Şeyh Mevlana Halid-i Bağdadi Hz. (ks) Kimdir Hayatı ?

Kuzey Irak Bölgesi

Evliyalar

Evliyalar

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri âlimlerin âlimi, mürşidlerin rehberiydi. Her gün aydınlatan nuruydu. Şeriat, tarikat, hakikat ve mârifet denilen dört ilmin kapısını açan gönüller sultanıydı. Kur’an ve Sünnet, onunla daha iyi anlaşılır oldu. Tasavvuf ve tarikatın incelikleri, hakikat ve mârifet nuruyla ortaya çıktı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri zâhirî ve bâtınî ilimlerde rehberdi. Âlimler ve mürşidler onunla nice sırlara ulaştı. Çünkü o, ruhlara can katan bir güneş gibiydi; gönülleri ısıttı. Günahtan ıstırap çeken kalplere neşe veren pınar gibiydi; imanları muhabbetle, aşkla, şevkle canlandırdı. Sâlih amellerle güzelleştirdi. Himmeti boldu. Elde ettiği ilimleri, gönüllerde konuşturdu.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri zamanın gavsıydı, kendisinden medet istemeye gelenlere rahmet deryası gibi coşardı. Onun ilmine denizler kaynak, gökler vatan, güneş nur, ay karanlık gecelerin parlayan nişanıydı. Onda bir âli himmet vardı ki âlimler, velîler, mürşidler onun dertlisi ve sevdalısıydı. Nasıl girilirdi yüce sıfatlar dergâhına, nasıl yol bulunurdu yüceler yücesi Allah’ın katına? Yeryüzünde nice sırlar, onun duasıyla açıldı. “Kabul ederse yoluna kurban olayım” diyen sevenleri vardı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Kuzey Irak’ta Kerkük’e çok yakın olan Süleymaniye şehrinin Karadağ kasabasında 1193 (1779) yılında dünyaya geldi. Karadağ hem akarsuları, bağları, bahçeleriyle hem de âlim seviyesinde mezunlar veren medreseleriyle şöhretliydi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ilk yıllarını bu medreselerde tamamladı. Tefsir, hadis, kelâm ve fıkıh bilgileriyle tanındı. Devrin bütün İslâmî klasik eserlerini öğrendi. Ergenlik dönemine geldiğinde yazdığı şiirlerle gönülleri fethetti. Kendine özgü bir dünyası vardı; daha o dönemlerde maddî isteklerden arındırılmıştı; açlık bineğine binmiş, uykusuzluğu ise yol aracı edinmişti. Çocukluk döneminde halktan ayrı yaşamayı çok sevmişti.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir müddet sonra ilmin gösterdiği ışığın izlerini takip ederek, pek çok âlimin ders halkasına katılmaya başladı. Bu durum onu, vatanı ve ailesinden ayrı kalmaya sevketti. Süleymaniye’de Molla Muhammed Sâlih, Şeyh Abdullah Harpûtî, Mollazâde Abdürrahim, Şeyh Muhammed Kasım gibi önde gelen âlimlerden ve devrin özellikle iki büyük âlimi Şeyh Seyyid Abdülkerim ve Abdürrahim Berzencî kardeşlerden zâhirî derslerini tamamladı, icâzet aldı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri medreseden mezun olduktan sonra artık bütün zamanlarını ilim ve ibadetle geçirmeye başladı. Gerçi o, kendisini müderrisliğe lâyık görmüyordu, ama Karadağ’ın Baban bölgesi valisi İbrahim Paşa, kendi memleketinde onun müderris olmasını çok arzuluyordu. Hatta babası da bunu çok istiyordu. Ancak o henüz icâzet almadığı dersleri olduğunu düşünüyor, bütün bu isteklere,

“Henüz teklif ettiğiniz görevlere hazır değilim” diye cevap veriyordu.

Sonra Senendec’e geldi. Burada devrin büyük astronomi âlimleri vardı; örneğin Şeyh Muhammed Senendecî gibi… Bu zat, dönemin Ali Kuşçu’su diye anılıyordu.170 Onun derslerine katıldı, icâzet aldı. 1213 (1799) yılında ise henüz yirmi yaşındayken memleketine geriye döndü.

O zaman Süleymaniye’de veba salgını baş göstermişti. Kendisinden icâzetnâme aldığı hocası Şeyh Seyyid Abdülkerim Berzencî de vefat etmişti. Onun vefatı üzerine medresede müderrisliği kabul etti. Ders vermeye başladı. Her haliyle insanlara örnekti. Dünyevî hırsı yoktu. Valiler ve yöneticiler onun ayağına gelirdi. Sözleri geçerli, davranışları övgüye lâyıktı. Taşıdığı sıfatların hakkını veriyordu. Ancak arada geçen zaman içinde ilâhî bir kuvvet onu bambaşka bir dünyaya yönlendirdi.

Kâbe-i Muazzama’ya, Medine-i Münevvere’ye…

Hac Yolculuğu

1220 (1805) yıllarıydı…

Bütün dünyevî arzu ve isteklerini bir yana bıraktı. Tüm isteği Mekke-i Mükerreme’ye ulaşmak, yaratılmışların en hayırlısı hazretleri Muhammed Mustafa Efendimiz’in (s.a.v) mübarek kabrini ziyaret etmekti.

Hac yolculuğuna çıktı. Yol boyunca bazı hadis âlimleriyle görüştü. O zaman, kimi hadis âlimleri vardı; hadisleri senet ve metinleriyle ezberler, tâ sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v) kadar bilinen rivayet tarikini zikrederek hadis naklederlerdi.171 Örneğin Şeyh Muhammed Küzberî gibi bu özelliği olan hadis âlimlerinden hadis dinledi ve hadis nakledebilme yetkisi aldı (icâzet). Yine bu zatın halifesi Şeyh Mustafa Kürdî’den tasavvufî konularda ve Kâdiriyye tarikatına dair de icâzet aldı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Mekke-i Mükerreme’de ve Medine-i Münevvere’de pek çok mânevî güzelliklere tanık oldu. Onlardan sadece bir tanesi şöyle, kendisi anlatıyor:

“Medine-i Münevvere’de bulunduğum günlerde, öğüt veren, sohbet eden insanlara rastladığımda kendilerine çok itibar ediyordum. Bir defasında Yemenli olduğunu öğrendiğim sâlih bir kişiyle karşılaştım. Riyâzet ehliydi. Tasavvufî mertebelere riyâzet yaparak ilerlediğini anladım. İlmi çoktu. Nefsini ıslah etmişti. Âlimdi, veliydi, mürşid-i kâmildi. Cenâb-ı Hakk’ın rızâ makamında sevdiği sâlih bir kuluydu. Bana şöyle dedi:

‘Mekke-i Mükerreme’de bulunduğun sırada, yanlış olduğunu zannettiğin bir uygulama görürsen, hemen karşı çıkma. Orası bereketli topraklardır. Kimin nasıl bir kul olduğunu Allah bilir.’

Aradan zaman geçti. Ben Mekke-i Mükerreme’ye gittim. Başta Beytullah olmak üzere her şey çok dikkatimi çekiyordu. Tüm hareketlerime dikkat ettim.

Bir cuma günüydü. Beytullah’a yöneldim. Namaz kıldım, tavaf ettim, sonra da Delâilü’l-Hayrât’ı okumaya başladım.172 O sırada birinin davranışı çok dikkatimi çekti. Siyah sakallı bir zat sırtını Kâbe’nin duvarına yaslamış, bana bakıyordu. O an, bu kişinin cahil olduğunu düşündüm. Herhalde o, Beytullah’a karşı sırt dönülmeyeceğini bilmiyor dedim. Onu uyarmak istedim. Yanına yaklaştım. Yaptığı yanlış hareketten (!) dolayı tam kendisini uyarmak üzereydim ki beni farketti ve şöyle dedi:

‘Kardeşim! Allah katında mümine gösterilen saygı, Beytullah’a gösterilen hürmetten daha üstündür. Müminin kalbi ve Allah huzurundaki değeri Kâbe’nin taşından daha yücedir. Medine’deki zatın sana söylediklerini ne çabuk unuttun!’

O zaman ben, ‘Onun Allah’ın velî kullarından biri olduğunu anladım. Elini öpmek istedim. Belki aradığım mürşid-i kâmil bu zattır’ dedim. Kendisine intisap etmek istedim. Bu kez,

‘Seni irşad edecek kişi burada değil’ dedi.

Eliyle Hindistan tarafını işaret etti ve,

‘O bölgeden sana mânevî bir işaret gelecek’ dedi.

O zaman ben, beni irşad edecek mürşid-i kâmilin Harem-i şerif’te olmadığına inandım.”

Süleymaniye

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri o yıl hac ibadetini tamamladı. Memleketi Süleymaniye’ye döndü. Talebeleri ile derslerine yine başladı. Ancak gönül dünyasındaki aradığı huzuru hâlâ bulamamıştı. Süleymaniye’de geçirdiği bu yıllar, arayışın belki de sonuçlanan ilk basamakları olacaktı. Yol uzundu, ufuklar ötesi bir dünya vardı. Bu da tasavvuf ilminin konusuydu. Özündeki gani gönüllülük ve büyük gayret, yolunu aydınlatan bir kandilden de öteydi. Belki rahmânî bir nurdu veya ilâhî bir ikramdı.
O günlerde Süleymaniye’ye Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî adında bir mürşid-i kâmil geldi. Bu zat, Delhi’den geliyordu. Yıllarca tasavvuf terbiyesi görmüş ve sonunda mürşidinin izni ile irşada başlamış kâmil bir veliydi. İnsanları irşad etmek üzere Buhara’ya uğramış, Şah-ı Nakşibend hazretlerini ziyaret etmişti. Süleymaniye’ye gelene kadar, bütün Mâverâünnehir bölgesini ve Horasan’ı dolaşmış, pek çok insana tasavvufî şevk ve heyecan kazandırmıştı. Şimdi de bir süre Süleymaniye’de kalacaktı.
Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretleri Süleymaniye’ye geldiğinde henüz genç denilecek biriyle karşılaştı. Bu delikanlının babası, Hz. Osman Efendimiz’in (r.a) torunlarındandı ve halk arasında Mîkâil Osmanî adıyla bilinirdi. Altı parmaklıydı. Annesinin nesebi ise Ehl-i beyt’e kadar uzanıyordu. Henüz yirmi yaşlarındaki bu genç, Süleymaniye’deki medresenin müderrisi ve dönemin Süleymaniye’deki Şâfiî mezhebi fıkıh âlimi sıfatıyla gelen misafiri karşılamıştı.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri misafire izzet ve ikramda bulundu. O zamanlar halk onu “Şeyh Hâlid” diye tanıyordu. Şeyh Hâlid, öteden beri içinde sakladığı niyetini, Süleymaniye’ye gelen mürşid-i kâmil Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretlerine açtı:
“İçimde bir eksiklik var, bir mürşid-i kâmil arıyorum. Ancak bugüne kadar gönlümü dolduracak kâmil bir zat bulamadım. Bana ne yapmamı tavsiye edersiniz?”
Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretleri,
“Delhi’de bir Allah dostu var, zamanın gavsıdır, kutb-ı ekberdir, gavs-ı âzamdır. Dilersen seni onun dergâhına götüreyim. Bir defasında ben onun, ‘Bu topraklara Anadolu’dan bir âlim gelecek!’ dediğini işitmiştim. Ümit ederim ki, o kişi sen olursun” dedi.
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri o anda içinde bir gönül huzuru hissetti. Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretlerine sevgiyle sarıldı. Süleymaniye’de bulunduğu sırada ona çok hizmet etti. Bir müddet sonra da birlikte Delhi’ye doğru yola çıktılar.
Mevlânâ Muhammed Derviş Azîmâbâdî hazretleri, Allah’ın seçkin kullarındandı. Açık sözlüydü. Kimsenin kınamasından korkmaz, krallar, sultanlar ve komutanların huzurunda bile cesaretle konuşurdu. Nice beldeler dolaşmıştı. Pek çok insan ondan etkilenmiş ve tasavvufa yönelmişti. Nihayet Buhara yakınlarındaki yerleşim yeri Medine-i Hadra’nın (Keş, bugünkü adı Sebez) yöneticisi tarafından zehirlenerek şehid edilmiş, hayatını da bu yolda feda ederek şehid olmuştu.

Mânevî Etkileşim (Tasarrufat)

1224 (1809) yıllarıydı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1224 (1809) yılında gönlündeki mürşidi bulmak üzere üzere Hindistan’a gidiyordu ve bu yolculuğa çıkarken şöyle diyordu:

“Maksudum vuslatımdır

Ona varana kadar bütün zorlukları seveceğim

Uzakta olsa aradığım,

Onları buluncaya kadar sabredeceğim.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Süleymaniye’den ayrılınca Rey, Medine-i Hadra (Keş), Bistâm, Harakân, Nîşâbur, Tûs, Câm, Herat, Kandehar, Peşâver, Lahor üzerinden Delhi’ye yaklaştı. Delhi’nin o zamanki adı saltanat merkezi olan Cihanâbâd idi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, yol boyunca pek çok âlimle tanışmış, âhirete irtihal etmiş kâmil velîleri ziyaret etmiş, onların merkadı başında şiirler dile getirmiş, kıyısı görülmeyen bir umman olarak coşup âdeta taşmıştı. Hatta Herat’ta bütün âlimler onu yolcu ederken şehrin bir mil kadar dışına çıkarak uğurlamışlardı. O arkasına bakmadan, sessizliğin sessizliğinde, aslan yüreğinin bile korkacağı ıssız dağlıkları aşarak Kandehar ve Kâbil’e gelmiş, şimdi de âlimler diyarı Peşâver’e ulaşmıştı.

Medrese âlimlerinin yıllardır uyguladığı bir geleneği vardı; gelen âlimleri soru yağmuruna tutarlardı. Peşâver’de de âlimler Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin katıldığı bir toplantı düzenlediler. Özellikle Şiî mezhebinin tesiri altında kalmış ve münazarayı çok seven âlimler tefsir, hadis, fıkıh, kelâm gibi temel İslâmî ilimlerde kendisine pek çok soru sordular. Şiî âlimler örneğin,

“Peygamberlerin günahsız oldukları hakkında ne düşünüyorsun?” diye sorunca, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri,

“Hepsi masumdur” dedi ve, “Allah seni affetti”173 meâlindeki âyeti okudu.

Şiîler Hz. Ebû Bekir Efendimiz’i (r.a) sevmezlerdi. Bu yüzden onun hakkındaki düşüncelerini sorduklarında Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri onları,

“Allah’ın razı olduğu bir zat hakkında sizler neden memnun olmuyorsunuz” diyerek susturdu.174

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ardı arkası kesilmeyen sorulara bir bir cevap verdi. Peşâver’in seçkin âlimleri anladılar ki bu zat, İslâmî ilimleri önüne katmış, muhabbet ile sel olup taşmış, bilgisiyle sağanak olup taşmıştı. Ama kendisinde hiç büyüklenme belirtisi (kibir) yoktu, tevazu vardı, kalpleri kırmadı, sevgiyle örülü nice gönüller kurdu, Peşâverliler kendisine hürmet ettiler, izzet ve ikramda bulundular ve birkaç gün sonra da onu yolcu ettiler.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri kendisini irşad edecek mürşid-i kâmilin, Kâbe’deki zatın dediğine göre bu bölgede olduğuna inanmıştı. Her an onunla karşılaşması mümkündü. Kimdi ve neredeydi? Bu yüzden rastladığı âlimlere ve velîlere karşı tevazu ve edepten asla taviz vermiyordu. İlâhî irade ise onu her yerde koruyor, mânevî bir kuvvet sanki onu irşada doğru çekiyordu. Yaşadıkları ile bu duruma, hem zâhir hem de bâtında tanık oluyordu.

Lahor’a geldi. Burası Hindistan ile Pakistan’a sınırdı. Aynı zamanda bölgenin kültür ve sanat merkeziydi. Lahor’da Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin mürşidi Mirza Mazhar Cân-ı Cânân hazretlerinin halifelerinden Mevlânâ Şeyh Muammer Senâullah hazretleri vardı. O da Abdullah-ı Dihlevî hazretleri ile aynı şeyhin halifesiydi.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bu zatın dergâhında birkaç gün kaldı. Orada geçirdiği günleri kendisi şöyle anlatıyor:

“O gece rüyamda Mevlânâ Şeyh Senâullah hazretlerini gördüm. Beni kendisine doğru çekiyordu. Ancak o tarafa doğru gitmek içimden gelmiyordu, direniyordum…

Ertesi gün, gördüğüm rüyamı kendisine anlatacaktım ki bana,

‘Delhi’ye gitmelisin. Orada kardeşimiz Abdullah’ın hizmetine gireceksin. Sana vaad edilen emanet onun yanında gerçekleşecektir’ dedi.

Onun sözlerinden şunu anladım: Her ne kadar beni Mevlânâ Şeyh Senâullah hazretleri yetiştirmek istemişse de, efendim Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin mânevî tasarrufatı daha üstün gelmişti. Allah’a hamdettim.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Delhi’ye ulaştığında yüzlerce kilometrelik mesafeyi, onlarca şehri ve tam bir yılı geride bırakmıştı.

Mürşidine karşı sevgi ve aşk hali arttıkça artmıştı. Karşı konulamaz bir vaziyet almıştı. Artık Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin, “Anadolu’dan bir âlim gelecek” diye müridlerine müjdelediği, geleceğin mürşid-i kâmili Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin gönül dünyasındaki nur ziyadesiyle parlamıştı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri artık mürşidinin öteden beri almakta olduğu rahmânî nefesini hissetmekten de öte yaşadığını yansıtıyor ve onun dergâhına varmaya kırk konak kala şöyle diyordu:

Ulaştırdı beni gayelerin yücesine
Maksadım ulaşmaktı, mürşidlerin mürşidine
Nurlandıran ufku, battıktan sonra
Gafletten kurtaran hidayet caddesine

O Şah-ı Gulâmu Ali’dir
O şanı büyük kişidir
O gönüller sultanıdır
O canlara can verir

Nasıl anlatayım onu
Edipler dile getirir misallerini
Odur koca deniz, ulu dağ, tepeler tepesi
Faziletler anlatır her nefesi

Yolların yıldızı, gecelerin takvâ güneşi
Feyizlere hazine, gizli hallere bulunmaz eşi
Hilmi dağlara benzer, yüce dağlar gibi
Nuru güneş, misali gökler gibi

Şeriatın göz bebeği, tasavvufun biriciği
İhsan makamının fazilet direği
Velîler kutbu, evtâdın örneği
Halkın gavsı, abdalin ise eşiği

İnsanların şeyhi, müslümanların gönül kıblesi
Büyüklere, darda kalanlara yetişir nefesi
O’na götürür, gizli yollardaki tecrübesi
Mevlâya davet eden halkın güvenilir sesi

Mahbubu âlemlerin rabbidir
Kim gitse izinde, onun rehberidir
Nefsine zebun olmuş nice kendini bilmezler
Huzurunda hevânın zincirlerini bir bir çözerler

Velîler yol bulmuştur yolundan
Binlerce hali vardır, verilmiş ilâhî yoldan
Şanını inkâr etse de bîçare insandan
Etkilenmiştir her biri, onun nurundan

Kemale erdirir noksan kulları
Ahvali tamamlar ırak yolları
Arşın yüce sahibi saklamış kubbesine
Ona bağışlamış izzet ve ikramları

Ey Mekke’deki! O’na dön! Tavafa dur!
Hicaz’ı bırak, işte sözüm budur
Hayfa’da gecelemeyi bırak
Mina’da er ameline koştur

Mukaddes vadiye yerleş
Makam taşın nasıl olur, Safa’ya eş
Çıkar içinden ayak bağlarını
Emeller kâbesini ve nefisler tavafını

Sa‘y olur mu, Hakk’ın rızâsı olmadan
Tavaf mıdır Kâbe’yi dönmeden
Şimşekler gibi çeken onun nefesi
Şam bahçeleri artık onun sesi

Medyen’e bakınca onu gördüm
Ateş ki, dil verdi canlar canına
Ailemi yurdumu içime gömdüm
Siz de kavuşun gönüller sultanına

Düşündüm; dostları bırakıp da kaçayım
Bineyim bir küheylana ötelere gideyim
Menziller vardı, tek durak diye bilindi
Vahalar vardı, pençelerine serap denildi

Unuttum kardeşi, verdiğim sözleri
Özü şevk oldu, ilâhî muhabbet sözleri
Kardeşlere kim selâm götürür?
Mazeretimi artık kim duyurur?

Arzularım vardı bakın, silindi içimden
Şimdi aklım ermez, gözlerim görmez
Vuslata onunla erdiğimden
Bu kalp, nasıl vuslat vergisini sevmez?

Ey rabbim!
Seni övemem ki ben!
Vallahi sonsuz ömürler bile
Hamd dışında hepsi nafile

Verseydin bana tüy biten her yerde
Binlerce dil ve binlerce söz
Hem nefis ve şeytan her derde
Azattır gönülden sana söz

Ey rabbim! Yine infak edeyim
Sonsuz hamdleri, gönülden istekleri
Bitmeyen huzurla sevineyim
Sana şükürler edeyim

İhsanlara karşılık veremem, güçsüzüm
Ayrıntılarda hep çaresizim
Nimetlerini sayamam, şükürsüzüm
Hangi şükür? İşte onda da dilsizim

Ey yaratılmışları yaratan!
Ne sıfatlar bulayım seni anlatan
Dilim güçsüz, fikrim dermansız
Susmaktan başka seni sıfatlandıran

Ey Allahım! Avlara hükmettiğin zaman
Mahkûm olsun haller, uzağın yakınlığına
Çöllere dayansın ayaklar, yürüdüğü zaman
Dağlar tırmansın, enginlik vadisinde insanoğluna

Ey Allahım! Merhamet eyle, koru âfetlerden
İçimize güven ver, kötülerin şerlerinden
Ey Allahım! Lâyık eyle sevdiklerinden
İçimizi güzelleştir velîlerin hallerinden

Yardım eyle, himmetine ermek için bizlere
Anlamak ve görmek için iyiliklere
Ömrümü artır, onun bereketleriyle
İnsanlar sevinsin onun gölgeleriyle

Umudum sensin, bana onun kabulüyle
Nasip eyle sâlih amelleri sevgiyle
Gönüller diyarımını kabul eyle
Onun sevgisiyle, birlikte seneleriyle

Bana ihsan eyle, onun hoşnutluğunu
Onun razâsı senin muradına muvafıktır
Emelim, sana olan kulluğumu
Onun sevgisiyle sana bağlamaktır

Hamdolsun âlemlerin rabbine
Varılmaz gücü vardır, aklı ermez işine
Salât olsun, seçilmiş Peygamber’ine
İnsanların en hayırlısı ashabına bir de âline

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin dergâhında bir yıl kaldı. Hizmet ve zikir neyi gerektiriyorsa onu yaptı. Mürşidinin hizmetine koşan nice müridler vardı; ama o, Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini küçük büyük her türlü hizmete koşturdu. Onun nefsine ait iddia, arzu ve istek ne varsa aldı götürdü. Geride tek şey kaldı; Hâlid-i Bağdâdî hazretleri…

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir yıl içinde eşine az rastlanır bir mürid oldu. Tasavvufî terbiyenin en girift mertebelerini aştı, nurlu müşahede âlemine ulaştı, velâyet makamlarına kavuştu. Allah’ın ona ikram ettiği ulvî mertebeleri mürşidi Abdullah-ı Dihlevî hazretleri müşahede edince, kendisine beş tarikatın irşad metodunu öğretti. Nakşibendî, Kâdirî, Kübreverdî, Sühreverdî ve Çiştî tarikatına göre mürşid-i kâmil oldu.

Tüm bunlara ilâve olarak zâhirî ilimlerde tanınmış olan Şeyh Veliyyullah Hanefî-i Nakşibendî hazretlerinden de Buhârî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce olarak tanınan meşhur altı hadis kitabı Kütüb-i Sitte’yi rivayet icâzeti aldı.

İşte bütün bunlardan sonra Abdullah-ı Dihlevî hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini mürşid-i kâmil olarak tayin etti ve memleketine geriye dönmesini istedi.

Abdullah-ı Dihlevî hazretleri müridleriyle birlikte, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini Delhi’nin 4 mil kadar dışına dualarla, bereketlerle, himmetlerle uğurladı.

Onu Çekemeyenler de Vardı

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri o günden itibaren tam beş gün yol aldı. Nereye gitse mürşidini anlatıyor, sâdât-ı kirâmın hayatından örnekler vererek sohbetler ediyordu. Bu yüzden geride bıraktığı köyler, kasabalar yalnız değildi; sûfîleri, dervişleri vardı ona bağlanan, onu bağrına basan, ellerini tutan ve intisap eden…

1226 (1811) yıllarıydı. Süleymaniye’ye geldi. Aynı yıl, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretleri gibi bazı velîlerin kabirlerini ziyaret etmek için çeşitli ziyaretlerde bulundu. İnsanlar onun dergâhına akın akın gelmeye başladı. Artık o zâhirî ve bâtınî ilimlerde büyük bir âlim ve mürşid-i kâmildi. Bu yüzden kendisine “Zülcenâheyn” denildi.

Fakat onu çekemeyenler her zaman olduğu gibi yine görevleri başındaydı. Haset ve fitneye yönelenler onu şikâyet etmekte gecikmedi. İftiralar ardı ardına geldi. Onun, dini kullandığına dair şikâyetler Kürdistan hâkimine ulaştı. Ancak o, kötülere iyi dualarıyla karşılık verdi. Ne var ki, şer ve haset insanın kalbine işleyince durmak bilmiyordu. Ve öyle oldu, durmadı. Bu kez, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bulunduğu şehirden hicret etme zamanının geldiğini düşündü ve Bağdat’a gitti.

Bağdat’ta İhsâiye denilen yerde İsfahan Medresesi vardı. Öteden beri virane bir haldeydi. Orayı tamir etti. Dervişleri ve müridleriyle ölü toprakları canlandırdı. Medreseyi insanlara hizmet edilecek en güzide mekânlardan biri haline getirdi. Orası ilim ve zikir merkezi oldu.

Ancak fitne ve fesat, girdiği yeri dağıtıp yok ediyordu. Kalbine fesat tohumlarını atanlar, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini de kendileri gibi gördüler. Her türlü kötülüğü ona reva buldular. Hatta Şeyh Ma‘rûf gibi kimileri de onun dinden çıktığına hükmettiler, bu konuda çeşitli risâleler yazdılar, şehirden uzaklaştırmak istediler, hakaret ettiler ve küçümsediler. Bu risâlelerden biri zamanın Bağdat Valisi Said Paşa’ya ulaştığında o hayretler içinde kalmış ve,

“Allah, Allah! Coşkun denize ve parlak yıldıza benzeyen, herkesi kaplayan bir nur sahibi, gecelerini namaz kılmakla ihya eden, mânevî hazinelere sahip bir velîye kâfir denilirse, artık bugün kime müslüman denilebilir ki?” demekten kendini alamamıştı.

Vali, kendisine gönderilen risâleye cevap niteliğini taşıyan ilmî bir tenkidi, Bağdat âlimlerine hazırlattı.175 Ve Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine sahip çıktı. Onu halkın nazarında küçük düşürmeye çalışanların ışıklarını söndürdü, izlerini yok etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de bir müddet sonra izzet ve ikramlar içinde Süleymaniye’ye geri döndü.

İhanet
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin dergâhına insanlar akın akın geldi. Âlimler, cahiller, komutanlar, valiler, âbidler, zâhidler, tâcirler, erkekler, kadınlar, çocuklar ve daha nice insanlar… Her biri edep tutup divanında durdular. Sen bu aşkı nereden aldın dediler. O anlattı, dinlediler. Yaptığını uyguladılar. Sevdiği muhabbeti aşk olarak anladılar ve kendilerinden geçtiler…

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri üzerinde taşıdığı sâdât-ı kirâmın nurları ile etrafa nur saldı, nur yaydı, Hindistan’dan alıp getirdiği mana âleminin ışıklarını tâ İstanbul’a kadar ulaştırdı. O vakit tarihler, milâdî 19. yüzyılın ilk çeyreğini tamamlıyordu.

İstanbul’da koca Osmanlı Devleti artık yükseliş dönemini tamamlamıştı. Osmanlı Devleti çeşitli ülkeler tarafından idarî yönden kıskaca alınmak üzereydi.

Sultan II. Mahmud (1808-1839), bir taraftan Ruslar’la anlaşmalar yapıyor, diğer yandan İngiltere’nin ülkemiz üzerindeki hesaplarını engellemeye çalışıyordu. Bu arada Mekke’de çıkartılan “Vehhâbîlik” hareketini durdurmak için çabalar sarfediyordu. Batıda Sırplar’ın ayaklanmaları ise durmuyordu. Mısır hiç güvenli değildi. Anadolu toprakları üzerinde pek çok ülke, çok yönlü beklentiler içine girmişti. Ülkeyi içten içe sarmaya başlamışlardı. Yeniçeri Ocağı’nın ayaklanmasını da hızlandırmışlardı.

Öteden beri bu topraklara nice alperenler, erenler, dervişler, velîler, mürşid-i kâmiller gelmiş, halkın arasına girerek güvenli bir toplum yapısı hazırlamışlardı. İşte Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, onlara takviye olsun diye Şam’da çok değerli halifeleri ile bir toplantı yaptı. İçlerinden birinin, Nakşibendî yolunun nurlu zikir halkasını Osmalı Devleti’nin merkezi olan İstanbul’da hakkıyla devam ettirmek üzere göndermek istediğini söyledi.

Ancak Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yedi şartı vardı. İstanbul’a gidecek olan halifenin (mürşid-i kâmil) bunları yerine getirmesi gerekiyordu.

Bu şartlar şöyle sıralanmıştı:

Görevli halife, devlet ricali, vezir ve hakimlerle ikili görüşmeler yapmayacak, onların nüfuzunu kullanarak hizmet etmeyecek.

Görevli halife, devlet ricali ve halktan, kuracağı tekke ve dergâhı ile kendi adına asla maddî yardımlar toplamayacak ve para almayacak.

Görevli halife, evli olacak ve İstanbul hanımlarından ikinci bir eş edinmeyecek.

Görevli halife, halkın dünyalık işlerine karışmayacak, yanına gelenlere sadece tasavvufî konularda yardımcı olacak ve onlara inâbe verecek.176

Görevli halife, kuracağı dergâhta kadın ve erkeklerin birlikteliğini ve karışık halde bulunmalarını engelleyecek. Bu konuda nefis ve şeytanın tuzaklarını iyi bilecek.

Görevli halife her an Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleriyle irtibat halinde bulunacak. Tek başına hareket etmeyecek.

Görevli halife, idarecilerin genelde yaptığı gibi mal ve mülk toplama hevesine kapılmayacak. Sâdât-ı kirâm gibi kanaat halinde biri olacak.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri İstanbul’daki irşad işini yüklenecek zatın, hiçbir zaman tevazu ve alçak gönüllülüğü elden bırakmayacağını, kendini üstün görmeyeceğini, başkalarına karşı gurura kapılmayacağını, makam ve mevki sahibi olanlarla yarışma gibi kötü özelliklere kapılmayacağını, aksine insanlara hep ilim ve fikirle örnek olacağını ve sâdât-ı kirâmın göstereceği şekilde görevi üstleneceğini söylemek istiyordu.

Zor bir görevdi…

Orada bulunan halifelerden hiçbiri bu işe talip olmadı.

Ancak aralarında biri vardı, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine çok hizmet etmişti. Yıllarca mürşidinin kapısında büyük hizmetlerde bulunmuş, hizmetleriyle hep takdir edilmişti. Adı, Abdülvehhâb-ı Sûsî idi. Bu zat, izin verilirse kendisinin bu hizmeti yapabileceğini söyledi.

Bir taahhütnâme yazdı ve imzaladı. Diğer halifeleri de şahit olarak gösterdi. Güvenilirliğine bir belge olarak, mürşidi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine taahhütnâmeyi takdim etti. Aslında onun bu hareketinin altında yatan bir gerçek vardı. O da şuydu:

O, göreve özellikle mürşidi tarafında getirilmemişti, ama kendisi göreve talip olmuştu. Bu durum, tasavvufî terbiyeye uygun değildi.

Abdülvehhâb-ı Sûsî

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri halife de olsa mürid de bulunsa herkesin, bu yolda, nefsinden emin olmaması gerektiğini söylüyordu. İşte Abdülvehhâb-ı Sûsî’nin yaşadıkları…

Abdülvehhâb Sûsî, İstanbul’a geldiğinde, daha önce oraya yerleşmiş olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin emrine sımsıkı bağlı sûfîler bulunduğunu gördü. Bunlar, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin gönderdiği Abdülvehhâb-ı Sûsî’ye çok değer verdiler. Mürşidimizin emridir diyerek onu bağırlarına bastılar. Ellerini öptüler, her türlü imkânlarını ayakları altına serdiler ve ona gönül verdiler.

Gerçi onların bu yönelişi boşuna değildi. Cemaat içi hizmetlerde büyük sıkıntılar yaşanıyordu. Bu yüzden ona, insanlar arasındaki problemlere belki de çözüm getirir gözüyle bakılıyordu. Dergâhın hemen yanı başında bir cami vardı. Dervişler hatme yaparken camiyi kapatırlar, sûfî olmayanların namaz kılmalarına engel olurlardı. Sûfî olmayanlar, sûfî olmayanın hatme alınmamasındaki inceliği kavrayamıyordu. Hatta Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yeğeni Şeyh Muhammed Sâlih hazretleri bile bir müddet orada bulunmuş, yine de cemaati birleştirici bir görev yapamamıştı. Halk yönlendirmeye müsait olmayınca Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de onu geriye çağırmıştı.

Şimdi de Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri İstanbul’da ikamet eden sûfîlerine bir başka halifesini gönderiyordu. Hem de en ağır şartlarla…

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, oradaki sıkıntıları bildiğinden olsa gerek, Şam’da düzenlediği toplantıda yaptığı tekliflerin her birine çok önem vermişti. Ama Abdülvehhâb es-Sûsî belki de işin bu yönünü bilmeden göreve talip olmuştu veya burada bir başka hikmet daha vardı.

Tüm müridler İstanbul’a gelen yeni halifeyi tanıdılar, mürşid-i kâmil olarak kabullendiler. Bağlılıklarını arzettiler. Onun aracılığıyla pek çok kişi bu yola girdi. İstanbul’un Anadolu ve Rumeli bölgesi kısa sürede canlandı. İlk günler çok iyiydi. Her konu, Şam’da verilen sözlere tıpatıp uygun yerine getiriliyordu. Zamanla Abdülvehhâb es-Sûsî’ye bağlanan müridler çoğaldı. Hatta dönemin şeyhülislâmı Mekkîzâde Mustafa Âsım Efendi ile pek çok vezir ve devlet ricaliyle ilişkiler de hız kazandı. Dergâh ve hizmet işleri büyüdü, gelişti. İşte ne olduysa ondan sonra oldu.

Abdülvehhâb-ı Sûsî kendisine bağlananlar arttıkça, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ile olan irtibatını azalttı. En sonunda müstakil bir şeyh gibi hareket etmeye başladı. Bütün bunlar, Şam’da verilen taahhütleri de boşa çıkarıyordu. Derken, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin mürşidliğinden neredeyse hiç bahsedilmez oldu. Abdülvehhâb-ı Sûsî, bizzat kendisine insanların bağlanması için ne gerekiyorsa yaptı. Hatta kendi adına inâbe aldı, rabıta yaptırdı. Bu durum, tasavvufî terbiyede müstakil şeyh olmak demekti.

Bunun üzerine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de onun Şam’a geriye dönmesini istedi. Görevinin hakkını veremediğini söyledi. Abdülvehhâb-ı Sûsî, Şam’a gelerek özür diledi. Ama aynı işleri geriye dönünce yapmaya devam etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, ona çok nasihat etti, ama o dinlemedi. Azarladı olmadı, uyardı anlamadı. Çok uğraştı. Ne yazık ki, Abdülvehhâb-ı Sûsî içindeki kıskançlığı yenemedi. “Hakkımda söylenenlerin tümü iftira” diyerek kendini savundu. Bu kez, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, kendisine isnat edilen -rabıta yaptırmak ve kendi adına inâbe almak gibi- suçlardan uzak olduğunu içeren bir mektup yazmasını ve bunu İstanbul’daki bütün sûfîlere dağıtmasını istedi.

Abdülvehhâb-ı Sûsî bu konuda bütün gerekenleri yapacağına dair sözler verdi, hatta yeminler etti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri onu yine affetti. Ancak Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin müridleri aracılığıyla ele geçen bir mektup bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Abdülvehhâb-ı Sûsî, önceki davranışlarından yine vazgeçmemişti.

Bunun üzerine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, ona çok kızdı. Derhal yanına gelmesini emretti. Abdülvehhâb-ı Sûsî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yanına geldi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî kendisine işlediği cinayetleri bildirdi ve onun yüzüne karşı,

“Ey Abdülvehhâb! İlâhî irade seni tarikatımızdan uzaklaştırmayı istiyor”dedi.

Çünkü bu yol, Kur’an ver Sünnet’e aykırı davranan temsilcilerle devam etmemişti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de sâdât-ı kirâmın yaptıklarına muhalif olan davranışları asla yapmıyordu, müsaade etmiyordu.

Nihayet Abdülvehhâb-ı Sûsî, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin mürşidliğini reddetti ve Şam’dan ayrıldı. Mekke-i Mükerreme’ye gitti. Orada Şeyh Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin bir başka halifesi vardı. Adı Şeyh Muhammed Cârî idi. Kendisine biat edip icâzet almak istedi. Ancak o zat olanları bildiğinden kendisini kabul etmedi. Şeyhine itaat etmesi gerektiğini tavsiye etti. Ardından Abdülvehhâb-ı Sûsî, Hindistan’ın Delhi kentinde bulunan Şeyh Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinin dergâhına gitti. Şeyh Abdullah-ı Dihlevî hazretleri de ona şöyle cevap verdi:

“Şeyh Hâlid bende olanı aldı götürdü.”

Bunun anlamı şuydu: Senin irşadın Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yönlendirmesiyle olacak, ona itaat et, isyan etme, sâdât-ı kirâmın muradı budur.

Ne yazık ki Abdülvehhâb Sûsî, buradaki nezaketi anlayamadı. İçindeki baş olma sevdası gibi kalbî hastalıklar iyice baş göstermeye başladı. Kaleme aldığı eserlerinde güya Nakşibendî tarikatını övüyordu; ama Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin cinlerle irtibatı olduğunu iddia ederek onu karalamaya çalışıyordu. Bu ise onun, açıkça haset ve kin duyguları taşıdığını gösteriyordu.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yanında pek çok ilim sahibi kişiler vardı. Onlar da bu kişiye tavsiyelerde bulundular. Hatta ilmî olarak Abdülvehhâb-ı Sûsî ve benzerlerinin yapacağı tahribatı da yok etmek için eserler yazdılar.

İşte onlardan biri meşhur fıkıh âlimi ve aynı zamanda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin de halifesi olan İbn Âbidîn’in yazdığı eserdir. Bu zat, Hanefî fıkıh âlimlerindendi. Kendi adıyla anılan fıkıh kitabı (İbn Âbidîn = Reddü’l-Muhtâr) yıllarca medreselerde okutuldu. Günümüzde de hâlâ güvenirliğini korumaktadır.

İbn Âbidîn, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini ve yaptığı hizmetleri savunmak için Sellü’l-Husâmi’l-Hindî li-Nusreti Mevlânâ Hâlid en-Nakşibendî adıyla bir kitap yazdı.

Abdülvehhâb-ı Sûsî’nin yaptığı düşmanca tavırlar üzerine Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, bütün sûfîlerine haber gönderdi. Onunla hiçbir irtibatı olmadığını herkese duyurdu. Bütün sûfîlerin de ondan uzak durmalarını söyledi. Sonunda Abdülvehhâb-ı Sûsî yalnız kaldı. Adı sanı yok oldu, ama düşmanca davranışları unutulmadı. Kötü sonuçtan Allah’a sığınırız.177

Bazı Kerametleri

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin pek çok kerameti vardı. En büyük keramet belki de şuydu:

Onun dergâhında olanlar, hizmetinde bulunanlar dünyevî yiyecek ve içeceklerden mahrum kalmazlardı. Onun verdiği sadakaların haddi hesabı olmazdı. Gizli ve açıktan verirdi. Binlerce insan onun dergâhına gelir ve memnun olarak geriye dönerdi.

Onun evi, dergâhı, mescidi insanlara her an açıktı. Canı isteyen gelir kalırdı. Gelenlerin gönlü hoş tutulurdu. Misafirlere ikram etmek onun âdetiydi. Onun huzuruna gelip de isteyenin boş döndüğü görülmemişti. O madde ve mâna âleminin sultanıydı.

Âlim, cahil, âbid, zâhid, müslüman ve gayri müslim herkesin hoşnutluğunu kazanmış olması ve ilim sahiplerinin onu takdir edip savunması hiç şüphesiz büyük kerametti.

Nice âlimler vardı; onun eşiğinde bekleşen…

Hizmet edip velîleşen, ilmini baştacı edip ameliyle yükselen…

İşte onlardan biri, Bağdat müftüsü Seyyid Haydarî hazretleriydi…

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine bakışını ve teslim oluşunu şöyle dile getirmişti:

“Mürşidim bana, süt kabını başının üzerine al da Bağdat sokaklarında sat dese, asla hayır diyemem, hizmetine koşarım.”

Bir defasında hıristiyan bir kişiye Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri rahmet nazarıyla bakmıştı da hıristiyan, onun peşini bırakmamıştı. Sonradan anlaşıldı ki dergâhında yıllarca hizmet etmiş, gerçek bir mümin olarak tanınmış ve takvâsı ile yücelmişti.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin mürşid-i kâmil olduğunu kabul etmeyen biri vardı. Bağdat’ta yaşar, yaptığı çeşitli davranışlarla Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ve sûfîleriyle alay ederdi. Yine bir gün bu kişi arkadaşları ile beraber alay etmeye kalktılar. Güya halka kurup hatme ve zikir yapacaklardı. Tam sözde hatmeye oturacakları sırada cinnet geçirdi. Üstünü başını parçalamaya başladı. Bağdat’ı baştan aşağıya dolaştı; hem de anadan doğma olarak!

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de sûfîleriyle birlikte Bağdat’ın mesirelik bir yerinde dinleniyordu. Cinnet geçiren kişinin yakın akrabası yanına geldi. Ağlaşmaya başladı. Cinnet geçiren kişinin kurtulması için himmet etmesini, dua edip kurtarmasını istediler.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, halifelerinden birini görevlendirdi:

“Git ona teveccüh et, ama o kişinin iyi olacağına kesinlikle inan.”

Ancak halife bunun ne kadar zor olduğunu düşünerek Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin eline sarıldı, onu affetmesi için âdeta yalvardı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de bizzat cinnet geçiren kişiye teveccüh etti. O kişinin kurtulması için dua etti.

Allah’ın lutfuyla duası kabul edildi. Mürşidin rahmet nazarları o kişiye şifa oldu ve kurtuldu. İyileştikten sonra da Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin hizmetine girdi, samimi müridlerinden biri oldu.

Bazı Ziyaretler

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri 1238 (1823) yılından itibaren Şam’da irşad faaliyetlerine devam etti. Orayı kendisine vatan edindi. Şam’da bir mescid imar edip yanına dergâh kurdu. Gerçi o, sadece Şam’da değil, gittiği her yerde bir cami inşa ediyor, yanına da bir dergâh yapıyordu. Bu, onun en belirgin özelliğiydi. Onun meclisinde ilim ve zikir bir aradaydı. Dolayısıyla toplumun her kesiminden insanlar onun dergâhında yer bulabilirdi. Özellikle sabah namazlarından hemen sonra Hatib-i Şirbînî, Remlî, İbn Hacer-i Heytemî gibi meşhur fıkıh âlimlerinin kitaplarından medresede dersler veriyordu. Onun zâhir ve bâtındaki ilmî ve amelî güzellikleri nice âlimlere, ediplere ve şairlere de ilham kaynağı olmuştu.

İşte Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin Şam’daki dergâhı da halkın çeşitli kesimlerinden gelenlerle dolup taşmaya başladı. Vezirler, sultanlar, âlimler, cahiller onu huzurunda edep tutuyorlardı. Dalga dalga gelen ilâhî feyizden istifade etmeye gayret ediyorlardı. Dergâhına yönelenlere nurlar deryasından rahmânî muhabbetler dağıtılıyordu. Nice şairler onun adına şiirler yazıyordu.

İşte onlardan sadece bir tanesi şöyleydi:

ERENLER DERGÂHI

O bir ummandır, denizlere kollar açar
Akıllı kahramanlar, onun elini tutar
İrfan âleminden kalbe gelir yardımlar
Erir onun yoluna dizilen katı kalpler
O irşad kutbudur
Nurlar parlar yüzünden
İnsan gül kokusu alır, pâk teninden
Ey delikanlım!
Gör ki neler var, onun doğruluğundan
Tekkesinden, mescidinden, medresesinden
Yürekler canla başla doldu
Yanında olanlar Allah’a tam kuldu
Akın akın dergâhına gelenler
Nurlu bakışlarına girenler
Aydınlanırdı onun nuruyla bütün erenler

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri gittiği her yerde arkasında izler bırakarak Allah yolunda ilerliyordu. Pek çok insan, onun nurlu bakışları arasında virane gönlünü canlandırmış, ilâhî muhabbete yönelmişti. Çünkü o, Beytullah (Allah’ın evi) olarak bina edilmiş mâbedleri her gittiği yerde onardığı gibi, insanların da kalplerini Allah sevgisi ile dolduruyor, gönüllerine sevgi aşılıyordu. Ziyaret ettiği her beldede âlimler, âbidler, zâhidler, âşıklar ve bütün insanlar onun ardı sıra yürüyor, meclisindeki rahmânî nurlardan yararlanmaya çalışıyordu.

Örneğin Kudüs’e yaptığı ziyarette, meclisine bütün Kudüs halkı gelmişti dense, asla yalan olmazdı. Zira o gün, “Allah’ın göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin emrinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi?”178 âyeti âdeta tecelli etmişti.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri yine peygamberler şehri Urfa’ya gittiği zaman küçük büyük herkes onu karşılamıştı. Âlimler, âbidler, amirler, memurlar sevgi yumağı halinde etrafına örülmüşler, biat edip kendisini mürşid-i kâmil kabul etmişlerdi. Halilurrahman Camii’ne girdiği zaman çokça dualar etmişti. Bazı müridleri de bu davranışın hikmetini sorunca, şöyle demişti:

“Bu mâbed, duvarları hariç pek çok zulüm ve yağmalama olaylarına şahit olmuştur.”

Yaptığı hac yolculuğu ve Şam’a dönüşünün ardından mübarek himmet ve bereketleriyle yine irşad faaliyetlerine hız verdi.

Ancak vefatına kadar, Şam’ın kuzeyinde yer alan büyük Kâsiyûn dağının eteklerine kurulmuş Kâsiyûn köyünden ayrılmadı.179 İlim ve zikirle meşgul oldu, insanları irşad etti. Onun nurlu nefesi, vatanın hemen hemen her yanına yayılmıştı. Ama o, bütün sûfîlerle birlikte Kudüs’e gidebilmeyi ümit ediyor, yer yer bunu dervişlerle de paylaşıyordu.

Veba Salgını

Bir ramazan ayı idi. Yanındakilere Şam ve ardından kutsal mekânlara yolculuktan bahsetti. Evet, bulunduğu yer, kutsal vadiydi, Tûr dağı oradaydı. Mescid-i Aksâ oradaydı.180 Ancak bu mukaddes yolculuk ne zaman ve ne şekilde olacaktı? Sözlerin ardında yatan anlam anlaşılmadı, ancak bir yolculuk vardı; şairin ifadesiyle:

Kafileyle düzenlemek istedi, bir kutsal sefer
Ne var ki bir kafile, kutsal makamaydı bu sefer

Ramazan ayının ardından gelen şevvâl ayında bir veba salgını baş gösterdi. Ama ne salgın!

Çok insan bu hastalığa yakalandı ve kurtulamadı.

İnsanlar Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerine gelip şöyle dediler:

“Efendim! Şimdi tam zamanıdır, Kudüs yolculuğuna çıkalım.”

“Şimdi bu şehri terkedemeyiz. Burada kalmamız en doğrusudur.”

O günden itibaren Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bu hastalığın bulaşıcı olduğundan, gerekli önlemler alınmasına rağmen yine de ölenler olursa, onların şehid sayılacağından bahsetti ve şöyle sohbet etti:

“Bir defasında Hz. Ömer (r.a) Şam’a gitmek üzere yola çıkmıştı. Sarğ denilen yere geldiler. Orada Ebû Ubeyde b. Cerrâh ve beraberindekilerle karşılaştılar. Bu kişiler, o bölgede görev yapan İslâm ordularının komutanlarındandı. Onlar, Hz. Ömer’e Şam tarafında veba salgını olduğunu söylediler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) durumu görüşmek üzere ensar ve muhacirden ileri gelen sahâbîleri yanına çağırdı. Kendilerine yola devam edip etmeme konusunda ne düşündüklerini sordu. Herkes görüşünü açıkladı. Ancak net bir karara varamadılar. Hz. Ömer (r.a),

‘Beni bir müddet yalnız bırakın” dedi.

Daha sonra görüşlerine itibar ettiği yaşlı ve herkesin çok değer verdiği büyük sahâbîlerle de istişare ederek kararını açıkladı:

‘Ben sabahleyin geriye dönüyorum, peşimden siz de gelin.’

Ebû Ubeyde b. Cerrâh bu kararı uygun görmedi ve,

‘Ey Ömer! Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?’ dedi. Hz. Ömer (r.a),

‘Ey Ubeyde! Bu sözü keşke başkası söyleseydi de senden işitmeseydim. Evet biz, Allah’ın bir kaderinden kaçıyor, diğerine iltica ediyoruz. Hani sen deveyle seyahat ederken görmüşsündür; bir vadinin iki yamacı olur, bir tarafı yemyeşil diğer yanı ise kıraç ve kuraktır. Deveni yemyeşil bir yamaçta otlatman Allah’ın kaderinden değil de, kıraç yerde otlatman mı Allah’ın kaderi oluyor?’ dedi.

Tam o sırada Abdurrahman b. Avf hazretleri yanlarına geldi ve,

‘Ben, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu işittim’ dedi:

‘Bir yerde veba salgını olduğunu işitince, oraya girmeyin, bulunduğunuz yerde veba salgını çıkarsa, kaçmak için orayı terketmeyin.’181

Bunun üzerine Hz. Ömer ve arkadaşları verdikleri isabetli karardan dolayı Allah’a şükrettiler ve geri döndüler.182

Bu sebeple bizler de burada kalmalıyız. Hem Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

‘O, kâfirler için Allah’ın gönderdiği bir azap, sabrettikleri takdirde müminler için rahmet vesilesidir. Veba salgını bulunan bir yerde bulunan mümin, kendisine Allah’ın takdir edeceği hükmün ulaşacağını bilir, sevap kazanmak (ve başkalarına bulaştırmamak) maksadıyla orada kalır ve (karantina nedeniyle) dışarı çıkmazsa, mutlaka o kişiye şehid sevabının bir misli verilir.’”183

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri veba salgını süresince insanlara çok sohbetler etti. Halkın yapması gereken en uygun davranışın, gerekli önlemleri aldıktan sonra sabretmek olduğunu anlattı. Ama salgın hastalık çok canlar alıyordu.

Bahâeddin henüz beş yaşındaydı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin göz bebeği biricik nuruydu. Çok güzel Kur’an okur, Arapça, Farsça ve Kürtçe bilirdi. Şevvâl ayının 28’inde (25 Mayıs 1827) Cuma günü şehid oldu.

Onun ölümünden on gün sonra da ağabeyi Abdurrahman vefat etti. O da altı yaşındaydı. O da şehid oldu. İkisini aynı yere defnettiler.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri çocuklarının defnedildiği kabrin yanına bir kabir daha açılmasını istedi. Kendisinin, aile fertlerinin ve ileri gelen halifelerin kabir yerlerine de böylece işaret etmiş oldu. Bu yerin etrafının duvarla çevrilmesini ve bir su sarnıcı yapılmasını istedi, ardından şöyle dedi:

“Öyle ümit ediyorum ki, buraya dervişler tekkesi yapılacaktır!”

Aslında bu söz, öteden beri devam etmekte olan sâdât-ı kirâmın nurlu yolunun, toprağa gömülüp gitmeyeceğini, kişilerle fâni olmadığını, Allah’a kullukla bâki kalacağına bir işaretti. Çünkü bu yol devam ediyordu ve edecekti.184

Son Ezan ve Son Sözler

Muhammed Emin İbn Âbidîn Osmanlı döneminin meşhur fıkıh âlimi ve Hanefî mezhebinin müctehid imamı idi. Aynı zamanda Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halifesi, zâhirî ve bâtınî fıkhın âbidevî şahsiyetiydi.

Vefatına yakın bir zamanda, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yanına geldi ve şöyle dedi:

“Hz. Osman Efendimiz’i (r.a) iki gecedir rüyamda görüyorum. O, vefat etmiş, ben de cenaze namazını kıldırıyorum.”

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri,

“Ben de onun neslinden geliyorum” dedi.

Bu sözüyle, İbn Âbidîn’in görmüş olduğu rüyanın, kendisinin vefatına işaret ettiğini vurgulamış oldu. Ardından, akşam namazını kıldı, halifelerine ve yakın akrabalarına yönelerek,

“Sizler de şahit olun, kitaplarıma ve eserlerime önem verenler, benim ve çocuklarımın vâsileri olacaktır” dedi.

Böylece arkasında yürümek isteyenlere ulu bir yol gösterdi. Bu yola girenler, onu sevenler ve onun ardında yürüyenlerdi. Çok değer verdiği halifesi allâme İsmail Enârânî’yi başhalife tayin etti. O ve diğerleri artık bu yolu devam ettiren mürşid-i kâmillerdi. Ve şöyle tavsiye etti:

“Birleşiniz, dağılmayınız, sizlere Şeyh İsmail gibi bir zatı bıraktığım için memnunum. Onu görüşlerine ters düşmeyiniz. Onunla beraber olanların, sayısız ihsanlara ulaşacağını ben kefilim. Arkamdan ağlayıp göz yaşı dökmeyin. Kabrimin üzerine bina yaparak tapınak edinmeyin. Kabrimin mütevazi olmasını isterim. Üzerine şöyle yazın:

‘Burası, Garip Hâlid’in kabridir.’”

O sırada yatsı namazı vakti de gelmişti. Aile fertlerini topladı ve onlara bazı tavsiyelerde bulundu. Kendilerinden haklarını helâl etmelerini istedi ve şöyle dedi:

“Ben cuma günü akşamı yolculuğa çıkacağım.”

Sonra abdest aldı, namaz kıldı ve,

“Veba hastalığına yakalanmış bulunmaktayım, kimse yanıma gelmesin” dedi.

İslâmî anlayışa göre gündüzler geceye tâbi idi. Gündüz sona erince ertesi gün başlardı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri perşembe günü sabahtan akşama kadar aynı odada kaldı, hiç dışarı çıkmadı, ne inledi ne de seslendi. Bazı halifeleri akşam sularında yanına gelmek isteyince onlara,

“Meselenizi kısaca söyleyin ve burada fazla kalmayın” dedi.

Bir bardak su getirilmişti; ancak o kabul etmedi:

“Artık ben, dünyevî isteklerden arındırıldım. Ben âhiret âlemine yöneldim, dünyayı terkettim.”

Bu sözleri söylerken de Allah Teâlâ’yı açık ve gizlice zikrediyordu. O sırada müezzini Molla Ömer akşam ezanını okumaya başladı.

Allahüekber… Allahüekber…

Allahüekber… Allahüekber…

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinden duyulan son sözler ise,

“Allah hak… Allah hak…” ve şu meâldeki âyet idi:

“Ey huzura kavuşmuş ruh! Hoşnut etmiş ve razı olunmuş olarak rabbine dön. Seçkin kullarım arasına karış ve cennetime gir!”185

Vefatı

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri bir buçuk ay daha yaşamış olsaydı tam elli yaşında olacaktı. Elli yıllık ömrüne neler sığdırmıştı neler…

Hindistan’daki mürşidi Abdullah-ı Dihlevî hazretlerinden aldığı irşad nurunu, gittiği her yere ulaştırmış, ardında yüzlerce, binlerce güzide insan yetiştirmişti. Şam ve civarı onunla aydınlanmış, Osmanlı Devleti onunla kuvvet bulmuştu; hem de en zorlu günlerinde ve yıllarında…

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri geride bıraktığı halifeleri, kâmil mürşidleri ile sâdât-ı kirâmın nurlu yolunu insanlara emanet ederek âhirete irtihal etti. Kâsiyûn dağının eteğine defnedildi.

14 Zilkade 1242 (9 Haziran 1827)…

Cenaze namazını Şeyh İsmail Enârânî hazretlerinin isteği üzerine İbn Âbidîn hazretleri kıldırdı.

Allah Teâlâ rahmet eylesin.

Ruhu şâd olsun.

Yüce Allah bizleri, onun yolunda bereketlendirsin, şereflendirsin…

Eserleri

A) Kitapları
Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri Şâfiî mezhebine bağlı, fıkıh ve hadis âlimiydi. Dergâhlar kurduğu her yerde medreseler bina etti ve bunları ayakta tuttu. Talebeler yetiştirdi, müderrislere icâzetler verdi. Şâfiî fıkıh âlimi Molla Yahya Mervezî, Hanefî fıkıh âlimi Muhammed Emin İbn Âbidîn, tefsir âlimi allâme Seyyid Mahmud-ı Âlûsî, hadis âlimi Şeyh Küzberî onlardan bazılarıdır.

Irak, İran, Şam, Suriye, Arabistan (Mekke ve Medine), Türkiye, Hindistan, Pakistan ve Orta Asya’dan nice ilim sahibi âlimler, onun destansı ilmî ve amelî hayatına şahit olmuşlardı. Günümüzde hâlâ onun kitapları ilim ehli tarafından takdir edilmekte ve okunmaktadır.186

B) Halifeleri

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri hem zâhirde hem de bâtında ardında pek çok eser bıraktı. O, sadece kitaplarda anlatılan bir kişi olmadı. O, 13. (19.) asrın parlayan güneşiydi; nura ihtiyaç duyan gönülleri aydınlattı. Nefsin karanlığındaki günah ülkesinden kaçanları, dolunay gibi parlayan nurlu gönül diyarında yetiştirdi. Müridleri mâneviyat bahçesinde büyüttü ve geliştirdi.

Yetiştirdiklerini de nehirler, ırmaklar, deryalar, okyanuslar gibi insanlar arasına saldı. O insanlara Mevlânâ Hâlid Zülcenâheyn (zâhirî ve bâtınî ilimlere sahip) hazretlerinin halifeleri denildi. Onun halifeleri de akan suyun yol bulup gittiği gibi, dertli gönüller arasından şifa hazinelerine doğru yol bulup gittiler. İşte Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin halifeleri:

Mevlânâ Şeyh İsmail Enârânî.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Bağdâdî.

Mevlânâ Şeyh Abdurrahman Akrî Kürdî.

Mevlânâ Şeyh Abdülfettâh Akrî Kürdî.

Mevlânâ Şeyh Molla Mustafa Gülanberî.

Mevlânâ Şeyh Abdullah b. Abdurrahman-ı Cîlî.

Mevlânâ Şeyh Molla Abbas Kûkî.

Mevlânâ Şeyh Seyyid Abdülkadir Berzencî.

Mevlânâ Şeyh Molla Hidâyetullah Erbîlî.

Mevlânâ Şeyh İsmail Berzencî.

Mevlânâ Şeyh Molla Ebû Bekir Bağdâdî.

Mevlânâ Şeyh Tâhir Akrî.

Mevlânâ Şeyh Ma‘rûf Tıkrîtî.

Mevlânâ Şeyh Ahmed Kastamonî.

Mevlânâ Şeyh Muhammed b. Süleyman.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Âşık.

Mevlânâ Şeyh Musa Cübârî Bağdâdî.

Mevlânâ Şeyh Abdülgafûr Kürdî Kerkükî.

Mevlânâ Şeyh Ahmed Hatîb Erbîlî.

Mevlânâ Şeyh Abdullah Erzincânî Mekkî.

Mevlânâ Şeyh Hâlid Kürdî Medenî.

Mevlânâ Şeyh İsmail Şirvânî.

Mevlânâ Şeyh Ahmed Eğribozî. Bu zat, Mevlânâ Hâlid efendimizin İstanbul’a gönderdiği ve sonradan halifelikten uzaklaştırdığı Abdülvehhâb-ı Sûsî’nin yerine, İstanbul’da görevlendirildi ve bir müddet sonra da İzmir’e tayin edildi.

Mevlânâ Şeyh Ahmed Berzencî.

Mevlânâ Şeyh Abdullah Haydarî Bağdâdî.

Mevlânâ Seyyid Abdülgafûr Müşâhidî Bağdâdî.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Cedîd Bağdâdî.

Mevlânâ Şeyh Abdülkadir Deylemî.

Mevlânâ Şeyh Molla Hâlid Kürdî.

Mevlânâ Şeyh Abdullah Ferdî.

Mevlânâ Şeyh Abdullah Herevî.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Fârûkî Kürdî.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Nâsih.

Mevlânâ Şeyh Hasan Hattat Kozânî.

Mevlânâ Şeyh Seyyid Muhammed İmâdî.

Mevlânâ Şeyh Hâlid Cezerî.

Mevlânâ Şeyh İsmail Basrî.

Mevlânâ Şeyh Muhammed Hânî.

Mevlânâ Şeyh Osman Tavîlî Irâkî.

Mevlânâ Seyyid Abdullah Şemzedînî Hakkârî.

Mevlânâ Şeyh Seyyid Tâhâ Şemzedînî Hakkârî.

19. asrın ortalarına gelindiğinde sâdat-ı kirâmın yolu, adı geçen mürşid-i kâmillerle devam etti. Her biri Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinden aldıkları Muhammedî nurları insanlara ulaştırdı. Sarmaşığın duvarları sarması gibi, bütün insanların gönüllerini sevgiyle kapladılar, onlara iman ve İslâm’ın mânevî güzelliklerini yansıttılar.

Hem de kimbilir kaç koldan?

Şimdi sıra…

Seyyid Abdullah Hakkârî hazretlerinde…

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

About these ads

Hakkında saklibelgeler
turk ve dunya tarihinin yanlışları doğru olarak gösterdikleri birçok olayın hakiki yüzü.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: