bir banka, dünya bankası ama bunun gibi faizci değil. Yeni bir IMF, fakirleri doyurmak için, soymak için değil. Bundan başka kültür işbirliği, ifsadı körüklemek için değil, ıslah için. Şuurlandırma ve aynı zamanda da tanıtma teşkilatı olacak, kadın ve aileyi korumak için. Dünya teşkilatları olacak bütün insanlığın saadeti için. Teknolojide öne geçeceğimiz için 2’nci Yalta’yı yapacağız, hakkınıza razı olun, oturun oturduğunuz yerde diyeceğiz, ecdadımız gibi yeni bir dünya kuracağız. 23 Temmuz işte budur.
Şimdi 23 Temmuz sabahından itibaren yapacaklarımızı kısa birer cümle ile özetliyorum.
1-   Erbakan hükümeti zamanında başladıklarımızı bıraktığımız yerden alıp devam edeceğiz.
2-   Ekonomik kalkınma, herkese refah, milli, güçlü, süratli, yaygın kalkınma, dengesizliklerin giderilmesi, yeniden büyük Türkiye’nin kurulması.
3-   Ekonomi yönetiminin IMF’den alınarak milli iradeye devri. Ekonomik yıkımı durdurarak, ekonomik kalkınma hareketinin başlatılması ve bunun için de şu tablodaki reçete uygulanacak:
Ekonomik kurtuluş reçetesi:
1-   Başaracağına inanarak, aşk ve azimle işe başlamak. Bu ancak iman ister, Saadet Partisi’nin işidir.
2-   Milli heyecan. Saadet Partisi’nin işidir.
3-   Hedefin heyecanını taşıyan bilgili ve gayretli kadro. Başaracağına inanan, bilgi, plan, program, kadro, takip, intaç. Sistemin disiplinle yürütülmesi. Dünya olimpiyatlarının 5 tane halkası vardır. Bizim 6 tane halkamız var, biz onlardan da üstünüz. Nedir o 6 tane halka. Önce inanacaksın. Sonra bilgi sahibi olacaksın. Sonra planlı olacak, sonra kadron olacak, takip olacak ve intaç olacak. Böylece bu altın zinciri uygulamak suretiyle, bu disiplinle olaylar sonuca eriştirilecek. Başarının anahtarı burada yatmaktadır. Reel ekonomi benimsenecek. Kendi gücümüzle kalkınacağız. Üretim, ihracat, istihdam seferberliği başlatacağız. Üretim akıllı ve engelsiz, ucuz, yüksek kaliteli olacak. Bölüşümde herkes hakkını alacak, adil bir düzene geçilmek suretiyle. Ülke bütünüyle kalkınacak, tüm gelir gruplarına dengeli refah sağlanacak. Tasarruflar teşvik edilecek, her türlü israf ortadan kaldırılacak, verimlilik, toplam kalite arttırılacak.
Rant ekonomisi… Bunlar ne yapıyor. 22 numaralı slaytta bunların ne yaptıklarını görüyoruz. Rant ekonomisi ne demek, hortumlar onarılsın, pompalar kurulsun. Borç, faiz, zam, vergi, düşük ücret ve düşük taban fiyatı. Devlet yüksek faizle sürekli borçlansın; iç borç, dış borç, bütçe açığı, dinazorlar büyüsün.
Böylece para yatırıma, hizmetlere, gelir gruplarına değil faize gitsin. Krediler rantiyeye verilsin. Pompalar çalışsın, kısır döngüler sürsün. Üretimi ancak büyük sermaye yapabilsin, onlara kolaylık olsun, diğerlerine engel. Bölüşümde en büyük pay rantiyenin olsun. Kamu ihaleleri aşırı fiyatla rantiyeye verilsin. Özelleştirme adı altında milletin bütün imkanları rantiyeciye kanalize edilsin. Bankalar yalnız rantiyenin olsun. Faiz oranları, enflasyon ve döviz kurları rantiyenin işine gelecek şekilde ayarlansın. Onların esasları budur.
 
Biz reel ekonomiye geçtiğimiz zaman ne yapacağız? Başaracağına inanarak işe başlamak, kendi gücüyle kalkınmak, üretim, istihdam, ihracat seferberliği, üretimin engelsiz, ucuz ve yüksek kaliteli olması, adil düzen sayesinde, bölüşümde herkesin hakkını alması, ülkenin bütünüyle kalkınması, bütün gelir gruplarına dengeli refahın sağlanması, herkese refah verilecek.
Diğer bir ifadeyle bizim yapacağımız uygulama onlarınkinin tersi olacak. Onların ki neydi, görüyorsunuz, demin size gösterdim. Millet, dört koldan soyulacak, rantiye havuzunda toplanacak, rantiyeciler arasında taksim edilecek. Biz ne yapacağız, biz ise Allah’ın verdiği nimetleri, milli kaynakları üretim, istihdam ve ihracatla servete çevireceğiz, bir yandan adil düzenle, bir yandan teşvikle, bir yandan yardımla bir yandan da verimliliği ve kaliteyi arttırmak suretiyle insanlarımızı zengin edeceğiz. Aramızdaki fark budur. Bunların ikisini yan yana koyacak olursak işte aradaki büyük fark budur. Görüyorsunuz sol taraftakiler, 15 tane partinin hepsi. Saadet Partisi’nin dışındakilerin hepsi tek bir parti. Hepsi aynı modele göre çalışıyor. Bir tek Saadet partisi halk için çalışıyor.
Öbür şekle geçelim. Efendim siz ne yapacaksınız da halkı zengin edeceksiniz. Çok kolay. Bak ey kahvede oturan kasketli Ahmet, sen 3 Kasım’da ne yaptın biliyor musun, şurada 1 yazıyor ya, sen halksın, sırtına hortumu bağladın. Oyunla AKP’nin eline verdin. O da getirdi hortumu rantiyenin cebine akıttı. Senin yaptığın iş budur. Şimdi ne yapacaksın. 5 sene sonra akıllandın şimdi sırtından o hortumu sökecek Saadet Partisi, Allah’ın verdiği zenginliklere bağlayacak, alacak senin cebine getirip akıtacak. Bu nimetler var, ama yanlış yere akıyor. Rantiyenin cebine akıyor, sen fakir kalıyorsun. Sebep kim, sensin. Verdiğin oy. Sen oyunla, ben aç kalmak istiyorum diyorsun. Cenabı Allah da ‘Öyle mi ya kulum, al öyleyse açlığı vereyim’ diyor. Kendi elinle aç kalıyorsun, oy verirken nereye oy verdiğinin farkında değilsin ki.
Öbür şekle geçelim. Bak aradaki fark bu. Sen 3 Kasım’da kendi sırtına hortumları bağladın, AKP’nin eline verdin oyunla, o da götürdü rantiyecinin cebine akıttı. Şimdi 22 Temmuz’da ne yapacaksın, senin sırtından hortumlar sökülecek, hortumlar Allah’ın verdiği nimetlere bağlanacak, Saadet Partisi vasıtasıyla bütün imkanlar senin cebine akıtılacak.
Bak aramızdaki fark bu.
Sen 3 Kasım’da hortumları kendi sırtına bağladın, AKP’nin eline verdin ucunu. O da götürüp, rantiyenin cebine akıttı.
Şimdi 22 Temmuz’da ne yapacaksın?
Senin sırtından, bu hortumlar sökülecek. Hortumlar, Allah’ın verdiği nimetlere bağlanacak. Saadet Partisi vasıtasıyla, bütün imkânlar senin cebine akıtılacak. 
Sen deli misin yahu? Soyulmak mı istiyorsun, yok olmak mı istiyorsun? Güçlenmek mi istiyorsun? Ne zaman aklın başına gelecek? Neyin ne olduğunu ne zaman anlayacaksın? 
IMF’nin soygun düzeni değiştirilecek.
 Size geçen konferansta anlattım. AKP’nin yaptığı iş, eve girişler arttı diyor. Sıcak döviz giriyor, ithalat giriyor, seni soyuyor. AKP asansörü ile rantiyeye gidiyor. Oradan da Siyonizme gidiyor. Orta yerdeki halk, sen bir şey almıyorsun.
Hâlbuki oyunu eğer Saadet Partisi’ne verirsen, nimetler evin içine zenginlik olarak girecek. Saadet asansörü parayı sana dağıtacak, ey kasketli adam. Rantiyeye de 1 YTL verilecek.
Şimdi bak hesap veriyorum.
Efendim, halkı nasıl zengin edeceksiniz?
Hiç bunu bize sormayın. Kaynağı nerden bulacaksınız demeyin. Çünkü bu kaynağı kaç kez bulduk?
Biz Adil Düzeni kurup, milli geliri muazzam miktarda artıracağız. Çünkü her şey üçte bir fiyatına mal olacak. İhracat artacak, istihdam artacak, milli gelir artacak. Bunları bir kenara bırakıyorum. Yolsuzluk, molsuzluk gidecek.
Bunları da bir kenara bırakıyorum. Sadece şu AKP’nin dışarı gönderdiği 200 milyar dolar varya, biz tıpkı bu havuz sisteminde olduğu gibi bu 200 milyar doları dışarıya göndermeyeceğiz. 5 senelik bir dönemde tam 1 trilyon yapar.
Göndermeyeceğiz de, ne yapacağız?
Şimdi bak okuyorum. Bu 1 trilyonla ne yapacağız işte:
Devletin bütün iç ve dış borcunu ödeyeceğiz. Çünkü devletin iç ve dış borcu 500 milyar dolar. Herkese yoksulluk sınırının çok üzerinde maaş vereceğiz. Herkese sağlık sigortası yapacağız. Adalet sisteminin bütün ihtiyacını karşılayacağız. Herkese eğitim. Her çocuk istediği üniversitede istediği fakültede okuyacak. Deme yahu. Evet diyorum. “Bunun için 200 tane daha üniversite kurman lazım” Kuracağım, var mı bir diyeceğin? 200 üniversite ne tutar? Biz hep yüzde 100 artırarak gelmiyor muyuz? Bizim karnemize, sicilimize, mazimize baksana. Her şeyi biz yüzde 100 artırmışız. Senin 100 tane üniversiten varsa, biz 300 tane kuracağız. Var mı bir diyeceğin? Çocuk okumak istiyor, niye okumasın? Bu parayı alıp, ırkçı emperyalizme verip, “Git misket bombası al, yarın gel beni işgal et” diyeceğime, çocuğumu okutsam daha akıllı iş yapmam mı?
Her köye asfalt yol yapacağız. Avrupa’da olduğu gibi.
Türkiye’nin her önemli yerine otoban yapacağız. Bak, sadece fikir versin diye söylüyorum.
22 tane GAP yapacağız, 35 tane Telekom, 40 tane TÜPRAŞ, 80 tane ERDEMİR, mükemmel bir savunma sanayi. İçinde neler var söylemem
Her eve her ay 2 bin dolarlık ek kaynak. 6 milyon işsize iş.
İşte 1 trilyon dolarla, bunların hepsi yapılır. Bunu götürüp dışarıya veriyorsun. Kendin burada inim inim ağlıyorsun. Niye? AKP’ye oy verdin de onun için. 50 sene oldu. Bu işbirlikçelere oy verdiğin zaman sonunda bunun olacağını bilmiyor musun? Bunlar senin düşmanınla işbirliği yapıyor. Onun için seni soyuyor. Seni yok etmeye çalışıyor. Deli misin sen yahu? Deli misin, deli misin?
22 Temmuz’da bu sözüm kulağında çınlasın.
Yeniden Büyük Türkiye, projelerini yeniden inşa edeceğiz. Bu projelerin teferruatına girmeyeceğim. Sadece size şekillerle, resimlerle gösteriyorum.
Bak Türkiye ne olacak?
Burada döşeyeceğimiz, doğalgaz ve petrol boru hatlarını görüyorsunuz. Burada yapacağımız hidrolik santralleri görüyorsunuz. Burada yapacağımız termik santralleri görüyorsunuz. Burada yapacağımız nükleer santralleri görüyorsunuz. Burada planlanan yeni otoyolları görüyorsunuz. Burada bölünmüş yolları görüyorsunuz. Ve bir de, yüksek standartlı Tiran-Bakü otoyolu yapılacak. Dünyanın en mükemmel otoyolu olacak. Neden? Balkanlarda bizimdir tarihimizdir ondan dolayı, Kafkaslar da bizimdir. Biz Tiran’dan Bakü’ye kadar bu otoyolu yapacağız. Bu Bağdat demiryolu demektir.
Milli Görüş geliyor, oyuncak değil bu. Dünya değişiyor. Bak, boğazın içerisinde tünel. Üstünden üçüncü köprü. İzmit Körfezi ve Çanakkale köprüsü. Bunlar yapılacak. Sonra hızlı tren yapılacak. Gerçekten hızlı tren. Öyle adam öldüren tren değil.
Sonra yeni havalimanları, uluslar arası serbest bölgeler.
Sen Milli Görüş’ün ne olduğunu bilsen, 22 Temmuz’a kadar uyuyamazsın.
Neden? Çünkü bak. Şurada bir İskenderun görüyorsun ya. Bu İskenderun’daki serbest bölge demek, Singapur demektir. Singapur’a günde 200 tane gemi giriyor, 200 tane gemi çıkıyor. Bunların girmesi ve çıkması elektronik ortamda takip ediliyor. Bu gemilerin hepsi, konteynır getiriyor. Ben gittim, gördüm gözümle. Sevk idare merkezini de Singapur Başbakanı ile gezdim. 200 geminin getirmiş olduğu konteynırlardaki şu kasa nereye gidecek? Ben bunu gümrükte nereye koyacağım? Bu bir problem. Bunu bilgisayar çözüyor. Bu kasayı alıyor, nereye konmasını icap ettiğin hesaplıyor, oraya götürüp koyuyor. Bir dahaki sefer onu arayıp bulmak için bütün dağı yıkıp bulmak zorunda kalmayasın diye. Öyle bir liman.
Bu liman, nasıl bu hale gelmiş? 200 giriş, 200 çıkış. Koskocaman muazzam bir şehir. Hep konteynırlarla dolmuş. Bu neresidir? Güneydoğu Asya’dır. Güneydoğu Asya neresi? Dünyanın bir ucu. Adam bunu dünyanın öbür ucunda yapmış.
İskenderun, neresi? Asya, Avrupa ve Afrika’nın merkezi. Sen bunu yaptığında, orada 200 gemi geliyorsa, buraya 1000 gemi gelecek, 1000 gemi çıkacak. Niye? Milli Görüş geldi, Saadet Partisi geldi de onun için.
Van canına yahu. Ben size anlatırken bile şaşıyorum. Şu küçücük oyun içinde neler varmış, neler, neler. Bir oy vermek ne demekmiş?
Bir kere daha bunları hatırladığım için gerçekten hayret ediyorum. Hepsi bu oyun içinde. Sen bunu götürüp heba edersen, tabi ağlarsın. Bunu yerinde kullanırsan, elbette Sultan Fatih olursun.
Bundan başka da, Anadolu’nun içerisinde birçok serbest bölgeler olacak. Bu serbest bölgelere, Diyarbakır ve Trabzon’un da ilave edilmesi lazım. Diğer yandan organize sanayi bölgeleri yapılacak.
Şimdi bunların hepsini anlattıktan sonra, teferruata girmeyeceğim. Beklediğiniz her türlü hizmet gerçekleştirilecektir.
En önemli yapacağımız şey ise, devlet yapısında gerçekleştireceğimiz değişiklik. Nasıl IMF devlet içinde devlet kurmuşsa, biz de tam tersini yapacağız. Her şeyi milli iradeye vereceğiz. Şimdi bizim bildiğiniz gibi, yüksek güvenlik kurulumuz var. Bu kurum, ülkenin güvenliği için çalışıyor. Ülkenin güvenliği için çalışıyoruz ama her şeyimiz düşmanımıza gidiyor. Bu nasıl güvenlik yahu?
Ne olacak?
Milli Bağımsızlık Kurulu kuracağız. Ben neden mal alırken üçte birini düşmanıma ödeyeyim? Bunun çaresi nedir? Sen mal alırken üçte birini düşmanına verirsen güvenliğini ne ile temin edeceksin? Bizim yaptığımız Nasreddin Hoca’nın türbesine benziyor. Bir kilit var, üç duvar yok. Irkçı emperyalizm, istediği gibi fıldır fıldır giriyor. İstediğini yapıyor, istediğini yürütüyor. Senin bunları engelleyecek halin yok. Onun için:
1- Bağımsızlık ve Ekonomik Sömürünün Önlenmesi Yüksek Kurulu. 
2- Yüksek Teknoloji Geliştirme Kurulu. Teknoloji çok mühim. Bizim teknolojide dünyanın en önüne geçmemiz lazım. Bunun içinde en yüksek seviyede takip etmemiz lazım.
3- Adil Ekonomik Düzene Geçiş Yüksek Kurulu. Bu kurulda, bütün Türkiye’de en ucuz üretimin meydana gelmesi için alınması gereken tedbirleri yetki ile takip edecek. Ve böylece Türkiye’miz hakikaten, lider ülke haline gelecek.
Şimdi size, bir kere daha 1 trilyon dolarla yapılacaklarımızı hatırlatıyorum ki, Adil Düzene geçmekle elde edeceğimiz büyük gelir artışı bir yana, verimlilik artışı bir yana, sadece ırkçı emparyalizme vereceğimiz parayı vermeyeceğimiz için biz çok zengin olacağımızdan dolayı görüyorsunuz , 5 yılda 1 trilyon dolar öbür partilere nazaran farkımız var.
Bunları onlara vermeyeceğiz. Kendi halkımıza vereceğiz.
Yeniden Büyük Türkiye’yi, Yeni Bir Dünyayı kuracağız.
Görüyorsunuz ki, biz çok zenginiz, Elhamdülillah.
Şimdi sözlerimi iki kelime ile kapatıyorum.
Ey aziz milletimizin kıymetli evladı.
Birincisi, 22 Temmuz’da kireç suyu içmeyeceksin, süt içeceksin süt.
İkincisi, Saadet Partisi’ne oy verdiğin zaman 23 Temmuz senin en büyük bayramın olacak. Hepinize, televizyonları başında bizi dinleyen bütün kardeşlerimize gösterdiğiniz sabırdan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum.
Cenabı Allah’tan 22 Temmuz’un Yeni Bir Dünya’nın başlangıcı olmasını diliyorum.
Allah’a emanet olun. 22 Temmuz bayramınız kutlu olsun.
Zafer inananlarındır ve zafer yakındır.
Esselamüaleyküm.

Erbakan : İŞBİRLİKÇİLER ve AKP nin EKONOMiK YIKIMI

Es-selamu Aleyküm
İstanbullu kardeşlerim olarak hepinizi muhabbetle selamlıyorum, sevgiyle kucaklayıp, bağrıma basıyorum. Sözlerime başlarken bu konferansı tertipleyen ESAM’ın kıymetli yönetici ve mensuplarına huzurlarınızda teşekkürlerimi sunuyorum. Bu akşamki konferansımıza teşrif etmiş İstanbullu kardeşlerim olarak, İstanbul’un bu en büyük salonunu doldurarak gösterdiğiniz şu muhteşem heyecanınızı içimde duyarak hepinizi ayrı ayrı bir kere daha selamlayarak teşekkürlerimi sunuyorum. Salonumuza teşrif etmiş hanım kardeşlerimize hassaten teşekkürlerimi sunuyorum ve bilhassa TV5’e huzurlarınızda ayrıca teşekkürlerimi sunuyorum. Televizyonları başında bizi takip eden milletimizi de kucaklayıp bağrıma basıyorum. Allah hepinizden razı olsun.
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim, bu tarihi konferansımıza başlarken, sözlerime dört tane dua ile başlıyorum.
Birinci duam bu konferansımızın, aziz milletimizin ve bütün insanlığın kurtuluşuna vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. İkinci duam; böyle tarihi bir dönüm noktasında bizleri dinleyen bütün kardeşlerimizin, bu milletin inanan insanlarının hepsinin üzerlerine düşen görevlerini yüz akıyla yapmalarını ve bu günlerde yapılacak seçim çalışmalarının hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum. Üçüncü duam 22 Temmuz’un Saadet Partisi’nin, Milli Görüş’ün en büyük zaferiyle sonuçlanmasını, böylece milletimizin, vatanımızın bütünlüğünün korunmasını, Saadet dünyasına ulaşmamızı, Yeni Bir Dünyanın kurulmasına 22 Temmuz’un bir başlangıç günü olmasını, bir bayram günü olmasını niyaz ediyorum. Ve yine Cenab-ı Hakk’a niyaz ediyorum ki, bizleri dinleyen kardeşlerimize ve 75 milyon vatan evladının hepsine Cenab-ı Allah, Hakk’ı Hakk olarak bilmek, batılı batıl olarak bilmek, Hakk’ı tutmak ve batılı kaçırmak, batılı önlemek nasip buyursun inşaallah.  
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim, sözlerime başlarken önce çok değerli takdimci kardeşimizin ifade buyurduğu gibi, 22 Temmuz seçimleri münasebetiyle neden dört tane tarihi konferans düzenlemeye karar verdik, bunu kısaca açıklamak istiyorum. Bunun gereği, 22 Temmuz seçimlerinin öneminden ileri geliyor. Hepinizin takdir buyurduğu gibi 22 Temmuz seçimleri rast gele seçimlerden bir tanesi değildir. Bizi daha iyi mi, daha kötü mü idare edecek bir yönetimi seçmek değildir. Var mı olacağız, yok mu olacağız, buna karar verme seçimidir. Bu sebepten dolayıdır ki 22 Temmuz seçimleri diğer seçimlerle kıyaslanmayacak kadar önemlidir.
Bu seçimlerin önemi nereden ileri geliyor? Neden var mı olacağız, yok mu olacağız? Neden bu seçimler Çanakkale savaşlarından daha önemlidir? Bunu birkaç cümle ile açıklamak istiyorum ki bu konferanslarımızı neden tertiplediğimiz iyice anlaşılsın. Çünkü bildiğiniz gibi Cenab-ı Allah bu kâinatı hak ve batılın mücadelesi üzerine yaratmıştır. Niçin böyle yaratmış? Çünkü Kemal sıfatıyla muttasıf. Mükemmel, bizim düşündüğümüzden çok daha mükemmel bir kâinat yaratmış. Cenab-ı Allah bizim iyilik yapmamızı istemiyor mu? İstiyor. Her şeye Kadir değil mi? Niçin bizim kötülük yapmamıza müsaade ediyor? Niçin biz hep en iyi yapan insanlar olarak karar kılmamışız? Çünkü hep iyi, en iyi yapan birer robot olarak yaratılsaydık sevap kazanmamıza vesile olmazdı. Bizim düşündüğümüzden çok mükemmel bir kâinat yarattığı için bize doğruyla yanlışı, iyiyle kötüyü, güzelle çirkini, zulümle adaleti ayırma kabiliyeti vermiş. Bizi eşref-i mahlûkat olarak yaratmış. Böylece biz diğer canlılardan üstün olarak yaratılmışız. Ayrıca sizi meleklerden de üstün olarak yaratmış, neyle; irade-i cüz’iye ile.
Ey kulum ben sana doğru ile yanlışı ayırma kabiliyetini veriyorum. Doğru ile yanlışı ayırdıktan sonra seni serbest bırakıyorum. İstersen doğruya hizmet edersin, bütün insanların saadeti için, istersen insanlara zulüm için yanlışa hizmet edersin. Kendi iradenle doğruya hizmet edecek olursan, o takdirde sevap kazanma vesilesi olur. Şeref ve izzetinle sevap kazınırsın. Sana bu şerefi bahşetmek için sana iradeyi cüziye vermişim, böylece seni meleklerden üstün yaratmışım. Bütün dünya ülkelerinde mareşallik rütbesi, meydan muharebesi kazanan kişilere veriliyor. Yani savaşacaksınız, kazanacaksınız, öyle mareşallik rütbesini kazanacaksınız. Kul olarak biz de sevap kazanabilmek için, mutlaka Hak ve Batıl mücadelesi ile karşı karşıya olacağız, Hakk’ı tutacağız, Batılı men edeceğiz, böylece şerefimizle sevap kazanıp Allahın rızasına ulaşmak suretiyle, inşallah büyük bir mükâfata nail olacağız.
İşte bu nedenden dolayı Adem (AS)’dan bu yana Hak ve Batıl mücadelesi var olmuş, kıyamete kadar da var olacaktır. Hak, Âdem (AS)’den beri atalarımızın tuttuğu yoldur, buna Milli Görüş denir. Batıla gelince, hadisi şerifte, ‘küfür tek bir millettir’ buyrulmuştur. Bunun manası, küfür bir merkezden yönetiliyor demektir. Siz bunların başka başka soylardan geldiklerine, haritada başka başka renklere boyandıklarına bakmayın. Bunlar bir merkezden yönetilir. Bunları yönetenler, ırkçı emperyalizmdir.
Doğru teşhis koymadan doğru tedavi olmaz. Biz öyle bir milletin evlatlarıyız ki, Asr-ı Saadette dünyaya güneş gelmiş,  hâkim olmuşuz. Hulefa-i Raşidin döneminde hâkim olmuşuz. Emeviler döneminde, Abbasiler döneminde, Selçuklular döneminde, Osmanlılar döneminde 11 asır boyunca bütün insanlığın saadeti için dünyada adil bir düzen kurmuş bir milletin evlatlarıyız.
Ama takdiri ilahidir ki son üç asırdan beri maddi güç ırkçı emperyalizmin eline geçmiş bulunuyor ve dünya saadet dünyası olmak yerine, bir fesad dünyası haline dönmüş bulunuyor. O milletin evlatları olarak şimdi bize düşen vazife, yeniden saadet dünyasını kurmaktır. Bu çalışma ve gayretleri bu maksat için yapıyoruz. Bunu kurmak için de bunu engellemek isteyen ırkçı emperyalizme karşı, şuurlu olmaya, bunun aldatmalarına karşı uyanık olmaya, onun oyunlarına gelmemeye mecburuz. İşte bu yüzden, ırkçı emperyalizm bizi kendisine köle yapmak için nasıl aldatıyor, nasıl bizi oynatıyor, nasıl kendi hedefine varmak için kullanıyor, bunları bilelim. Bu tuzaklara düşmeyelim, ecdadımızın yolunda yürüyelim, yeniden yeryüzünde bir saadet dünyasını kuralım. Bunun için ırkçı emperyalizmi tanımamız lazım.
Bunlar 5 bin 500 seneden beri kendi inançlarına göre, “biz dünyanın efendisiyiz diyor. Cenabı hak bizi insan olarak yarattı, diğer ırklar bize hizmet için yaratılmıştır“ diyorlar. Öte yandan aynı inançla, “diğer ırklar önce maymun olarak yaratıldılar, sonra insan oldular; çünkü bize hizmetkâr olarak yaratılmışlardır, biz üstün ırkız” diyorlar.
İnançlarının amentüleri 4 maddedir. Bu inançlarını Tevrat’a ve İncil’e de yazmışlar, ama aslını Kabala’dan almışlardır. Kabala, 5 bin 765 sene önce Mısır’da yazılmış bir sihir kitabıdır. Asıl inançları bu kitaptan kök alıyor. Cenabı Hakk’ın, Musa (AS)a gönderdiği Tevrat’ı bunlar değiştirmişler, içerisine Kabala’yı koymuşlardır. Temelleri de 4 maddeye dayanıyor. 1) Biz üstün ırkız, 2) Bu gerçek nazariyatta kalmayacak, fiilen tahakkuk edecek, 3) bunun tahakkuk etmesi için bizim üç görevi yerine getirmemiz lazım. Bunlar; Fırat ve Dicle arasında bulunan alanın hepsinde Büyük İsrail’i kurmak için, önce yeryüzünün farklı yerlerinde sürgüne gitmiş olan Beni İsrail’in mensuplarını Filistin’de toplayacağız. Sonra Büyük İsrail’i kuracağım. Bunun emniyetini sağlayacağım. daha sonra da bunun emniyeti için Fas’tan Endonezya’ya kadar 28 ülkenin yöneticisi elimizde olacak. Ve Türkiye’de Selçuklu ve Osmanlı gibi haçlıları püskürtmüş olan bir devlet gibi bir devlet olmayacak. 4- süleyman mabedini yeniden yapacağım.
Ne söylüyorum duyuyor musun? Bir inanışı size anlatıyorum. Böyle inanıyor. Ben dünyanın efendisiyim, tekrar hâkim olacağım, hâkim olmak için Süleyman mabedini yeniden yapacağım diyor. Az önce zikrettiğim üç şeyi yaptığında “yeryüzüne bizim Mesihimizin gelmesi için şartları hazırlamış olacağım” şeklinde inanıyor. Bunları yaptıklarında, Beni İsrail’in Mesihinin (Hz. İsa değil) yeryüzüne geleceğini, Davut (AS)’ın tahtına oturacağını ve bir Yahudi kral olarak ebedi dünya hâkimiyetini perçinleyeceğine inanıyorlar. İşte bunların 5 bin 765 seneden beri inançları bu. Bu bunların dini
Dini olduğu için bunun azarlığı olmaz, bunun barış antlaşması olmaz, bunun görüşmesi olmaz, inancı bu ve binlerce yıldır bunun için çalışıyor. Bu gerçek bütün delilleriyle kitaplarıyla sabittir.
Nitekim İsrail’in cumhurbaşkanı “bizim iki tür haritamız vardır, biri duvardaki haritadır, diğeri ise kalbimizdeki harita” demektedir. İşte böyle bir dünyada yaşıyoruz.
Böyle olmuş da ne olmuş?
Uzun yıllardan beri faizi ve para gücünü ele geçirmişler. Dolar Beni İsrail’in parasıdır. Amerikan Merkez Bankası bunu kiralayarak kullanıyor; senede 500 milyar dolar kira ödüyor. Para Amerikan devletinin değil, ırkçı emperyalizmin. Bunun için bu paranın üzerinde Beni İsrail’in mührü var. Bu paranın üzerinde 13 katlı bir piramit var. Bu da dünya hâkimiyetine ulaşmayı sembolize eder. Bu dünya düzeni 13 katlı insan organizasyonunu temsil eder. Bu organizasyon vasıtasıyla “tüm insanlığı Beni İsrail’e hizmet ettirecek düzeni kurduk” diyorlar. Faizci, kapitalist dünya düzeni “Bütün para elimizde, insan gücü elimizde. İşte bu güç vasıtasıyla, biz ufak nüfusumuza rağmen, dünyaya hâkim olacağız ve tüm insanlık kölemiz olacak” diyor.
Bunu gerçekleştirmek için Hıristiyanları kolaylıkla kandırmış. Bir Haham çıkmış, balkonda Hıristiyanlara nutuk atarken diyor ki, “Siz İsa (AS)’ın gelmesini beklemiyor musunuz? Biz de onu bekliyoruz.” Takiyye yapıyor. Onun beklediği Mesih başka. Sonra içeriye gidince 5 yaşındaki çocuğa diyor ki, “Balkonda böyle konuştuğuma bakma, bizim mesihimiz faklıdır, biz onların mesihi olan İsa (AS)’ı çarmıha gerdik, öldürdük, geleceği gideceği yok. Onları bizim planlarımıza hizmet ettirmek için öyle söylüyorum.” Hıristiyanlara diyorlar ki, “sizin İncil’inizde mesihin gelmesinin şartları belirtilmemiş, hâlbuki Tevrat’ta belirtilmiş. Öyleyse Tevrat’tan istifade edin. Bu şartları beraber hayata geçirelim, Mesih gelsin.” İşte Amerika’da bütün liderlerin ve 90 milyon insanın mensubu olduğu Evangelist tarikat böylece kurulmuş.
Yine bunun gibi, Protestanlık mezhebi de Beni İsrail tarafından faizi helal kılmak için kurulmuş, Hıristiyanlık dini değiştirilmiş.  19 haçlı seferi yapılmış Büyük İsrail’in kurulması ve dünyaya hâkim olması için. Şu gördüğünüz Konya’daki Kılıçarslanlar, Selahaddini Eyubiler, Keykubatlar, “haçlı sürüleri geliyor, bizim topraklarımızı alacaklar” diye değil, “bunlar yeryüzüne hâkim olmak istiyorlar, yeryüzünü toplu bir köle kampına çevirecekler, dünya bunların eline bırakılmaz, bütün insanlığın saadeti için bunlara müsaade etmememiz lazım’”diye, şuurlu oldukları için, 19 haçlı seferini püskürttüler. 19. Haçlı seferi cihan harbiydi. Çanakkale savaşı onun bir parçasıdır. Burada geldiler Büyük İsrail’i kurmak için, Osmanlıyı 30 cephede çarpışmaya mecbur kıldılar, arkasından Sevr’i imzalattılar.
Sevr, Büyük İsrail antlaşmasıdır. Fakat onu bu milletin inançlı evlatları dolaysıyla, uygulayamadılar. Bu millet İstiklal Savaşı yaptı, onlara Sevr’i uygulattırmadı. Uygulattırmadı ama arkasından bir Lozan imzalandı. Bu Lozan’ı onlar imzalamak istemiyorlardı. Çünkü Bbiz Anadolu’da bir devlet istemiyoruz, İsrail’in emniyeti bakımından” diyorlardı. Niye imzaladılar o halde? Zaman kazanmak için. Asıl olan Sevr’dir onlar için.  Uygulayamadıkları Sevr için zaman kazanalım dediler. Onlara bunu kabul ettiren, Lozan’daki müşavirdir. Yani Haym Nahum. Mısır hahamıdır aynı zamanda. Buna bu nedenle Haym Nahum doktrini denir. Haym Nahum, diğer itilaf devletlerini de bağlattırarak bunu imzalattırdı. Ne için? “Biz 5 bin 500 senedir bekliyoruz, 20 sene daha bekleriz” dediler. “Siz bu Anadolu insanının bu imanı varken harple alamıyorsunuz. Öyleyse ne yapacaksınız? İşsiz bırakacaksınız, aç bırakacaksınız, borçlu yapacaksınız, maneviyatını bozacaksınız, sonra yumuşak lokma olarak yutacaksınız.” Haym Nahum Doktrini budur işte. Bu şartla Lozan’ı imzalattırdılar onlara. Onlar da 80 seneden beri bunları üzerimizde uygulamaya çalışıyorlar.
Bunun için de, Refah Partisi’nin arkasından gelen 5 tane işbirlikçi partiyle kurdukları hükümetlerle altyapıyı kurdular, sonra da işbirlikçi AKP’yi getirdiler. Kurdukları altyapı vasıtasıyla bizi işsiz bırakmak, aç bırakmak, borçlu bırakmak için, derhal bu 5 sene içinde planlarını uygulattılar. Şimdi seçim geldi. Bu seçim esnasında bulunduğumuz nokta şudur:
AKP onların desteği ile başa geldiği için onların çizdikleri programın dışına çıkamıyor. AKP’ye diyorlar ki, “Sen Hizbullah’ı silahsızlandıracaksın. Bunun içindir ki AKP askerimizi Lübnan’a gönderiyor. Barış için asker mi gönderiyor? Öyleyse barışı bozan İsrail’e göndersin. Niçin Lübnan’a gönderiyor? Çünkü İsrail barış için değil, Hizbullah’ın silahları bizim askerimizi tehdit etsin ve kendisi de elini kolunu sallaya sallaya Lübnan’a girsin istiyor. Şimdi askerimiz gitti orda bekliyor. Neyi? 22 Temmuz’u Allah muhafaza buyursun, şayet 22 Temmuz’da bu AKP tekrar iktidara gelirse, Hizbullah’la çatışma çıkacak. Diyecekler ki, “efendim biz bir şey yapmıyorduk. Hizbullah saldırdı, biz de kendimizi savunmaya mecbur kaldık’.” Böylece Hizbullah’ı silahtan tecrit edecekler. Ellerini kollarını sallayarak Suriye ve Lübnan’ı alacaklar. Ondan sonra da, İncirlik’te olan misket bombalarını ve Amerikan füzelerini bizim üzerimizde kullanacaklar, 5 senelik AKP iktidarında Türkiye’de gerçekleştirdikleri manevi işgali, maddi işgalle tamamlayacaklar. Irak gibi değil, Türkiye’yi yumuşak lokma haline getirerek almak istiyorlar. Türkiye’nin yöneticilerini kullanmak suretiyle Türkiye’yi İsrail’e köle yapmak istiyorlar. Anlatabiliyor muyum?  Ey aziz milletim, bulunduğumuz noktayı, 22 Temmuz seçiminin önemini önce belirtmek istiyorum. Allah muhafaza buyursun, sen 22 Temmuz’da AKP’ye oy verdin mi, ertesi gün Hizbullah’a hücum edecekler. Suriye’ye gelecekler, hududumuza gelecekler. Manevi işgali maddi işgalle tamamlayacaklar ve böylece tarihin en şerefli milletini yok edecekler. Yok olma tehsi dediğimiz budur,  Allah muhafaza buyursun.
Bunun için, 22 Temmuz seçimi yönetim seçimi değil, var olmak mı, yok olmak mı seçimidir. Bundan dolayıdır ki, 22 Temmuzda, tehlerden kurtulmak için Milli Görüş’ü, onun tek temsilcisi olan Saadet Partisi’ni iktidara getirmeye mecburuz. Bu işbirlikçi partilerin hiçbirine fırsat vermemeye mecburuz. Çünkü yeniden Çanakkale savaşı yapıyoruz. Eğer aksi olursa, Allah muhafaza buyursun, bunlar tekrar işbaşına gelirse, gelip büyük İsrail’i kurmak için Türkiye’yi yutarlarsa, Çanakkale Zaferi’nin ne kıymeti kalır?
Gelmişlerdi Büyük İsrail’i kurmak için,; onları kapıdan kovmuştuk. Şimdi bacadan girdiler ve Büyük İsrail’i kurdular. Şayet bu olursa, geçen sefer bunları kovmuş olmamızın ne kıymeti kalır? Bu seçim, Çanakkale harbinden de mühimdir.
Şimdi böyle bir noktada, ırkçı emperyalizm, bütün bu oyunları oynuyor. Bunları oynadıktan sonra, ellerindeki medya gücüyle de milleti narkozluyor. Köy kahvesinde oturan adam onların televizyonlarını dinliyor, gazetelerini okuyor, narkozlanmış. Bizler Milli Görüş’çüler olarak, narkozlanmış olanların yakasından tutmak, “bak kardeşim, bu televizyonların gazetelerin palavralarına aldanma. Bunların bir hesabı, bir planı var. Bunlar seni yok etmek istiyorlar. Uyuma, uyuma” diyerek alıp kafasını duvara çarpmaya mecburuz. Bu gayretleri, bu milli vazifeyi ifa etmek için veriyoruz.
Milletimiz nasıl aldatılıyor?
Üzerimizde Haym Nahum planı nasıl uygulanıyor? Niçin işsiz, aç bırakılıyoruz? Çünkü adamın planı var. Bu AKP dediğin, at yarışının spikeridir sadece. Atın üzerindeki jokey değildir. Bir defa ata binmek istedi düştü zaten biliyorsunuz. Ben bu akşam size bütün gerçekleri açıklayacağım.
Bu AKP’nin yöneticilerinin hepsi benim evlatlarım. Onlar da uyansın diye, onlara da iyilik yapmak için hepsini açıklayacağım, ama korkuyorum. Korkum ne biliyor musunuz? Ben bütün bunları açık açık anlattıktan sonra da hala neye alet olduklarını anlamayacaklar diye korkuyorum. Ne yaptıklarını bilmiyorlar ki. Şimdi at yarışı spikeri ne apar? Beyaz at koştu, kırmızı at şöyle, falanca at böyle der. Bunlar da, enflasyon düştü, para değeri artıyor… Sana ne? Bunları IMF yapıyor, sen yamıyorsun ki. Sen sadece at yarışının spikerisin. Hiçbir şeyden haberin yok. Bak şimdi anlatacağım göreceksin. Benim söylediklerimin yüzde 90’ından haberinin olmadığını biliyorum. Çünkü ben seni avucumun içi gibi tanırım.
AKP, ırkçı emperyalizm tarafından 3 Kasım 2002’de işbaşına getirilmiştir. Bütün medya imkânlarını kullanmak suretiyle, üflemek suretiyle bunları başa getirdiler. 5 sene boyunca Haym Nahum Doktrini’nin taşeronu olarak kullanıldılar. Türkiye’nin yıkılması için kullanıldılar. Onların haberi yok ne olup bittiğinden. Ama ırkçı emperyalizm istediğini yapıyor. Çünkü bütün idare onların elinde.
IMF vasıtasıyla, Haym Nahum doktrinini uyguluyorlar. Aç bırakmak, işsiz bırakmak, borçlu bırakmak politikasıyla beraber, bizi dinimizden uzaklaştırma politikası da uygulandı. 5 seneden beri bütün bu politikalar uygulanmak suretiyle bize 3 şey yaşatıldı.
1) Ekonomik yıkım,
2) Manevi tahribat,
3) Dış politika faciası.
Şimdi bu meselenin gerçek mahiyetini anlatmamız lazım. Şimdi sokakları donatmışlar AKP’nin bayraklarıyla. İflas etmiş tüccar, iflasını kutlamak için kokteyl veriyor kokteyl Sen niye bayrağını asıyorsun? Sen 5 senedir ne yaptığının farkında mısın? Gerçekleştirdikleri manevi işgal maddi işgalle tamamlansın diye mi bu bayrakları asıyorsun? Anadolu insanının bu gerçekler karşısında ne dediğini biliyor musunuz? “Sana tekrar oy vereyim de alıp da kaçan mı?” derler.
Neden bunlara oy verilmez? İşte bu konu etrafında 4 tane konferans veriyorum. Bunlardan birisi, AKP ve işbirlikçileri bu ekonomik yıkımı nasıl gerçekleştirdi? Bugün bunu konuşacağız inşallah. Ama bunun arkasından, bir kaç gün sonra vereceğimiz konferansta, “siz olsaydınız ne yapacaktınız? Satmayacak mıydınız?” sualine cevap vereceğiz. Hayır Satmayacaktık. Biz kaç defa iktidar olduk, satmadık. Peki nasıl bu ülkenin ihtiyaçlarını karşılayacaktınız? Bunu gerçekten de merak ediyor musun? Gelecek konferansa kadar sabret. Bak bakayım nasıl yapacağız biz. Geçmişte nasıl yapmışsak gene öyle yapacağız. Sen biz yaparken anlamadın. Sadece sonucunu gördün, “Allah, Allah; ya bu ne bereket” dedin. Ama nasıl oldu farkında değilsin.
Şimdi 22 Temmuz’dan sonra gene geliyoruz  Allah’ın izniyle. Bir sonraki konferansta nasıl yapacağımızı anlatacağım. Ekonomik yıkım, ekonomik kalkınma Herkese refah nasıl temin edilecek? Birinci konferansımız onların yıkımı, ikincide bizim nasıl yapacağımız. Üçüncü konferans ise manevi tahribat üzerine olacak. Onlar tahribatı nasıl yaptı, biz manevi kalkınmayı nasıl gerçekleştireceğiz, bunu anlatacağız. Dördüncü konferansımızda onların dış politika faciası nasıl bir felakettir bunu anlatacağız. Biz ne yapacağız onu anlatacağız. Ve bunların sonucunu ortaya koyacağız. Böylece bu seçimler öncesi vereceğimiz konferanslarda milletimize gerçekleri göstereceğiz, milli vazifemizi yapacağız.
Bir millet bir kere aldatılır. İkinci defa milletimizin aldatılmaması için bütün gücümüzle gerçekleri ortaya koyacağız. Bu konferanslar bizim milli vazifemizdir. Bizim metodumuz iddia değil, ispattır. Yok, mazot 1 lira olacak, şu kadar olacak. Yahu kardeşim sen IMF’ci değil misin? IMF abin sana izin verir mi? Bunları yaptırmazlar ki sana Sen iddiacısın iddiacı… Sadece atıyorsun. Hiçbirini yaptırmazlar. Hadi oradan… Hadi oradan… Hem senin söylediklerin neden ibaret?  Kökü çürümüş ağacın yaprağın tozunu temizleyeceğim diye hava atıyorsun. Bana bak dişi çıkmamış çocuk, bu ağacın kökü çürük kökü… Sen bu 75 milyonluk şerefli milleti çocuk mu zannediyorsun? Bir şeker göstererek, şekerin de resmini gösteriyor kendisi yok, 75 milyonu kandıracağını zannediyorsun. 50 senedir aynı oyunu oynuyorsunuz, biz Milli Görüş olarak kaç kere oyununuzu bozduk, gene bozacağız.
Çok aziz ve muhterem kardeşlerim Bir gerçeği daha ifade etmek istiyorum. Biz siyaset yapmıyor, matematik yapıyoruz. Söylediklerimiz yaptıklarımızın ve yapacaklarımızın kendisidir. Vaat veya boş laf değildir.
 Öncelikle muhterem kardeşlerim beni iyi dinleyin. Ve ey AKP’nin yöneticileri asıl siz dinleyin. Ne yaptığınızın farkında değilsiniz. Gelmişsiniz, ekonominin bütün yönetimini IMF’nin eline vermişsiniz. IMF’nin de ne yaptığından haberiniz yok. Ben size anlatıyorum. Önce IMF ekonomiyi bütünüyle eline alıyor. Devlet içinde devlet kuruyor. Seni saf dışı bırakıyor. Sen sadece at yarışı spikerisin. Hiçbir şeye karışamazsın. Her şeye o kumanda ediyor. Refah Partisi’nden sonraki dönemde bunun alt yapısını,  sistemini kurdu, sonra da AKP’yi getirdi. AKP kim biliyor musun? Muslukçu başı… Tesisat kurulmuş, AKP’ye emrediyor; “aç musluğu” diyor, AKP musluğu açıyor ve neyimiz varsa hepsi yabancılara akıyor. Neyin nasıl gittiğinin farkında değiller.
IMF geldiği zaman milli iradeden devletin yönetimini aldı, çıkardı. Nasıl çıkardı? Önce bir takım üst kurullar kurdu. Radyo Televizyon Üst Kurulu, Bankacılık Düzenleme Denetleme Kurulu, Sermaye Piyasası Kurulu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu… Kurul, kurul, kurul… Bunların hiçbiri devlete bağlı değil, bağımsız. Kime yutturuyorsun be? Hükümetten bağımsız, IMF’den bağımsız değil ki… Sen kendine başka bir devlet kuruyorsun. Merkez Bakası bağımsızmış, hadi oradan. Hükümet buna karışamaz, neden? Çünkü IMF bunun elinden iradeyi almış. Şekeri, tütünü, pancarı IMF tayin ediyor. Sen sadece 3tütün şöyle oldu, pancar böyle oldu” diyerek at yarışı spikerliği yapıyorsun. IMF sana musluğu aç dedikçe sen ne varsa aktarıyorsun. Merkez Bankası özerktir diyor. Şu kadar faiz dışı fazla vereceksin diyor. Kamu hizmetleri tahrip edildi. Eskiden kamunun yaptığı bazı hizmetleri özel sektör yapamazdı bunları kaldırdı. Sembolik yardım aldatmacası yapıyor. Kömür dağıtıyor, bilmem ne dağıtıyor. 200 milyar dolarlık soygunu 3 tane torba ile örtbas edecek sözde. IMF’nin yaptığı iş bu… Milleti bankalara, bankaları da dışarıya borçlandırıyor. Yüksek reel faiz düşük döviz kuruyla sözde enflasyonu düşüreceğim diye Türkiye’yi soyuyor. Denetimi ortadan kaldırıyor. Ve tamamen kendine göre yepyeni bir Türkiye kurmuş oluyor. Kurduktan sonra 14 tane emir veriyor.  
Tarım ve diğer alanlarda istihdam yasaklanacak. Ne söylüyorum duyuyor musunuz? Tabi AKP yöneticilerine de söylüyorum Ey eski talebelerimiz Yeni derse kulak verin. Haberiniz yok, adam bunu uyguluyor. Eski dersi anlamadınız, bari yeni dersten faydalanmaya çalışın. Bu IMF’nin emri… Herkes işsiz kalacak. Çalışanların ücretleri arttırılmayacak. Herkes aç kalacak. Neden? Haym Nahum doktrini böyle istiyor da o yüzden.
Yatırım yapılmayacak. Sanayi kuruluşlarında hammadde için KDV yüzde 18, mamul mallar için yüzde 8 olacak. Böylelikle sanayi firmaları çalışamayacak. Üretim gerçekleştirilen tüm sahalarda vergi alınacak. Enerji ve hammadde pahalı olacak. Sanayi kuruluşları çalışmasın diye. Tarıma destek verilmeyecek, tarım üretimi yasaklanacak veya kısıtlanacak. Hepsini yaşamadık mı? IMF’nin emirleri olduğu için söylüyorum. Çiftçi ekerse zarar edecek. Böylelikle tarım yapılmasının önüne geçilecek. Bu IMF’nin emri olduğu için uygulanıyor, biz de bunun acı sonuçlarını görüyoruz. Faizlerin vaktinde ödenmesi için harcamalar azami kısılacak. Üretimi engellemek için her şeyin, ihracatın ve ithalatının engellenmesi için döviz kuru düşük tutulacak ve faiz oranı yüksek tutulacak. İstihdam üretim ve ihracat temellerine dayanan reel ekonomiye geçilmeyecek. Süratle reel ekonomi yok edilerek rant ekonomisine geçilecek. Rant ekonomisi ile de sadece rantiyeci zenginleştirilecek. Sanayi ve Tarım teşviki ortadan kaldırılacak ve her şey dışardan alınacak. Sadece devlet değil, özel sektör, vatandaşlar da dışarıya borçlanacak. Bankalar yanında reel sektörler de ,firmalar da dış borçlanmaya esir edilecek. Kârlı ve stratejik kitler de süratle yabancılara satılacak. Yabancı sermaye adı altında bankalar, gayrimenkuller, telekomünikasyon şirketleri yabancılara satılacak. Ülkenin bütün yeraltı kaynakları yabancılara verilecek. IMF’nin 14 tane temel emri ve esası budur.
Teferruata girmiyorum. Tarımda IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve Dünya Ticaret Örgütü’nün kıskacı… Sanayinin yok edilmesi için alınan tedbirler. Bunların hepsi madde madde IMF tarafından talimat olarak verilmiştir. Üretim, istihdam ve ihracatın azaltılması için neler yapılacağı da belirlenmiştir. Ve böylece IMF kurduğu organizasyonla milletimizi işsiz ve aç bırakarak vazifesini yerine getirmiştir.
Gayri Safi Milli Hâsıla artışı üretimden değil, faiz ödemelerinden kaynaklanıyor. Şimdi çıkıyor AKP, at yarışı spikeri olarak efendim biz 4 yılda milli geliri artırdık. Şimdi açıklıyorum. Milli geliri artırdım diyorsun, milli gelirin içine faizleri de koyuyorsun. Faizleri kime ödüyorsun rantiyeye… Millete ne bu faizlerden? AKP toplam 256 milyar dolar faiz ödemiş. Milli Hâsıla artışı 400 milyar dolar diyorsun, ama faize ödediğin para 256 milyar dolar. İşçi, köylü, memur ve esnaf eziliyor. Sen kalkmış faizi gelir olarak sunuyorsun. O rantiyenin geliri, bize ne ondan? Bu hesapların hepsini değiştirdiler milleti aldatmak için,  oyunlarını oynuyorlar.
AKP milleti IMF’ye teslim etti. IMF ne yaptı? Dört koldan bu milleti soydu. Pompalarla hortumlar koymuş, halkı soyuyor. Özelleştirme diye soyuyor. Faizler ve vergiler diye soyuyor. Her taraftan millet soyuluyor. Halktan soyulan paralar nereye gidiyor? Bizim havuz sistemimiz var ya, AKP’nin de var. Bizden geri kalır mı? Bana bak mübarek, bizim havuzumuz fakir fukaranın havuzuydu. Senin havuzun ırkçı emperyalizmin havuzu… Sen havuz olsunda ne olursa olsun diyorsun. Havuzdan havuza fark var. Milli Görüş başka işbirlikçilik başka. Bizim verdiğimiz dersleri yanlış anlamışlar. Biz halkın tüm sınıfları bir demiştik. Üretim ve ihracatla kalkınıp bu zenginliği halkımıza vereceğiz demiştik. Bunların yaptıkları milletin nesi varsa toplayıp rantiyeye vermek. Benim en çok merak ettiğim şey ne biliyor musun? Köy kahvesinde oturan kasketli kardeşim, sen nasıl AKP’ye oy verirsin? Deli misin? Soyulmak senin hoşuna mı gidiyor? Sen hangi inancın çocuğusun? Hangi kimliğe sahipsin? Uyan, uyan, uyan bu narkozdan
Bu düzen değişecek. Bunun yerine emek düzeni gelecek. İki düzen arasındaki fark bu… Onların düzeni halkı soyuyor, rantiye düzenine veriyor. Bizim düzenimiz ise inansımızı zengin ediyor. Aradaki fark budur. Siz nasıl bunları yapacaksınız dendiği zaman, bu çok basit. 3 Kasım 2002’de AKP’ye oy vererek sırtına hortumu bağlattın. O hortumlar rantiyenin cebine aktı. Şimdi kanım kalmadı diyorsun. Beni öldür dedin o da öldürdü. Milli Görüş gelecek bunu ortadan kaldıracak. Kimse bize siz kaynağı nereden bulacaksınız diyemez. Kaynak var. Allah öyle nimetler vermiş ki. Biz bunları 54’üncü hükümette verdik, şimdi hala milletimizin hayır duasını alıyoruz. Yapacağımız numaralı iş  rantiyeci sermayeye giden bir numaralı hortumu söküp yerine halkın cebine giden 2 numaralı hortumu takmak. Aramızdaki fark bu…
IMF; Hazine, Merkez Bankası’ndan borç almayacak diyor. Neden? Çünkü ikisi de devletin. Faizle borç almayacak. Merkez Bankası düşük faizle 10 bankaya borç verecek. O bankalarda yüksek faizle hazineye verecekmiş. Nerden çıkardınız bunu? Bu nasıl yönetim? Nasıl bir soygun düzeni?
Bir yılda 200 milyar dolar şu milletin imkanından alınıyor ve rantiye ile ırkçı emperyalistlere gidiyor ve adeta “bu paralarla misket bombası al, yarın beni vur ve Büyük İsrail’i kur” deniliyor.
Bir takım namazında niyazında adamlar, “Hocam siz bu AKP’nin aleyhinde konuşuyorsunuz, CHP mi gelsin?” diyor. Hadi oradan. Ne CHP’siymiş? AKP ile CHP’nin ne farkı var? Ben sana işbirlikçilerden bahsediyorum, sen hala Türkiye’de 2 parti olduğunu öğrenmemişsin. Bir Saadet Partisi, yani Milli Görüş; bir de diğerleri. CHP de AKP de IMF’ci, ABD’ci… Sen çocuk musun? Eskiden sağcı solcu vardı. Ama 90’lı yıllardan sonra değişti. Şimdi ya ırkçı emperyalistlerin yanındasın, ya da Milli Görüş’ten yanasın. Milli Görüş’ten başka kurtuluş çaresi yok. Başka yere gidemezsin. Kurtuluş kapısını Saadet Partisi tutmuştur. Buraya geleceksin, başka yere gittiğin zaman kan revan içinde kalırsın, mahvolur gelirsin. Sen bu sözü dinlemedin. Ben o zaman sana söyledim; bak eğer benim sözümü dinlemezsen, yarın dizini döversin. Ben sana söylemedim mi? Oh olsun, iyi oldu, diyemem çünkü sen benim milletimsin. Ben yinede seni savunmak zorundayım.
Şimdi görelim bakalım AKP’nin rantiye havuzu nasıl çalışıyor. Alfabede harf kalmamış, bütün vergiler konulmuş. ÖTV, ATV, MTV, KDV, ÖİV alfabede harf bırakmamış. Bir de gelir vergisi koymuş.  Bunlarla senin kanını emiyor, rantiye havuzuna koyuyor. Sonra faizle, ihaleyle, düşük faizle götürüp rantiyeciye veriyor. çok üzülüyorum sen oy verdiğin için bunları sana yapıyor. Ben sana geçen seçimde de söylemedim mi? Şimdide bunları örnek gösterip yırtınmıyor muyum? Bana bak Harakiri yapma, kendi kendini bıçaklama, aklını başına al. Şimdi bütün bunlara ne yapıyor biliyor musunuz? 75 milyondan alıyor 7 bin kişiye veriyor. Asgari ücretten 50 kesinti yapıyor ve vergi alması gerekenlerden borç alıyor. Devlet vergi sistemi faiz ve finansmanını teşvik ediyor.
Şimdi size bir slâyt gösteriyorum dikkat edin.
Geçtiğimiz hükümetler zamanın da ne kadar faiz ödendi. DYP, CHP,  ANAP zamanında ödenen rakamları görmekteyiz. Bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Burada Refah- Yol, kırmızıyla gösterilen bu rakamlar gerçek değil. Neden gerçek değil? Çünkü Refah- Yol dönem olarak 1996-1997’nin, 2 senenin 1996’nın başından 1997’nin sonuna kadar olan rakamlar konulmuş. Hâlbuki 1996’nın ilk 6 ayı başkasının, 1997’nin son 6 ayı da başkasının. Biz idareyi aldığımızla verdiğim iz arasında faiz ödemesi yapmadık. Aynı zamanda da bütçeden herhangi bir faiz ödemedik. Öyleyse burada yazan rakam nerden çıkıyor? Bu rakam 1996’nın ilk 6 ayı ile 1997’nin son 6 ayında ödenen faizdir. Gerçek rakamlara bakarsak bizim hükümetimiz faiz ödememiş, tam tersine faizden 10 milyar dolar kurtarmıştır.
Biz konuşmuyoruz yapıyoruz.
Çok muhterem kardeşlerim Rantiyeciler dışarıya ne aktardılar şu AKP döneminde? AKP’yi niye iktidara getirdiler? Boşu boşuna getirmediler. Tam 2003 ile 2006 arasında 4 yıl esnasında rantiyeciler dışarıya burada söylenene göre 550 milyar dolar aktardılar. Bu AKP bizi 550 milyar dolarlık zarara uğratmıştır. Mesele bundan ibaret değildir. “Soyulduk ne yapalım çok şükür ölmedik yaşıyoruz” diyemeyiz. Çünkü mesele soyulmaktan ibaret değildir. Ekonomik yıkım dediğin zaman soygun bunun bir kısmı; diğer kısmı nedir? Borç dayanılmaz boyutlara gelmiştir. Batmışsın sen arkadaş batmışsın. Demin dedim. AKP’nin bu son çırpınışları iflas etmiş bir tüccarın kokteyl vermesine benziyor. İflasını ört pas etmekiçin yapıyor. AKP devrinde borç ne oldu?  86 milyar dolar olarak almış, 199 milyar dolar iç borç olarak teslim edecek. dış borçları 130 milyar dolar olarak almış. 210 milyar dolar olarak devredecek. Bunları toplarsak iç ve dış borç toplam olarak  210 milyar dolarken şimdi 410 milyar dolara çıkmış. Bu kadar muazzam bir şekilde borcu artırmış. Bu borç 5 yıl sonra 525 milyar dolara çıkacak ve milli gelir buna yetmeyecek.
AKP’ye büyük bir hayır işlemek istiyorsanız onu iktidardan düşürün.
Çünkü iş başında kalırsa bu borçları çevirmesi mümkün değil. Satacak bir şey kalmadı, borçlar almış yürümüş. Karşısında durması mümkün değil. Ne yapacak? Apışıp kalacak. Sen iktidardan düşürmesen bile getirip anahtarı verecek. Çünkü her şeyi mahvetmiş IMF’ye vermiş. IMF bizi İsrail’e lokma yapmak için aç bırakmış, işsiz bırakmış borca esir etmiş, her şeyi mahvetmiş, perişan etmiş, rakamlarla da görmekteyiz. Kasım 2002’de borç 217 milyar dolarken şimdi borç 410 milyar dolara çıkmış. 193 milyar dolar borç artmış.
Bizzat AKP’yi tuttuğu halde bakın Türkiye için IMF raporu ne diyor; “Türkiye’deki reel sektör müesseseleri cehennemde” Kim söylüyor bunu? IMF raporun da söylüyor. Aldığı borcu ihracatla ödemeyi planlıyor ama, ihracat ithalat arasında büyük uçurumlar vardır. Türkiye AKP’nin cehennemi haline dönüşmüştür. Geçen kriz de bankalar iflas etti. Şimdi reel sektör iflas edecektir. Çünkü onlar borç aldılar ama bu borçları ödeyecek durumda değiller. Borç gayri safi milli hâsılayı aşmıştır. Dış borç gerçekte 326 milyar dolar, 200 milyar dolarda iç borç toplam borç 526 milyar dolardır. Borç AKP’nin en büyük felaketidir.
İkincisi, cari açık ne demek? Bu ithalat ihracatı karşılamamaktadır. Ne yapacaksın; borç alacaksın, faiz ödeyeceksin, yani milleti soyduracaksın. Bunun sonu yok. Merkez Bankası kısır bir döngünün içine girmiştir. Merkez Bankası cari açığı ödemek için faizleri yüksek tutuluyor. Şimdi bütün dünyadaki faizlere bakalım; ne görüyoruz ABD de 5,24, Japonya da 0,45, Almanya da 2,28 Türkiye’de kaç;  20. Bu faizle yaşanır mı? Bu AKP ye oy vermek harakiridir.
Efendim istikrar var diyorlar. Evet istikrar vardır ama, rantiyeye akışta istikrar vardır. Bunlar hiçbir zaman bizim menfaatimize değildir.
AKP niçin iflas etmiştir? sadece borçtan dolayı değil dış ticaret açığından değil, satacak hiçbir milli müessese kalmamıştır. Bütün milli müesseseler satılmıştır. Bakalım Mili Görüş ne yaptı, iş birlikçiler ne sattılar? Biz çimento sanayi kurduk, et balık kurumu kurduk, süt endistirüsü kurduk; bunların hepsini sattılar, bunların hepsi arsa oldu.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki 200 tane büyük tesisimizi sattılar. Bunların hepsi arsa haline döndü. Biz yaptık onlar yok etti, sattı bitirdiler. “Türkiye’ye yabancı sermaye geliyor’” diyorlar.  Peki niye geliyor? Şunun için miş; “Ekonomimiz kuvvetli bize güveniyorlar da geliyorlar.” hadi oradan Bize demiyorlar ki bizden daha kolay soyacak birini bulamıyorlar. Gelenler gayrimenkul almış, arsayı alıyor, sonra imar durumu çıkarıp korkunç bir şekilde zengin oluyor. Bankacılığı almış, çünkü faizlerle milleti soyuyor. Haberleşmeyi almış yani telekominikosyonu almış müthiş bir rant sağlamış. Yani seni soymak için gelmiş, sana güvenmiyor, seni soymak için geliyor, seni yoluyor.
Ne arz ettim size? kurdukları soygun düzeniyle Türkiye’yi mahvettiler. Kurdukları düzenle ekonomiyi mahvettiler, yürüyemez hale geldi. Faiz içinde boğuldu kaldı. Ve bunların yanında millet aç bırakıldı, işsiz bırakıldı, borca esir edildi. Şimdi bakalım millet nasıl borca esir edildi.
Önce işsizlik Türkiye’de işsizlik 9,9 oranın da değildir, 21,8’dir. Milleti aldatıyorlar. 3 milyon insan iş bulmaktan ümidini yitirdiği için müracaat etmiyor. Bunları da iş bulmuş sayıyorlar. Şu yutturmaya bak sen. Türkiye’de ne kadar işsiz var? 6 milyon işsiz var. 27 milyon çalışanı olan bir ülkede 6 milyon işsiz varsa bu demek oluyor? Her 5 kişiden biri işsiz demektir. İşi olanları da işi var sayarsan; çünkü çalışanlar da iflas için çalışıyor.
Tarım yok ediliyor, ortada tarım diye bir şey kalmadı. Tarım ürünlerinin fiyatı ne olması gerekiyor, ne oldu? Şimdi buğdayın 1995 yılındaki fiyatı 7,433 idi, 2007 yılında 897 Ykr olması gerekiyordu. 397 Ykr. Demek ki köylü yarıdan yarıya kaybetmiş. Pamuk; 40 bin liraydı, 4 milyon olması gerekiyordu 1 milyon 148 bin olmuş. Tütün 100 bin liraydı, 12 milyon olması gerekiyordu, 4 milyon 480 bin olmuş. Fındık; 9 milyon olması lazım 4 milyon olmuş. Ne demek bunun manası. Yani köylü alması gerekenin yarısını almış, yarısı köylüden alınmış; köylü aç bırakılmış. 2002- 2006 yılları arasında mazot 114 gübre 100 artmış, ama buğday 63 artmış. Bu rakamlarla fazla vaktinizi almak istemiyorum, ama 2 milyon köylü şehirlerin varoşlarına göç etmiştir. Ve köylümüz mahvolmuştur.
İşçiler emeğinin karşılığını alamamıştır. 2002 yılında 100 olan üretimin birim ücreti 73’e düşmüş. Yani 25 düşmüş işçinin reel geliri. Memura tüfe, yani enflasyon miktarına göre artış verilmediği için memurun kendisi netice itibariyle verimi artırmıştır ama eline geçen para 167 olacakken 100 olmuştur. Böylece memur ezilmiştir. 2002 yılında 2006 yılına nazaran aç kalmıştır. Oh olsun diyemeyiz çünkü bu millet bizim milletimizdir. Asgari ücret olması gerekenin altına düştürtür. Böylece IMF’nin talimatları “Aç bırak, işsiz bırak, borca esir et” harfiyen yerine getirmiştir. AKP görevini harfiyen yerine getirmiştir. Kime karşı? ırkçı emperyalizme karşı.
Üst gelir grubunun AKP zamanındaki geliri 37 milyar dolardan 120 milyar dolara çıkmış, halkın geliri ise 22 milyar dolardan 26 milyar dolara çıkmış. 66 milyon insan 22 milyardan 26 milyara çıkmış. 16 milyon insanın geliri ise 37 milyardan 120 milyara çıkmıştır. Yani AKP zamanın da rantiyeci tabakanın geliri 300 artmış. İşte bunun için AKP’yi başa getirmiştir. Şimdi gelelim sonuca, AKP at yarışı spikeri gibi gerçeği nasıl saklamaya çalışıyor.
Sıcak para var ve ithalat var. Bu zaten rantiyenin kazancı. Bize bir şey getirmiyor. Sıcak parayı ve ithalatı milli gelir olarak yutturmak istiyorlar. Bunlar AKP’nin asansörüne biniyor doğrudan rantiyeye gidiyor. Onlarda helikopterle ırkçı emperyalizme, Siyonizm’e götürüyor. Biz ne yaptık 54. Hükümet zamanında, ve ne yapacağız? Allah’ın verdiği nimetler servete dönüşecek. O paralar kapıdan içeri girecek ve Saadet Partisi asansörüne binerek halkın tüm kesimlerine ulaşacak. Milli Görüş esnafa veriyor, sanayiciye veriyor, üreticiye veriyor. İşte Milli Görüş ve işbirlikçilerin farkı.
Dolar milyarderlerinin parası, 75 milyon milletin 26 milyar dolarından daha fazla. Hala gelmiş işçiden, köylüden oy istiyor. Hangi yüzle geliyorsun? Ne yüzle oy istiyorsun? Siciline, aynadaki görüntüne bak. Hadi oradan. İnanan bir insan bir delikten iki defa geçmez. Bu gerçeği unutmayın. Geçen seçimlerde bizde ‘Milli Görüşçüyüz’ dediler. Oy aldılar. “Bizi Erbakan kurdurdu. Onu Cumhurbaşkanı yapacağız. Onun zekâsıyla ortaya çıktık. İkili oynuyor”dediler. Demediklerini bırakmadılar. Bana bakın be İşte biz buradayız. Burası neresi, burası Saadet Partisi ,burası Milli Görüş. Allah muhafaza buyursun, böyle söyleyerek neden beni AKP’nin günahlarına ortak yapıyorsunuz?
Saadet Partisi nasıl bize Saadet getirecek? Çok açık demin söyledim. Sen 3 Kasım’da geldin, bu hortumları kendi sırtına bağladın. Senin bütün kanını emdi götürdü. Rantiyeye verdi. Ne var bunda şaşacak?  Sen bağladın bu hortumları kendi sırtına. Şimdi aklını başına al. Orada bu kadar nimet duruyor. Oyunu tabi Saadet Partisi’ne vereceksin. Milli Görüş gelecek üretim, ihracat ve emek seferberliği ile paraları senin cebine akıtacak. Sen AKP’ye oy vererek harakiri yapma. Kendine oy ver kendine.
KDV indireceğiz diyenlere aldanmayın. Çünkü kaynakları yok. Bunların hepsi IMF’ci, işbirlikçi, AB’ci, Amerikancı. Bunlar seni soyuyor. IMF abin sana müsaade etmez. Sen KDV falan değiştiremezsin. IMF’ye kafa tutmak iman ister iman. Ben işte şu tablo ile kaynağı nasıl bulacağımızı anlatıyorum. Adil düzeni getirerek üretimin maliyetini düşüreceğiz. Faiz gelirleri ve ödediğin verginin yarısını devlet alır ırkçı emperyalizme verir. Biz geldiğimizde ne yapacağız?  Adil düzen kuracağız. Üretim yapılana kadar içine vergi ve KDV karışmayacak. Böylece aynı paraya 3 kat daha fazla üretim yapabileceksin. Çin’miş, Hindistan’mış bunların hepsi faizci. Sen kendini sömürüden kurtardın mı, kimse senin bileğini bükemez. Böylece o zaman sadece biz, IMF’ye çay içirip güle güle diyeceğimiz için, AKP’nin IMF’ye verdiği 200 milyar doları IMF’ye vermeyeceğiz. Nasıl veremeyeceğiz? Vermediğimiz gibi vermeyeceğiz.
Biz borçlanmadık. Mecbur değiliz borçlanmaya. Irkçı emperyalizm böyle istediği için böyle oluyor. Biz Sultan Fatih’in torunuyuz. Irkçı Emperyalizmin değil. Bu yaptıklarımızın oluşturacağı canlılığı bir kenara bırakıyoruz. Sadece bunun senede verdiği 200 milyon doları biz vermeyeceğiz diyorum. 5 yıllık iktidarda bu 1 trilyon lira olur. Bu kaynak ile Türkiye’nin bütün borçları ödenir, herkese yoksulluk sınırının üzerinde maaş verilir. Herkese sağlık sigortası yapılır. Adam ölüyor ilacının parasını vermiyor. Neden? Çünkü Irkçı emperyalizme para verecek. Öbür taraftan adalet sisteminin bütün ihtiyaçları karşılanır. Herkese eğitim verilir. Her liseyi bitiren çocuk, istediği üniversitede okur. Neden? 100 tane üniversite mi var? Sen bana mı söylüyorsun? 200 tane daha kuracağım var mı bir diyeceğin. Niye? Çünkü çok para var. Çok zenginiz.
Bunlar memura yüzde 3 oranında zammı veremem diyor. 2 miyar dolarlık parayı veremem diyor. Bak biz sana trilyondan bahsediyoruz. Senin ırkçı emperyalistlere verdiğin para var ya. Şu parayı çıkar bakalım bir ortaya. Millet için kullanılacak o para. Bu para ile her köye asfalt yol yapılır. 22 tane GAP yapılır. Bunlar 22 senede bir tanesini yapamadı. 35 Telekom, 40 TÜPRAŞ, 80 tane ERDEMİR, mükemmel bir savunma sanayi sistemi yapılır. Her eve aylık 2 bin dolar ek kaynak sağlanır. Aç, açık kalkmayacak, her kesin karnı doyacak. Neden? Saadet geldi de ondan. Bu para ile 6 milyon işsize iş imkânı da sağlanır.
Şimdi siz üzüleceksiniz. Çünkü AKP’nin dış politikadaki sahnelerinden birisini bu karikatürlerin arasına koydum da onun için. Bakın burada Ebu Gurayb’ın çığlıklarını görüyorsunuz. Ama bakın AKP yöneticileri ne diyor: “Dua ediyorum Irak’taki genç ABD askerleri evlerine sağ salim dönebilsinler” diye. İşte görün gerçekleri tanıyın. Şimdi başka bir karikatürü size göstereceğim. Bilhassa köy kahvelerinde oturan köylü kardeşlerim, TV 5’i izleyen kardeşlerim, bu karikatürü dikkatlice izlesinler. Ne bu karikatür?
Siyonizm’in büyük oyunu Büyük İsrail’i kurmaktır. Küçük oyunu ise Saadet Partisi’ni gözlerden kaçırmaktır. Nasıl kaçırıyor. Horoz dövüşü yaptırtıyor. Bakın orada bir perde var. Gerçekleri gizlemişler kendi medyalarıyla. Açın TV’yi adamlar konuşuyor.  Adam Saadet Partisi’ne oy vereceğim derse onu gizliyor. Ya bunların arasında Saadet Partisi’ne oy veren yok mu diye düşünüyorsun. Seni gidi işbirlikçi seni 50 sene oldu be. Biz senin oyunlarını hep bozduk. Biz en büyük partiyiz. Her zamana, her zaman. Kesinlikle inanarak söylüyorum. Bin yıldır halka hizmet etmiş olan bu milletin kalıcı idaresi ancak Mili Görüş olur. Başka kimse kalamaz. Mümkün değil. Biz bu oyunları kaç defa bozduk. 50 senedir bu oyunlar oynanıyor. Şimdi 22 Temmuz’da yine bozacağız. Seçimlerden yine en büyük parti olarak çıkacağız Allah’ın izni ile.
Siyonizm nasıl oynuyor bak görüyorsunuz. Bir anahtar sarkıyor yukarıdan. Bizim evimizi gecekonduya çevirdiler. Yani seçimde oy vermek demek, anahtarı partilerden birisine vermek demek. Kime vereceğiz bu anahtarı? Irkçı emperyalizm perdeyi kapamış. Horoz dövüşü yaptırıyor. Kim bunlar? Birisi manevi tahribat bombası taşıyan CHP. Oyunu buna verirsen evin içine girip bombalayacak. Bakın karikatürün inceliğine. Dikkat edin, bomba AKP’nin elinde değil. AKP’nin zincirle bağlı olduğu IMF’nin elinde. Şimdi bir takım nsanlar hala Yahudi’nin bu oyununa aldanmış, gelmiş diyorlar ki, “AKP’nin Türkiye’yi tahrip edeceğine inanıyor musun?’ Kardeşim beni dinle. Bak taammüden tahrip etmek var. Bir de tahribe vasıta olmak var. Evet, AKP taammüden Türkiye’yi tahrip etmek istemez, benim fikrimi soruyorsan. Ama AKP sandalye hırsından başka bir şey görmez. O zamanda ırkçı emperyalizmin isteğinden başka bir şey yapmaz. Onun içinde IMF’ ye de zincirle bağlıdır.
Şimdi ben CHP’ye sol işbirlikçiye oy verirsem evi girip bombalayacak. AKP’ye oy verirsem oda IMF ile eve gelip bombalayacak. Ama “AKP bombalamadı denilirse”, benim evim bombalandıktan sonra AKP bombalasa ne olur, IMF bombalasa ne olur. Onun için aralarında hiç fark yoktur. “Efendim siz Saadet Partisi için çalışıp AKP’yi zayıflatıyorsunuz” allah aşkına, siz elli senedir bu yutturmacaya nasıl inanıyorsunuz? Vaktiyle CHP ve Adalet Partisi “Bizi bölmeyin” dedi. Ömrümüzün elli senesini biz buna verdik. Sen illa harakiri mi yapmak mı istiyorsun? Deli misin? İsrail’e vilayet mi olmak istiyorsun? Hak dururken, hakkı bırakarak Yahudi’ye oyuncak mı olacaksın? Bunların yaptığı kayıkçı dövüşü.
CHP’nin üç tane kırık plağı var. AKP’ye çatmak için. Bunları hep ezberlerdik. Bütün millet olarak. Nedir bu efendim. ‘Bu AKP var ya.’ Eee. ‘Cumhuriyetin kazanımlarını yok etmek istiyor’ Bak bak bak. Öz Türkçe konuşuyor. Ne kadar entelektüel adam bu? Bana bak Adam mı aldatıyorsun? Biz senin pil oyunu oynadığını bilmiyor muyuz biz?
Şehirli gelmiş köye. El fenerini yakmış. Köylü de sigarasını yakmak için bekliyor. Beklemiş beklemiş, şehirli sonunda acımış köylüye ve “Bu cep lambası, çıra, kibrit değil. Sigara yanmaz bunla” demiş. Köylü bakmış ve “Asıl akılsız sensin”demiş. “Ben senin pilini tüketiyorum.” Ben şimdi niye anlattın bu hikâyeyi? CHP’nin numarasını öğren diye. CHP neden buna cumhuriyetin birikimlerini yok ediyorsun diyor? Bundan korktuğundan mı? Yoook Neden öyleyse ? İnananların AKP tabanından kopmaması için. Saadet Partisi’ne gitmesin diye. Onun aklı fikri Saadet Partisi’nde. Biliyor Saadet Partisi’nin geldiğini. Artist gibi tavır takınıyor. Kime yutturuyorsun sen?
Bu CHP’nin kalan iki kırık plağından biri “laiklik elden gidiyor” diğeride “yaşam tarzımıza karışacaklar.”
Size ve aziz milletimize ne anlatıyorum biliyor musunuz? Sakın ha CHP’yi saf zannetme. CHP, AKP’nin bir şey yapamayacağını biliyor. Neden böyle söylüyor? AKP’nin tabanındaki inançlı kesim Saadet Partisi’ne gitmesin diye söylüyor. Ey kasketli adam Beni iyi dinle CHP’ye aldanıp AKP’nin kuyruğuna yapışma Harakiri yapma Yine aç kalırsın. Bak geçen sefer söyledim dinlemedin. Dizini dövüyorsun. Yine aldanırsan dövecek dizinde kalmayacak. Bu sefer mutlaka Saadet Partisi’ni iş başına getirmek mecburiyetindesin.
CHP’ye karşılık bu AKP’nin de üç tane kırık plağı var. Birisi, “yapacaktım, cumhurbaşkanı yaptırtmadı” bir diğeri, “yapacaktım muhtıra veriyorlar” sonuncusu da “ne yani ABD ve İsrail’i karşımıza mı alalım”
Şimdi muhterem kardeşlerim. Siyonizm’in oyununu bozmak için bizim yapacağımız vazife, çok çalışarak perdeyi açmaktır. Ey millet Irkçı Emperyalizmin horoz dövüşüne bakma sen. Senin arkada tarihin var. İnancın var. Kimliğin var, senin Saadet Partin var. İlla ölümlerden ölüm beğenmek zorunda mısın? Ya kim bunlar? Irkçı emperyalistlerin piyonu. Bu oyun sadece Türkiye’de oynanmıyor. Dünyanın birçok ülkesinde oluyor bu. Bir sağcı bir solcu parti koyuyorlar. “İşte demokrasi, istediğini seç” diyorlar. Bana bak ya Bunların ikisi de senin kuklan. Sonra sen kazanıyorsun. Bu tıpkı kâğıt oyununa benziyor. Hani “bul karoyu, al parayı” var ya. İçinde karo yok ki. Saadet’i koymamış ki içine. Kime yutturuyorsun sen? Aç bakayım şu 3 kâğıdı birden. Bakıyorsun ki içine Saadet Partisi’ni koymamış. Seni sahtekâr seni
Bizim evimiz gece kondu değil saraydır. Biz anahtarımızı, biz oyumuzu Saadet Partisi’ne vererek ve tarihteki büyük şerefe layık olarak Yeni Bir Dünyayı kuracağız.
Şimdi ırkçı siyonizm’in oyunu nedir? Çizgi çizmiş. İşbirlikçiler çizgisi. “Efendin buyur sol istiyorsan sol işbirlikçi CHP,  sağcı istiyorsan sağcı işbirlikçi AKP. Hangisini istiyorsan seç. Sana demokrasi veriyorum” diyor. Bana bak ırkçı Bunarlın arasında fark yok ki. Hangisine versem sana vermiş olacağız. Ben senin çizdiğin çizgide yürümeye mecbur muyum? Ya ben hangi tarihin, hangi inancın evladıyım? Ben maneviyat boyutuna gideceğim. Yukarı çıkacağım. Saadet Partisi’ne gideceğim. Senin oyununa gelmeyeceğim.
İşte bu da başka bir karikatör. Irkçı emperyalizmin oyunun bozmak için. Saadet Partisi şu bardağın içinde ki süttür. AKP ise ırkçı emperyalizmin yaptığı kireçli sudur. Bu millet süte gitmesin diye bir bardağın içine kireçli su koymuş. Millet 3 Kasım’da bir defa yuttu. Ama bir daha yutturmayacak. Çünkü millet bunun hepsini biliyor. Ne biliyor? Şimdi gelmiş köy kahvesinde inanan bir adam. “Efendim3 diyor, “bunalar da Milli Görüşçü. Bunalar da sizden. Bunları neden bölüyorsunuz?” Be kasketli adam Bana bak, milyon keremi söyleyeceğiz. Hala sen bu oyuna mı geliyorsun? Bana bak. Siyonizm ne oyun oynuyor? Senin AKP dediğin kireç suyu, kireç suyu. Seni gelmiş aldatıyor. Nasıl aldatıyor? Efendim “Bakın İHL mezunu’ diyor. Bu neye benziyor. İkisi de beyaz. Evet, ikisine beyaz. Ama bunun beyaz olması kireç suyunun kireç suyu olduğunu değiştirmez ki. “Bak ikisi de bardakta duruyor” diyor. “Bunun hanımı da mesture” diyor. Bu bir şey değiştirmez ki. İkisinin de bardakta duruşu kireç suyunun özelliğini değiştirmez ki. “Eğdiğim zaman akıyor. İkisi de bak namaz kılıyor” diyor. “O da gerici, sizin gibi oyunu ona ver” diyor. Bana bak bardağı eğince ikisinin de akması bir şeyi değiştirmez. Süt başka, kireç suyu başka. Niye yutturamazsın? Çünkü suyu içersen Sultan Fatih olursun. Kireç suyunu içersen İsrail’e mumya olursun
Bu “İsrail’e mumya olma” sözü nerenden çıkıyor? Biz önümüzde kalan 3 haftada çalışacağız. Milleti uyandıracağız. Bu konferansları bunu için veriyoruz. Şimdi millet narkozlanmış. İşbirlikçi medya tarafından. Narkozlu insan bayılmış. Şimdi sen ona oksijen koklatırsan uyanır. Kanal 5’le, Milli Gazete’yle, inançlı insanların köy, kahve taramalarıyla, ev sohbetleri, toplantıları bütün bu konferanslarla bu 75 milyon insanı narkozdan uyandırmak istiyoruz. Pekiyi narkozlu bir insan uyanınca ne yapar? “Narkozluydum. Bayıldım. Oksijen koklattılar. Uyandım.” İlk öne soracağı sual nedir? “Ben neredeyim?” Ayılan bir insan bunu sorar. Cevabı nedir? Yahudi hapishanesi Sen yahudi hapishanesindesin.
“Nereden geldim ben buraya?” Sen kendin, 3 Kasım’da bilet aldın. Senin biletin seni buraya getirdi. “Pekiyi bana ne yaptınız?” Milli hiçbir şeyini bırakmadık. Bütün iç organlarını söktük, aldık. “Pekiyi bundan sonra ne yapacaksınız?” Vücudunun geri kalanını da kadavra yapacağız. Kül edip İsrail denizine dökeceğiz.”
Siyonizm’in planlarını anlatıyorum size. Bunları duyan adam ne yapar? Önce salonun kapısı nerede oraya bakar. Koşar “Amanın ölmüşüm de haberi yokmuş”der. Kapıdan dışarıya çıkar. Nereye gidecek? Saadet çadırına gidecek.
Hepinize büyük bir sabırla dinleme lütfunda bulunduğunuz için teşekkürlerimi arz ediyorum. Başlangıçtaki dualarımı tekrar ediyorum. Rabbim Bu çalışmalarımızı azizi milletimizin kurtuluşuna ve insanlığın kurtuluşuna vesile kıl. Bizi bu tarihi dönemde bütün vazifelerini yüz akıyla yapan kullarından eyle. 22 Temmuz’u en büyük bayram günü yap. Zafer inananlarındır,  zafer yakındır. Saadet iktidarınız mübarek olsun. Sizleri Allaha emanet ediyorum. Esselamün Aleyküm
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN
Milli Kurtuluş Konferansları – 1
Yeşilköy Kültür Merkezi / İstanbul
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.